Geç Gelen Mutluluk

Büşra Baysal

Rüzgar, dağların arasında keskin bir ıslık gibi uğuldarken Kehribar'ın güçlü ayakları aman vermeden sert toprağı dövüyordu. Kahverengi yelesi, binicisi Feride'nin siyah turuncu desenli şalıyla aynı kararlılıkta salınıyordu. Rahvan yürüyüşünün hızını birden azalttı, sürtünerek durdu. Feride, dededen yadigar tüfeğini Selim’e doğrulttu.

Sert ve yüksek sesle bağırdı,

- Beni ne diye buraya çağırdın?

Selim şaşırdı. Son zamanlarda Feride'nin başına gelenleri biliyordu ama ona da tüfek doğrultacağını düşünmemişti.

Kocası Murat, iki yıl önce karnı burnunda olan Feride'yi bırakıp sözüm ona çalışmak için Rusya'ya gitmişti. Onun gitmesinin peşi sıra, oğlu Doğukan dünyaya gelmişti. Zor bir doğum olmuştu. Geceden başlayıp sabaha kadar sürmüştu. Feride'yle birlikte ebe kadın da kan ter içinde kalmıştı. Ama çocuğun ve annenin durumunun iyi olması ona tüm yorgunluklarını unutturmuştu. İçinden, “Çok şükür alemlerin Rabbine” demişti. Oğlunun ağlamasını duyan Feride ise rahat bir nefes almıştı.

Günler günleri kovaladı, minik Doğukan babasını hiç görmeden yürümeyi öğrendi. Yalnızca arada bir babasından gelen mektupları, o da duysun diye annesi yüksek sesle okuyordu. Bebek, bunlardan hiçbir şey anlamamakla beraber annesinin neşeli gelen sesinden keyif alarak gülümsüyordu. Feride, komşudan ödünç aldığı fotoğraf makinesiyle oğlunu ve kendini çekmiş, bu fotoğrafı da kocasına yazdığı mektubun içine koymuştu. Zaten Doğukan'ı da babasının eski fotoğraflarıyla avutuyordu.

Tek başına bu köylük yerde çocuk büyütmek çok zordu. Babası, o çocukken vefat etmişti. Annesi ise birkaç ay önce. İki kız kardeşi de başka köylerde evliydiler. Burada ona candan destek olacak kimse yoktu. Kayınvalidesiyle birlikte kalıyordu. Ama o da yaşlıydı, elinden pek bir şey gelmiyordu. Feride, kocasının gönderdiği kısıtlı parayla idare etmeye çalışıyordu.

En son darbeyi ise oğlu iki yaşına basmadan bir ay önce yemişti. Murat, mektubunda bir daha köye dönmeyeceğini söylüyordu. Rusya'da biriyle birlikteydi ve bir oğlu daha olmuştu. Buradaki hayatından memnundu. O yoksul, gelişmemiş yere niye dönsündü. “Zaten, seni hiç sevmedim.” diye de eklemişti. Para göndermeye Doğukan, biraz daha büyüyene kadar devam edecekti. Eğer annesine bakmayacaksa o parayı da hiç göndermeyecekti.

Bu mektubu okuyunca Feride'nin başından aşağı kaynar sular dökülmüştü. Uzun zamandır boğuştuğu ve bastırmayı başardığı tüm sorunlar karşısına geçmiş ona dil çıkarıyordu sanki. Kafasını iki elinin arasına aldı ve ileri geri sallanarak bağırmaya, saçlarını yolmaya başladı. Annesini bu hâlde gören Doğukan avazı çıktığı kadar ağlamaya koyuldu.

Kayınvalide, ne olduğunu anlamak için ağır ağır içerideki odadan geldi. Feride'nin ellerini tutup, onu durdurmaya çalıştı.

- Ne oluyor kızım, neden kendini paralıyorsun?

