Fatma, köyde en çok susmasıyla bilinirdi. Çeşmenin başında kadınlar birbirinin lafını keserken o, testisini doldurur, başını hafifçe eğip dinler, sonra da giderdi. Söylenen şeylerin hiçbirini tekrar etmezdi. Köy bunu onun olgunluğuna yorardı. Oysa Fatma’nınki, kapalı bir odada gün be gün yükselen bir sessizlikti.
Otuzlu yaşların başındaydı. Çatlak, çamaşır suyuyla ve yün yağıyla yıpranmış elleri, yaşından büyük gösterirdi onu. Kilim dokurken ipliğin gerginliğini gözüyle değil, tenine değen ilk titremeyle anlardı. Annesi, “Ağzı konuşmasa da elleri herkesten iyi konuşuyor,” derdi. Annesi öleli on yıl olmuştu. O günden sonra Fatma’nın elleri de pek konuşmaz olmuştu; tezgâhın başında saatlerce otursa da desenler eskisi gibi akmaz, düğümler sertleşirdi. Sanki iplikler de bir dinleyicilerini kaybetmişti.
Onları yeniden konuşturan Hasan oldu. Hasan, yan köyden gelen, az konuşan, güldüğünde gözleri kısılan bir çobandı. Fatma’nın kilim tezgâhının önünde bir öğleden sonra durup hiçbir şey demeden izlemişti onu. Sonunda Allah’ın selamını vermişti de Fatma başını kaldırmıştı. İlk görüşte vurulmuşlardı birbirlerine. Çok geçmeden de evlendiler. Hasan, Fatma’yı konuşmaya zorlamadı hiç. Hatta susmasını anlayan ilk kişi o oldu. İkisi aynı sessizliğin içinde ayrı ayrı rahat ederdi.
Evlendikleri yıl sürülerine kurt dadanınca Hasan, babasından kalma tüfeği duvardan indirdi. Fatma’yı tepenin ardındaki boş yamaca götürüp ona ateş etmeyi öğretti. Fatma o gün üç tenekeden ikisini vurdu. Omzu morarmıştı, kulakları çınlıyordu. Hasan gülmüş, “Sen bunu hiç bırakma.” demişti. Fatma bunu bir şakadan ibaret saymıştı.
Şakanın ağırlığını yıllar sonra anladı. Üç yıl önceki kış, kurtlardan da kıtlıktan da beter geçti. Sürünün yarısı hastalıktan gitti, kalan yarısı borcun karşılığı sayıldı. Bir akşam Hasan, ocağın başında bir şey söylemeden uzun süre ateşe baktı. Sonra, “Yaylada, yukarı otlakta bir mağara var,” dedi. “Babam eskiden kışın orada kuru ot, odun saklardı. Belki hâlâ durur. Gidip bakarsam hayvanlara bir hafta yeter.” Fatma kar yağacağını biliyordu. Havanın kokusundan, rüzgârın yönünden, kendi içinden biliyordu. “Gitme,” demek istedi. Ağzını açtı, kapadı. Çünkü Hasan’ın gözlerinde gördüğü şey, bir erkeğin evine ekmek götürememe utancıydı ve Fatma, bir cümleyle onu eksiltmekten korktu.
Ertesi sabah erkenden çıktı Hasan. Kapıda dönüp bir şey diyecek gibi oldu, demedi. Fatma da ardından bakakaldı.
Kar iki gün sonra bastırdı. Hasan dönmedi. Köyün erkekleri tepelere çıkıp aradı. Sonra haftalarca, sonra bahar gelince bir daha. Cesedi bile bulunamadı Hasan’ın. Köy önce umut etti, sonra dua. Sonra kimsenin ağzına almadığı bir sessizlikle vazgeçti. Fatma vazgeçmedi ama beklemeyi de bıraktı. İkisinin arasında bir yerde, adı konmamış bir arafta yaşıyordu. Sabahları iki kişilik ekmek yoğurmaya hâlâ alışkındı elleri. İsraftan korkardı, ne yapsa çoğunu komşunun çocuklarına verirdi. Kimse sormazdı halini. Hoş, o da anlatmazdı kimseye derdini.
Geceleri evin duvarında asılı duran tüfeğe bakardı bazen. Ceviz kundağı yılların avuç teriyle kararmış, namlusu soğuk ve ağırdı. Yağlanıp bezlenip yerine asılırdı hep. Atılmazdı ama indirilmezdi de. Köy de, köydekiler de öyleydi. Herkes bir şeyi tutardı elinde. Kimse ne olduğunu söylemezdi; bırakamazlardı ama kaldırıp bakmaya da cesaret edemezlerdi.
Sonbahar gelip ilk kırağı düştüğü sabah Hatice’nin oğlu soluk soluğa koştu çeşme başına. Küçük çocuğun burnu kızarmış, nefesi buhar olup dağılıyordu. Testiler kadınların elinde asılı kaldı; konuşmalar bir bıçakla kesilmiş gibi yarıda bitti. “Yamacın ardında toz var!” dedi çocuk. “Çok toz.” Fatma testisini doldurmaya devam etti. Su taştı, parmaklarının arasından aktı, entarisinin yenlerini ıslattı. Farkına varmadı. Çocuğun sözü kulağına gelmişti ama içeri girmemişti; onun yerine bir başka sabah girdi içeri. Üç yıl önce, kapı, kapıda yarım kalan cümleler. Yine bir şey kapıdaydı ve herkes öylece duruyordu.
