bir tüfek ateş almak üzredir mermisiz/ sezai karakoç
Tüfeğimi dolu, atımı doru severim. İkisinden başkaca arkadaşım da yok zaten. Tüfeğim ve atım. Bir de babam. Anam, ben doğduktan üç yıl sonra bırakıp gitmiş babamı. Beğenmemiş hiç. Sevmemiş. Çolak diye hor görmüş. Babamın o pırıl pırıl gözlerini görememiş, ak pak yüreğini. Küçükken babama onu sorduğumda ağzını bıçak açmazdı, sadece sağlam eliyle köyün çıkışını işaret eder: “Kırmızı kasalı bir kamyonla gitti bir baharda.” derdi. Büyüyünce de ben sormadım. Babam anlatmak istiyor gibiydi ama bu sefer de ben merak etmedim. Ana sevgisini özlediğimde ya babama ya atıma sarılırım. Artık ölsem de anamı sormam, sormam.
Tüfeğim dede yadigârı. Babama kalmış. Küçükken beni atının terkisine atar, köyün dışındaki düzlüğe götürürdü babam. Heybenin bir gözünde azığımız, bir gözünde bir sürü cam şişe olurdu. Oraya varınca attan sıçrayıp iner sonra da sanki bir kuşu tutuyor gibi kollarımın altından tutar, beni yere indirirdi. Atımızı her seferinde aynı ağaca bağlar, sonra da şişeleri az öteye dizmek için yanımızdan ayrılırdı. O şişeleri dizerken ben de onu izlerdim. En az on şişe olurdu. Her birini yere koyarken bir şeyler mırıldanırdı. Yere çakar gibi koyardı onları. İnsan, boş şişelerden nefret eder mi? Babam, nefret ediyor gibiydi. O sevmediği için ben de sevmezdim. Yanımıza geldiğinde ağaca dayadığı tüfeği alırdı hemen. Şişelerin tam karşısına geçer, onlara doğru nişan alırdı. İki tanesini indirince anlardım ki sıra bende. Boyumdan büyük tüfeği elime tutuştururdu. Destek verirdi tabii. Başta demirin ve barutun kokusu midemi bulandırıyordu. Sonra sonra alıştım. Tek başıma tüfeği kullanmaya da alıştım. Analarını görmeden babalarıyla büyüyen kızların oyuncakları, babalarının oyuncaklarıyla bir olur. Dede yadigârı bu tüfek de benim oyuncağım oldu.
Sonra babam bana at sürmeyi de öğretti. On yaşımda ya vardım ya yoktum. Köy çıkışındaki bu düzlük, bizim talimgâhımızdı âdeta. Başta huysuzlandı at. Kaç sefer beni üstünden atmak ister gibi koştu. Korktum o zamanlarda. Babamdan medet umdum. Baktım o hiç oralı değil. Çaresiz başımın çaresine baktım. Usul usul şarkılar okudum atımızın kulağına. At, başlarda duymaz gibi davrandıysa da sonraları şarkılarımı duydukça sakinledi. Bir daha da beni üstünden atmaya davranmadı. O, şarkılama alıştı; ben onun deliler gibi koşmasına alıştım.
Böyle böyle devirdik yılları. Anamdan tek bir haber bile gelmedi köye. Dayılarımla teyzelerimle aynı köydeydik hâlbuki. Bir kelam etmediler ona dair. Ölü mü diri mi demediler. Beni de pek önemsemediler. Babamı onlar da beğenmiyordu. Anamın da ettiği belliydi. Ne demeye bir çolakla kaçıp gitmiş bir ahlaksızın kızlarını önemsesinlerdi öyle ya? Akraba olunca insan başta bir halta yarayacaklar sanıyor. Zaman geçince görüyor ki akrabanın bir halta yarayası hiç olmamış aslında. Bir köşeye geçse, serpilmeni değil de sendeleyeceğin anı beklese. Sendelemedim ben de. Bir deli fişek oldum çıktım gözlerinin önünde.