O an, yerdeki mektubu gördü. Okuma yazması yoktu. Mektubun oğlundan geldiğini ve kötü bir şey yazdığını anlamıştı.

- Murat'ım mı göndermiş mektubu? Yoksa ona bir şey mi olmuş?

Feride, kendisine sorulan soruların hiçbirini duymuyordu. Bağırmaya ve sallanmaya devam ediyordu. Zavallı Doğukancık da bu elim manzara karşısında annesinin sesini bastıracak kadar yüksek sesle ağlamayı sürdürüyordu. Babaannesi, bu sefer onun yanına gitti. Ona sarıldı ve sakinleştirmeye çalıştı:

- Bir şey yok kuzum. Annenin sinirleri gevşedi herhal. Sus yavrum, ağlama güzel çocuğum…

Kayınvalide boşa uğraştı durdu. İkisi de susmuyordu. Baktı olacağı yok, kendisine gelsin diye gelinine sert bir tokat attı. Feride, rüyadan uyanmış gibi irkildi. Mahzun ve yaşlı gözlerle kayınvalidesine baktı. Bir iki dakika geçtikten sonra olanları, yavaş yavaş ona anlattı. Kadıncağız şoke olmuştu. İnanmak istemiyordu. Gözlerinden, sicim gibi yaşlar akarken “Yok kuzum Murat'ım öyle şey yapmaz” diyordu. Ama için için biliyordu ki Murat bu tıynette biriydi.

Bu haber günler içinde tüm köye yayılmıştı. Herkes olanları konuşuyordu. Kadınlar, hemcinslerinin durumuna -bir gün onların da başına geleceği korkusuyla- üzülüyordu. Geçmişten beri Feride'nin güzelliği karşısında büyülenen kimi evli kimi bekar, bazı şeref yoksunu adam bozmaları ise bu duruma epey sevinmişti. Feride'yi suya veya tarlaya giderken görünce ona laf atıp rahatsız ediyorlardı. Tabii evli olanlar etraf kalabalıkken buna yeltenmiyordu ama bekarlar kalabalık falan dinlemeden sapkınca söylemlerini dile getiriyordu. Feride'nin evden çıkmamak gibi bir

lüksü yoktu. El mecbur başkalarının tarlasında çalışıyor para yerine meyve sebze alıp eve götürüyordu. Tüm bu olanlar onu iyice sertleştirmişti. Siyaha kaçan gözleri artık bir bıçak kadar keskindi. Bu akbabalar, başına üşüştüğünde önceleri ne yapacağını bilemedi. Sonra kendini korumak için dededen kalma tüfeğini yanına almaya karar verdi. Tüfeği olmadan evden çıkmıyordu.

Bir gün, evli olmasına rağmen ulu orta ona laf atan Sümsük Sezai'ye, tüfeğini doğrulttu:

- Siz ne şerefsiz ne Allah'tan korkmaz kuldan utanmaz pisliklermişsiniz. Kardeş, abi bildiğim cibiliyetsizlere bak. Zor durumumdan istifade etmeye çalışan şu gavurlara bak! Bir daha biriniz karşıma çıksın vallahi de billahi de vururum. Sizin gibilere pabuç bırakacağımı mı sandınız? Defol pis herif!

Herkes bu manzara karşısında şaşırıp kalmıştı. Sümsük Sezai, korkudan hiçbir şey diyemedi. Bu olay hepsine ders olmuştu. En azından aleni bir şekilde Feride'yle uğraşmıyorlardı. Ama arkasından dedikodular yayıyorlardı.

Evet, Selim tüm bunları biliyordu. Feride'yi bu hâle getiren şeyleri işitmişti. Selim, öğretmendi, ilk ataması bu köye olmuştu. Birkaç yıl önce gelmiş ve tüm köylüyle kaynaşmış, herkesin sevgisini kazanmıştı. Ama onun en çok önemsediği kişi Feride'ydi. Onu gördüğünden beri ona vurgundu. Evli ve çocuklu olduğunu öğrenince sevgisini içine gömmüştü. Son zamanlarda olanlar ise onu hâyli üzmüştü. Feride'yi korumak istiyor ama yanlış anlaşılmaktan ve ona daha çok zarar vermekten korkuyordu.

