Ölümü Vurdum, Ölmedi

Hacer Noğman

ölümü vurdum, ölmedi.

yetişkin bir insan olduğumu anladığımda henüz on beş yaşımdaydım. belki de yetiştiğimi. çünkü ölümün ne olduğunu o zaman görmüştüm. öylesine soğuk bir gerçekti ki yüzüme çarpan, yüzümde oluşturduğu katman yıllar sonra bir başka ölümle ancak delinecekti.

güz vakti yapraklar dökülürken değil sadece, baharda doğanın canlanışında da saklı ölüm her zaman kendini gösterecekmiş gibi korkuturdu beni. bu yüzden tüm mevsimlere kırgındım. bir kış günü doğduğumdan mıdır bilmem, yazları severim. henüz dünyada değilken bile annemi zora sokuşumdan mıdır bilmem, kışları sevemem. ağrılı bir duygu gelir konar içime. derinlere işlemiş bir soğuk ve peşine geçmeyecek olan bir ağrı.

henüz elim silah tutmaya yeni alışmıştı. ilk atışımı dedem yaptırmıştı. ramazan bayramından bir gün önceydi. bayramın içimizde oluşturduğu muştuyu ifade etme biçimiydi belki de. bunu hiçbir zaman soramayacağım dedeme. o gün tetiğe bastığımda önceki korkularım barutun yanmasıyla bitiverdi. göğe doğru yol aldı ve havaya karıştı. korkunun uçup gitmesini orada hissettim. omuzlarımın hafifleyişini, yüreğimde can vermek üzere olan kuşun artık bocalamayışını, yerini kelebeklerin alışını. korkunun insanda ne büyük yer ettiğini o an, korkunun üzerimden gitmesiyle anladım. bayramdı işte benim için. hem o gün hem yarın.

yetişkin insan olduğumu düşündüğüm yaşlarımda aslında küçük bir kız çocuğu olduğumu anlıyordum. ilk kabulleniş mevcut durumun aksi bir meseleydi ama bunu hiç dert etmedim. çünkü onu anladığımda da zaman çoktan geçmişti. yoklukla başa çıkmaya çalıştığım ilk zamanlar dünyanın ne kadar büyük benimse ne kadar küçük olduğumu düşünürken bir yandan da dünyanın ne kadar küçük ve benim ne kadar büyük olduğumu düşünmüyordum. ne ilk ölen benim evimdeydi ne son ölen benim evimde olacaktı. bu yüzden sonbaharda sararan ormanlara yüklenmedim. ya da ilkbaharda yeşeren ormanlara. çünkü ne ben gülmekten vazgeçtim ne de ağlamaktan.

henüz yirmili yaşlarıma gelmemişken, bir akşam vakti, dışarıda hafif yel eserken aslında beklediğim ancak korkarak beklediğim o haberle zamanında içimden uçurduğum korku geldi ve boğazımda yumru oldu. hani dedim kendime, şimdi diyorum bunu tabii, hani yetişkin olmuştun ta ne kadar önce? asıl bu zamandan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı. bir sonrakine kadar tabii. bir sonraki henüz olmadı. olacak mı bilmiyorum.

yıllar geçti bu olaylar arasından. hâlâ kırgınım güze ya da bahara. ne yaprakların umrunda ne güneşin. onlar deveran edip dursun, kim senin derdini n’apsın? ama artık hatırladığım bir şey vardı. onu da bana dedem öğretmişti. merhameti, sevgiyi öğrettiği gibi. bak, merhamet budur, dememişti ama gözlerinde görmüştüm. bak, sevgi böyledir dememişti ama gözlerindeki ışıltı sevgi değilse neydi?

onu da dedem öğretmişti. ben ölümü kovalayacak değildim ama elim tetikte onu bekleyecektim, ya o beni alacaktı ya ben onu. mermiyi namlunun ağzına verdim, senelerdir onu bekliyorum. yanıma yöreme defalarca gelmiş, uğrayıp gitmişti ama sessizdi her defasında. ben onu aradıkça gizlenebildiği en kuytu yere gizleniyor ama bir o kadar da yakınımda oluyordu. ölümü bekledim. beni büyüten ölümü. sınırın ne olduğunu bana öğreten ölümü. gidebileceğim en öte yerin ölüm olduğunu bana öğreteni. her defasında karşımda onu gördüm diyerek tetiğe bastım.

ölümü vurdum sandım, ama ölmedi.