Köyün dışına babamsız çıkar oldum zamanla. Yaşım gelinlik çağlarına varmıştı. Heybemin bir gözüne şişeleri bir gözüne azığımı koydum. Babam eskisi gibi değildi. Seneden seneye çökmüştü gariban. Ceketinin içinde kayboluyordu. Benzi kül gibi. Ancak gözleri hiç değişmedi. Demek ki seneler, güzel gözlere kıyamıyor. Aynı ağaca bağladım her seferinde atımı. Babam gibi kavga ederek dizdim şişeleri. Ama karşılarına geçip nişan almadım. Atladım atıma, sürdüm birkaç tur rüzgârın hızına denk. Şişelerin karşısına yaklaşınca kavradım tüfeğimi. Tak tak tak! İlk aylar hep karavana attım. Deliye döndüm. Komşu köye kadar sürdüm atımı o zamanlar. O köyün kadınları da alıştılar bana: “Ne o deli kız? Yine mi karavana?” diye takılırlardı. “Uylamayın bana ablalar.” der terslerdim onları. Hızla geri dönerdim yanlarından. Gülüşleri havada uçuşan hindiba tohumları gibi asılı kalırdı ardımdan.
Bir ay iki ay üç ay dört ay… Tam beş ayda atın üstünden ilk şişemi vurabildim. Derken attığımı vurur oldum, hem de at sırtından. Tüfeğimi dolu, atımı doru severim. Demiş miydim? Başka da babamı severim. En evvel Allah’ımı, sonra Peygamberimi(sav). Onun(sav) sevdiklerini, onu(sav) sevenleri. Gerisini boş ver. Atımın sırtındayken yüzüme yalp yalp vuran rüzgârı belki. Anamı. Anamı sevmem TAK! Sevmem işte TAK TAK TAK! Dehhaa kızım! Sevmem dedim sevmem TAK TAK TAK TAK! Bana gelen görücüleri de sevmem! TAK TAK TAK! Israrla önümü kesen muhtarın oğlu uyuz Mustafa’yı hele hiç. TAK!
İlkokulda arka sıramda otururdu bu Mustafa. Saçlarım upuzundu o zamanlar da. Babam acemice örerdi kolu izin verdiği ölçüde. Üstümü başımı ne eski ne kirli tuttu. Saçlarımı da hep örgülü. İşte bu Mustafa denen sümsük, saçımı çekiştirirdi ikide bir. Öğretmene derdim, o da iki azar çalardı buna. Ama oğlan akıllanmazdı hiç. Bir gün yine tuttu saçımdan kıkır kıkır kıkırdayarak. Kıpırdamadım. Sonra arkamı hızla döndüm. Korkudan bıraktı saçımı. Ben de ne ettim? Örgümü boğazına doladım. “Bir daha tutacan mı len saçlarımı? Bir daha elleyecen mi len gâvurun uşağı?” diye inlettim sınıfı. Mustafa kızardı kızardı. Nefesi kesileyazdı. Öğretmen zor aldı elimden. Babamı çağırdı hademeyle haber salıp. İyice kızdı bana da babama da. “Bu Mustafa rahat mı duruyor da?” diye bağırdım öğretmenin suratına. “Rahat mı duruyor da baba?” Babam utancından yerin dibine girdi girdi çıktı. İlkokul üçtüm. O günden sonra da okula adımımı atmadım. Mustafa denen iblisse okudu da öğretmen oldu. Şimdi şişinerek önüme çıkıyor. “Öğretmenden iyisini mi bulacaksın?” diyor. “Aradığımı kim söyledi?” diye üstüne sürüyorum atımı. “Hem sen değil misin beni okuldan soğutan? Senin evveliyatın neye benziyor da?” “Çocukluk işte.” diyor. “Ne bilirdim senin katır inatlı olduğunu? İnsan, bir Mustafa’ya kızıp okulu bırakır mı?” İşte o zaman havaya bir el ateş ediyorum. Mustafa geri basıyor. “Bırak okulu, insan senin gibi bir Mustafa yüzünden dünyayı terk edip uzaya bile yerleşir. Uza yoksa sana dünyayı terk ettiririm.” diyorum tüfeğimi ona doğrultup. Kıkır kıkır, çapkın çapkın gülerek uzaklaşıyor yanımdan. Ölmeyi bayılmak sanıyor galiba.