Son olayı da duyunca Feride'ye açılma kararı vermişti. Bir not yazmış, çocuklardan birinin eline tutuşturmuş, Feride'ye vermesini söylemişti.

Feride, notu okuyunca tüfeğini alıp Kehribar'a atlamıştı. Kehribar, sahibinin hışmını hissetmiş olacak dörtnala koşuyordu. İşte, Feride'nin Selim'e tüfek doğrultmasına sebep olanlar bunlardı.

Selim, Feride'nin sert tavrı sonucunda biraz bocaladıktan sonra kendini toparladı:

- Sakin olun Feride Hanım. Sizi buraya kötü bir niyetle çağırmadım. Beni o ahlaksız adamlarla karıştırmayınız. Ben sizi ilk gördüğümden beri seviyorum. Önceleri evli olduğunuzu bilmiyordum. Öğrenince sevgimi kalbime gömdüm. Ama sonra sizin başınıza gelenler, o adamların size yaptıkları beni çok üzdü. Size yardım etmek istiyorum.

Feride şaşkındı ama öfkesi hâlâ geçmemişti. Bir eliyle tüfeğini, diğer eliyle yeşil basma entarisini açılmasın diye tutarak Kehribar'dan indi. Tüfeğini indirmeden Selim'in karşısına dikildi:

- Bana nasıl yardım edecekmişsin?

- Sizinle evlenerek.

- Aklını mı yitirdin muallim? Ben zaten evliyim. Kocam olacak o herif bozuntusu her ne kadar geri dönmeyecek olsa da imam nikahımız devam ediyor.

- İmama danışırım, elbet bir yolu bulunur.

- Artık benim erkek milletine ne güvenim ne de ihtiyacım var. Topunuzun suyuna kibrit çöpü!

- Feride Hanım, çok haklısınız. Sizin durumunuzda olan her kadın aynı hisseder. Ama önce beni tanıyın sonra karar verin. Size olan duygularım tamamen temiz ve içten. Kömür gözleriniz hep zihnimde. Kirpikleriniz kalbime saplanıyor. Bana bir şans vermenizi rica ediyorum.

- Bak muallim. Boşa dil dökme, bir daha karşıma çıkma.

Feride, Kehribar'a atladığı gibi köye geri döndü. Sümsük Sezai, Selim ve Feride'yi konuşurken görmüştü. Uzakta olduğu için söylenenleri duymamışsa da gördükleri yeni bir dedikodu çıkarmak için yeterdi. İçinden “Hem o kadına, herkesin içinde beni rezil etmek ne demek göstereceğim.” dedi. Köye varınca, ağzında bakla ıslanmayan Baklacı Neriman'a olanları anlattı. Neriman'ın öğrendiği yeni bir bilgi kısa sürede tüm köye yayılırdı. Öyle de oldu. Feride ve Selim'den başka bir şey konuşulmuyordu.

Selim, dedikoduları duyunca çok sinirlendi. Baklacı Neriman'a gidip bunu kimden duyduğunu sordu. Aldığı cevap onu şaşırtmamıştı. Sümsük Sezai, hatasını anlayacağı yerde rezilliğine rezillik katmaya devam ediyordu. Karısından, çoluk çocuğundan da utanmıyordu. Demek ki daha iyi bir derse ihtiyacı vardı. Selim, akşam falan dinlemeden gidip onun kapısına dayandı. Kapıyı, Sezai'nin eşi açtı.

- Yenge Hanım, Sezai abiyi çağırır mısınız?

- Hayırdır muallim, akşam akşam?

Sesleri duyan Sezai, kapıya geldi.

- Sezai abi, utanmıyor musun yalan yanlış şeyler yaymaya? Feride Hanım'la niye uğraşıp duruyorsun? Ayıp değil mi? Laf attın, karşılık alamayıp üzerine rezil edilince onun adına karalamak için uğraşıyorsun. Sizin yaptığınız hangi adamlığa sığar? Kocası bırakıp gitmiş diye bir kadını taciz etmeye hakkınız mı var zannediyorsunuz? Kadın namusuyla çalışıp evine bakıyor. Sizlerle işi yok.

- Hey hey muallim! Destur! Tenhalarda kadınla iş çevirdiğin öğrenildi diye mi öfkelendin? İpliğiniz pazara çıkmayacak mıydı yani?

- İnsaf abi insaf. Ortada öyle bir durum yok. Ben sizin gibi pis düşüncelere sahip değilim. Benim niyetim halis.

- Neymiş o halis niyetin muallim?

- Seni ilgilendirmez abi, tek diyeceğim Feride Hanım'dan uzak durun.

Selim bunu dedikten sonra hızlıca oradan uzaklaşıp lojmanına gitti. Ne yapıp edip Feride'yi bu cehaletten kurtarmalıydı. Ama Feride kolay ikna olacağa benzemiyordu.

Söylentiler, Feride'nin kulağına gelmişti. Bunları muallimin yaydığını düşündü. Ertesi gün ilk iş onun karşısına dikildi.

- Hani niyetin iyiydi muallim? Senin de diğer şerefsizlerden farkın yokmuş.

- Feride Hanım, lütfen öyle söylemeyin. Sezai, bizim konuştuğumuzu görmüş. Üstüne yalanlar katarak yaymış. Sizi böyle bir duruma düşürdüğüm için çok özür dilerim. Gelin kabul edin evlenelim. Bu işkence bitsin. İsterseniz buralardan da gideriz. Tayinimi isterim.

Feride, cevap vermeden gitti. Bu sefer de o Sezai'nin kapısına dayandı. Kapıyı açan Sezai'ye iyi bir tokat geçirdi. Sezai, tam karşılık vereceksen eşi araya girdi. O arada Feride'nin tüfeğini çıkarmaya vakti oldu. Bir tane havaya sıktı ve tekrar ona doğrulttu. Sümsük Sezai, titremeye başladı.

- Aman bacımm, affet. Ben sadece sizi birlikte gördüğümü söyledim Neriman'a. O, bire bin katarak yaymış.

- Şimdi bacın olduk tabii. Söyle Sümsük Sezai, hangi kitapta bacıya yan gözle bakmak var?

Feride, namluyu doldurdu. Parmağını tetiğe, hafifçe bastırdı. O arada Sezai'nin eşi Saliha araya girdi:

- Aman kardeşim yapma, benim kocamın ne mal olduğunu zaten herkes bilir. Sen elini kana bulayıp da kendi sabini anasız, benimkileri de babasız bırakma.

Feride, zaten babasız olan oğlunu bir de anasız da bırakırsa kahrolurdu. Pisliğin gözünü korkutmak için havaya ateş etmişti.

- Saliha ablam, seni bilirim. Severim, iyi kalplisindir. Şu kocan bir daha bana ilişmesin.

Feride, eve gidince kendini daha fazla tutamayıp için için ağlamaya başladı. Doğukan'ı daha fazla mahzun etmek istemiyordu. Çünkü o sesli ağlayınca oğlu da ağlıyordu. Kocası olacak pisliğe içinden verdi veriştirdi. Muallimin dediklerini düşündü. O diğerleri gibi ona pis laflar söylememiş, evlenme teklif etmişti. Acaba söylediklerinde ciddi miydi? Ciddi olsa ne olurdu? Kocası evliyken onu bırakıp gitmişti. Evlenirse onun da bırakmayacağı ne malumdu? Kocasına yazdığı serzeniş ve beddua dolu mektuba cevap gelmemişti. Yalnızca biraz para göndermişti. O da onları pek fazla idare etmiyordu. Tarlada çalışmazsa aç susuz kalırlardı. Zaten zayıf olan çehresi, bu kadar stresin sonucunda daha fazla zayıflamış, çene hattı belirginleşmişti. Buna rağmen çekme burnu, kara kaş ve kara gözleri; uzun, kıvrık ve gür kirpikleriyle hâlâ sert bir güzelliği vardı.