Bazı günler babamla gidiyoruz talimgâhımıza. Atışını yerden yapıyor ama. Cesaretim yok senin gibi, diyor gururla gülerek. “Anan da cesurdu senin gibi.” diyor neden sonra. Epey vakit sonra ilk kez anamı anıyor. Atımla etrafında daire çiziyorum. Anlatmaya devam ediyor. “Atı da iyi sürerdi. Rüzgârı bile geçerdi. Ben onun gibi süremezdim. Beni ondan da beğenmedi.” “Sus baba!” diyorum. “Dedene demiş ki bu naçar, ata binerken ayakları titriyor. Koca olur mu bundan?” Atımla etrafında hızlı daireler çiziyorum. “Baba sus anlatma sus!” “Duydum bunu tabii. Yarışalım isterse diye haber gönderdim.” Gülümsüyor işin burasında. “Kabul etmiş. İşte şurada buluştuk.” diye eliyle az ilerimizdeki dar yolu gösteriyor. Gözü orada takılı devam ediyor. “Seni yenersem buradan gidersin. Yenilirsem sana varırım ama er geç ben giderim, dedi bana. Başladık sürmeye atlarımızı. Bir aralık beni geçer gibi oldu. Döndü suratıma güldü. Kalbim çıkacak gibi oldu. Kaybedemezdim onu. Yendim. O da gitti. Yenmeseydim gitmezdi.”
O gün başka hiç konuşmadı. Ondan sonraki gün de. Ondan sonraki gün de. Benimle talimgâhımıza da gelmedi. Atın terkisinde uçmadı da benimle. Çolak kolundan başka ruhunu da sürüklüyor gibiydi artık.
Bir gece rüyamda atımı gördüm. Ama alnında sakarı vardı. Yatağımdaymışım, uyuyormuşum. Tüfeğimin yanından geçti. Yüzüme ılık nefesini değdirdi. Gözümü açamadım. Babamın odasına yollandı derken. Gözüm yarı aralık gördüm, babam sırtında çıktı gitti. Kapı arkalarından kapandı gürültüyle. O gürültüye uyanmışım. Aklım başıma gelince rüyanın tesiriyle babamın yanına vardım. Baktım ki kıpırtısız yatıyor. Sağ yanına uzanmış, gözleri hafif aralık. Baktım ki gözlerinden bir başka ışıklar şavkıyor. Anlamak istemedim önce. Derken atın kişnemesini duydum. Hızla çıktım dışarı. Ben kapının önüne vardığımda dörtnala koşuyordu, uzaklaşıyordu evden. Köşeyi hızla dönüp bastı gitti.
Babamın yanına girdim geri. Sırtüstü yatırdım usulca. Gözlerini sıvadım, kapanmadı. Saçını okşadım. Gözümden tek damla yaş çıkmadı. Öğlen namazından sonra aldılar götürdüler.
İnsan, bir Allah’ını bir peygamberini(sav) iyice sevmeliydi. Atını ve babasını da. İkisi bir olup gitseler de yine de sevmeliydi insan atını ve babasını. Annesini de sevebilirdi belki. Bir ömür saçlarını örmeye talip olsaydı.
Bir baharda gittiler. Tüfeğimle kalakaldım. Babam rüyalarımdan hiç ayrılmadı. Bir daha atım olmadı. Saçımı bir daha hiç örmedim. Mustafa bir daha önümü kesmedi. Annem, hiçbir bahar dönmedi.