İnsanın bahtı güzel olmadıktan sonra yüzü güzel olmuş neye yarar…

Yoksulluktan bir ara Kehribar'ı satmayı bile düşündü. O annesinin Feride'ye düğün hediyesiydi. Onu satamazdı. Hem adeta can yoldaşıydı. İki gözünün arasından burnuna kadar uzayan beyaz bir beneği vardı. Feride, orayı okşarken Kehribar memnuniyetle gözlerini kırpardı. Yok yok ondan ayrılmazdı.

Tarla işleri bitmişti. Kış kapıdaydı. Yakacakları yoktu. Kimseden istemeye çekiniyordu. Zaten zor durumunda ona destek olacakları yerde iftiralar, yalanlar atarak onu daha da yeise boğuyorlardı. Ahh insanlar! Bu kadar habis olmak zorunda mıydılar?

Atkı, bere, kazak örüp pazarda satmaya başladı. Ama insanlar yine rahat vermiyor, ona kötü kötü bakıyorlardı. Kadın kısmının satıcılıkla falan ne işi olurdu? Hâlden anlayan yoktu. Sadece kafalarında kalıplaşmış normlara göre yargılıyor ve suçlu ilan ediyorlardı. Kar iyiden iyiye bastırınca pazara da gidemez oldu.

Selim, bir iki defa ona para yardımında bulunmaya niyetlendi ama Feride kesin bir şekilde geri çevirdi. Kabul etse, farklı bir yere çekileceğinden korkuyordu. Oysa muallime yüreği ısınmaya başlamıştı. Onun kibar ve güzel kalpli olduğunu hissediyordu. Feride, parayı kabul etmeyince Selim, yoksul çocuklara para verip Feride'den kendilerine ihtiyacı olan şeyleri almalarını söylemişti. Uzaktan uzağa çocukları takip etmiş -bir ikisi parayı farklı şeye harcamıştı- Feride'den alıp almadıkları kontrol etmişti. Selim, dolaylı da olsa Feride'ye yardım etmeye çalışıyordu. Gidip köyün muhtarıyla konuştu ve Feride'ye yakacak yardımı yapması için ona para verdi. Muhtar, iyi biriydi. Ama biraz korkak olduğundan Feride'yle uğraşanlara karşı çıkamıyordu. Köylüye göstermeden, Feride'ye kömür ve odun götürdü. Ona da bunları devletin yoksullar için gönderdiğini söyledi. Feride böyle bir talepte bulunmak için fazla gururluydu. Fakat geleni de geri çeviremedi. Çünkü kış yaman geçiyordu. Doğukan sürekli hasta oluyordu, kayınvalidesinin durumu da iç açıcı değildi. Kadın günden güne eriyordu. Muhtarın babacan tavrı karşısında Feride, mahcup bir şekilde teşekkür etti. En azından bu yakacak onları birkaç ay idare ederdi. Yiyecekleri de tükenmişti. Ekmek, mercimek ve patatesten başka bir şeyleri yoktu. Kız kardeşi mektubunun içine biraz para koymuştu. Birkaç hafta onunla idare etti. O sıralar kayınvalidesinin durumu iyice kötüleşti. Köyün doktoru, ilaç yazdı. Alacak para yoktu. Doktorun arkadaşı olan Selim, durumdan haberdar oldu ve doktora ilaç parasını verdi. Doktora, Feride'ye “Bazı ilaçların fazlasını ihtiyacı olan hastalara verebiliyoruz” diye söylemesini tembihledi.

İlaçları içse de kayınvalidesi daha fazla yaşayamazdı. Yaşlılık, şeker, tansiyon, kalp hastalığı onu zaten bitirmişti. Oğlunun yaptığı iyice belini büktü. Kadıncağız birkaç gün sonra vefat etti. Feride, hepten yalnız kalmıştı. Artık oğlundan başka kimsesi yoktu. Yüreği el vermedi, kocası olacak o pisliğe annesinin vefat ettiğini bildiren bir mektup yazdı. Birkaç ay sonra cevap geldi.

Annem vefat ettiğine ve Doğukan da yeterince büyüdüğüne göre artık para göndermeyeceğim. Zaten ben de zar zor geçiniyorum. Seni de boşuyorum. Boşol, boşol, boşol.

Ahh ahh böyle biriyle altı ayda olsa nasıl aynı yastığa baş koymuştu. O süreçte de iyi bir eş değildi ama bu kadar rezil olduğunu da bilmiyordu. Kendini gittikçe çaresiz ve yalnız hissediyordu. Soğuk gecelerde oğluna sımsıkı sarılıyor, sessiz sessiz ağlıyordu. Bu kışı bir atlatsaydılar…

Doğukan üç yaşına yaklaşmıştı. Uslu bir çocuktu. Onu da alır tarlada çalışmaya devam ederdi. Yakın arkadaşı Meltem ara ara evinde pişirdiği yemeklerden ona da getiriyor. Para da vermeye yelteniyordu. Feride, önceleri kabul etmese de yiyecek ve yakacakları kalmayınca mecbur kabul etti.

- Çalışınca ödeyeceğim arkadaşım. Sağ olasın. Bu zor zamanlarda bana destek olan nadir insanlardansın.

- Aramızda lafı olmaz Feride. Baştan beri burada olsaydım. O pisliklerin karşısına bende seninle birlikte dikilirdim. Bu kadar insan bunlara nasıl göz yumdu. Aklım almıyor.

Meltem, Feride'nin başına bu olaylar gelirken şehirde kız kardeşinin yanındaydı. Kışın döndü ve olanları duyunca çok üzüldü.

Feride, ona Selim'i de anlattı. Sürekli ona yardım etmeye çalıştığını ve her fırsatta karşısına çıkıp onu evlenmeye ikna etmek istediğini anlattı.

- A kuzum, artık evli de değilsin ne diye kabul etmiyorsun? Hem Selim Bey üç yıldır burada öğretmen. Onun iyi biri olduğunu biliriz.

- Başlarda inanmıyordum. Onu da diğerleri gibi fırsatçı zannediyordum. Ama bana karşı kaba sayılabilecek hiçbir davranışı ve sözü olmadı. Hep kibar ve gönül okşayıcı bir şekilde konuşuyor.

- Ee evlenmek istemez misin onunla? Sanki senin de gönlün var gibi.

- Yeni yeni ısınıyorum. Ama korkuyorum… O da…

- Onun da gitmesinden korkuyorsun.

- Evet.

Feride, iyiden iyide gönlünü Selim'e kaptırmıştı. Hayatında ilk defa birisini seviyordu. Murat'la görücü usulü evlenmişti. Zaten ona daha alışamadın Murat çekip gitmişti. Selim'de farklı bir şey vardı. Merhamet. Gözleri, ona sevgiyle ve merhametle bakıyordu. Feride bunu iliklerine kadar hissetmeye başlamıştı.

Kış bitmek bilmiyordu. Doğukan çok ateşlenmişti. Feride, sabaha kadar uğraşmıştı. Sirkeli bezler koymuş, soğuk suyla yıkamış, üstünü örtmemişti. Ama ateşi bir türlü düşmüyordu. Sabah olunca Feride, Doğukan'ı kucağına aldı. Sağlık ocağına doğru koşmaya başladı. O esnada Selim, lojmandan çıkmış okula doğru yürüyordu. Feride'yi o hâlde görünce koşar adım yanına gitti.

- Feride Hanım, ne oldu? Çocuğun bir şeyi mi var?

- Ateşi düşmüyor, titriyor.

- Bana verin siz, yorulmuşsunuz.

Selim, Doğukan'ı aldı ve sağlık ocağına götürdü. Feride de peşi sıra kendinde olmadan hızla gidiyordu. Doktor, hemen çocuğa bir iğne yaptı. Ateşi düşmeyince bir de serum verdi. Serumdan sonra ateşi biraz düştü. Doktor:

- Ateşi az da olsa düştü ama ilçe hastanesine götürseniz daha iyi olur. Havale geçirme riski var

- Bu karda nasıl olur? Hem araç da yok doktor.

Hâlâ gitmemiş olan Selim söze girdi:

- Benim aracımla gidebiliriz Feride Hanım. köy yolunda çıktık mı ana yollar açıktır.

Feride emin olamadı, zaten köylü ona iftira atmaya yer arıyordu. Ama doktorun cümlesi her şeyi unutturdu.

- Tedavi görmezse havale geçirebilir. Havale geçirirse her türlü ihtimale kendinizi hazırlayın.

Feride daha fazla düşünmedi. Selim'le birlikte zor da olsa ilçe hastanesine gittiler. Doğukan'a birkaç gün yatış verildi. Olanları duyan Meltem de kocasını ikna etti ve hastaneye yiyecek, kıyafet götürdü. Köyde yine Selim ve Feride konuşulmaya başlanmıştı. Meltem, Feride'yi daha fazla üzmemek için bundan söz etmedi. Ateş, Doğukan'ı çok zayıf düşürmüştü, doktorlar onu biraz daha hastanede tutmaya karar verdi. Bu süreçte Selim, her gün köyden hastaneye gidip geliyordu. Gelirken elleri hep doluydu. Doğukan’a hiç yemediği gaga gugaları getiriyor, hasta çocuğun yüzünü güldürüyordu. Onunla oyun oynayıp, sohbet ediyordu. Feride, oturduğu yerden onları sevgiyle izliyordu.

Bu birkaç günlük süreçte Selim'e hem çok mahcup olmuş hem de onun iyi ve merhametli biri olduğuna tamamen emin olmuştu. Onunla evlenirse oğlunun da kendisinin de mutlu olacağını düşünüyordu.

Doğukan, artık iyiydi. Doktorlar, iyi bakılmasını ve ilaçlarını düzenli almasını tembih ettiler. Onları almaya yine Selim gelmişti. Köye dönerlerken Doğukan arabada “Anne mama” diye tutturdu. Selim, Feride'den izin isteyerek yol üzerinde bir lokantada durdu. Doğukan o minik parmanığını, döner tezgahın uzatmış “mama” diyip duruyordu.

Selim, onun saçını okşadı:

- Birileri kurt gibi açıkmış.

Bunu söyledikten sonra Feride'ye bakıp gülümsedi. O da karşılık verdi. Feride ilk defa ona gülümsemişti. Selim'in yeşil gözlerini sevinç parıltıları kapladı.

Feride, bunu fark etmişti. Selim, kumral, uzunca ve yapılıydı. Kalbinin güzelliği yüzüne yansımış dedikleri kişilerdendi.

Feride, ona uzun baktığını anlayınca hemen kızararak gözlerini yere indirdi. İçeriye geçip sipariş verdiler. Selim, bu mutlu anı bozmak istemiyor ama Feride'nin yumuşadığını hissettiğinden teklifini yinelemeyi düşünüyordu. Yemekten sonra daha fazla dayanamadı.

- Feride Hanım, size alan sevgim gönlümde yüzyıllardır yaşayan bir ağaç gibi. Bu ağaç, o kadar dallanıp budaklandı ki artık gönlüme sığmıyor. Benimle evlenilir misiniz?

- Düşüneceğim muallim, ben cevabımı iletene kadar bir daha bu soruyu sorma.

Selim, çok mutluydu. Düşünceğini söylemesi bile onun için büyük bir adımdı.

Feride, köye dönünce oğlunu rahat ettirmek için didindi durdu. Meltem, geldiklerini öğrenince onlara çorba getirdi. Feride bir yandan Doğukan'a çorbasını içirirken diğer yandan olanları Meltem'e anlattı. Meltem:

- Şükür kuzum. Şu adamın senin için yaptıklarını görebildin. Evet diyeceksin değil mi?

- Yaptıklarını görüyordum ama emin olmadan olmazdı. Doğukan'ım iyiyse önce Allah'ın sonra onun sayesindedir.

- Hastanede sen üzülme diye sana söylemedim ama köylü Selim'in sizinle ilgilendiğini öğrenmiş yine konuşup duruyor. Başka işleri yok zaten. Dedikodu kovalıyorlar anca.

- Birinden biri yardım eli uzatmadı. Hâlimi, hatrımı sormadı. Yalnızca kötü olan durumumu daha da kötüleştirdiler. Allah onları bildiği gibi yapsın.

- Haklısın, kardeşim haklısın. Kimsede vicdan kalmamış.

Feride günlerdir Selim'e vereceği cevabı düşünüyordu. Kuşkusuz onu seviyordu. Oğlu da onunla iyi anlaşmıştı. Selim ona da oğluna da çok iyi davranıyor, onları hoş tutmak için çabalıyordu. Eğer bunlardan emin olmasa çektiği tüm zorluklara rağmen onunla evlenmeyi düşünmezdi. Selim; kibarlıkla, merhametle, iyi davranış ve sözleriyle Feride'nin kalbini yumuşatmaya başarmıştı.

Feride, okula gitti ve öğle molasında olan Selim'e cevabını söyledi. Selim, “Evet” cevabını duyunca kalbi huzurla doldu. Tayin isteme zamanı da gelmişti. Evlendikten birkaç ay sonra buradan giderlerdi. Nikahlarını kıydılar, şahitleri Meltem ve muhtardı. Feride'nin ve Selim'in mutluluğu gözlerinden okunuyordu. Feride oğlunu da alıp Selim'in yanına taşındı. Başlarda her şey ona çok ilginç geliyordu. Selim'e alışması biraz sürdü. Selim, onlara çok iyi davranıyor, Feride'ye buradan gidince oturacakları evi onun istediği gibi döşeyeceğini söylüyordu.

- Eşya her şekilde hallolur. Sen benim yıkılmış kalbimi onardın.

Selim ona büyük bir aşkla baktı ve sımsıkı sarıldı.

- Çok şükür Rabbi'me. Bana bu günleri gösterdi Feride'm.

Doğukan da çok mutluydu. Tamamen iyileşmişti. Kış yerini ilkbahara bırakmaya başlayınca lojmanın bahçesinde koşturmaya başladı. Selim, ona iki ağacın arasına bir de hamak kurmuştu. Okuldan gelince Doğukan'la birlikte hamağa uzanıyorlardı. Selim ona masallar okuyordu.

Bu esnada köylü onları hasetle izlemekten geri kalmıyordu. Olsundu. Onların gözü artık kimseyi görmüyordu. Birkaç ay sonra Selim'in tayini çıktı. Toparlanmaya başladılar. Feride'yi en çok üzen şey Meltem’den ve Kehribar'dan ayrılmaktı. Başka bir şehrin merkezine taşınacakları için Kehribar'ı götüremezdi. Onu, Meltem'e emanet etti. Eşyalar, kamyona yüklenirken onlar gözyaşları içinde vedalaştılar.

Hayat, uzun bir aradan sonra Feride'ye mutluluğu vermişti. Selim'le birbirlerini hep sevdiler ve saydılar…