Erkekler üç gündür yayladaydı. Sürüleri kışlığa indirmeye gitmişlerdi; en erken iki gün sonra döneceklerdi. Köyde kalanlar yaşlılar, çocuklar ve kadınlardı. Fatma testiyi yavaşça yere koydu. Toprağa değen çömleğin sesi, o sabahki ilk net ses oldu.
Evine nasıl vardığını bilemedi. Kapıyı itip içeri girdi. Bileğinden damlayan su, dibek taşının önünde küçük bir leke bıraktı. İçeride kış için dizilmiş kuru yemişlerin, tütsülenmiş otun, soğuk külün kokusu vardı. Hep aynı koku. Bu evde hiçbir şey üç yıldır yerini değiştirmemişti; Hasan’ın çarığı bile hâlâ eşikte, burnu dışarıya dönük duruyordu.
Tüfek duvarda asılıydı. Fatma ona uzun uzun bakmadı. Bakarsa vazgeçmekten korktu. Sandalyeyi çekti, üstüne çıktı. Kayışı iki eliyle kavradı. Silahın ağırlığı koluna yerleşince bir an gözlerini yumdu. Soğuktu. Hasan’ın avuç içi gibi sıcak olmasını beklemişti, olmadığı için şaşırdı, sonra bu şaşkınlığından utandı.
Mühimmat, yatağın altındaki sandıkta, yün çoraba sarılı duruyordu. Kaç tane olduğunu saymadı. Hepsini avucuna doldurup koynuna attı. Dışarıda ahırın önüne vardığında ilk kez kendi kendine yüksek sesle “Ben ne yapıyorum?” diye sordu. Cevap veren olmadı. Kızıl atı Ceylan, ahırın karanlığından başını uzatıp burnundan soluk verdi. Hasan’ın kaybolmadan önceki son baharda tayını aldığı bu hayvan, o günden beri yalnızca Fatma’ya yaklaşırdı. Fatma eğerini kendi yaptığı kilimle örttü, kolanı sıktı. Elleri bu işi düşünmeden yapıyordu. Bir tek bu işte konuşuyorlardı hâlâ.
Çeşme başına döndüğünde kadınlar hâlâ oradaydı. Bir halka oluşturmuşlardı. Hatice’nin sesi yükselmişti: “Yaşlıları toplayın, çocukları cami avlusuna alın, kapıları sürgüleyin...” Biri ağlıyordu. Bir diğeri, “Erkekler, erkekleri çağıracak biri...” diyordu. Yayla iki günlük yoldu. Hiçbirinin bunu söylemeye ihtiyacı yoktu.
Fatma atıyla yanlarından geçti. Hepsi birden ona baktı. “Fatma,” dedi Hatice. Gözleri tüfeğe takılmıştı. Bakışları Fatma’nın yüzüne çıktı. “Sen ne yapıyorsun kız?” “Yamaca bakacağım.” “Bakacaksın? Tüfekle mi?” Fatma cevap vermedi. Bunu açıklamak, bütün bu yılların susmasını bir cümlede bozmak istemedi. Üstelik kendisi de bilmiyordu. Niyetinin ne olduğunu, o toz bulutunun ardında kimin geldiğini, ona ateş edip edemeyeceğini bilmiyordu. Yalnızca üç yıl önce bir sabah kapıda durup toz bulutunun ardından nasıl baktığını biliyordu. Bir daha böyle olmayacaktı. “Dönerim” dedi. Bu, onun köyde söylediği en uzun cümlelerden biriydi.
Yamaca giden patika, kuru ot ve kayrak taşlarla kaplıydı. Ceylan her adımında yokuşun tozunu havaya savuruyor, Fatma’nın başörtüsünün ucu rüzgârda şişiyordu. Başını örten bu kara, işlemeli örtüyü annesi dokumuştu. Turuncu ve kızıl nakışlar, gri tepelerin önünde uzaktan bir ateş gibi yanıp sönerdi. Fatma bunu bir an düşündü: Onu görenler korkacak mı yoksa ne olduğunu çözemeden bakakalacak mıydı? Korkuyordu da. Bunu kendine saklamadı. Kalbi, kaburgasının altında bir tavşan gibi çırpınıyordu; ne rüzgârı duyuyordu ne de atının nefesini. Yine de garip bir şekilde korkusu, üç yıldır içinde taşıdığı o ağır, adsız şeyden daha hafifti. Korkunun bir yönü vardı. Beklemeninse yoktu.
Tepeye çıktığında Ceylan’ı durdurdu, tüfeği omzundan indirdi. Aşağıda, vadinin ağzında toz hâlâ yükseliyordu. Ama artık kenarları seçiliyordu. Bir at başı belirdi. Sonra bir tane daha. Fatma ikiyi saydı. Sonra üçü. Dördüncüsünü saymadan önce kundağı omzuna yerleştirdi, yanağını soğuk ahşaba yasladı. Kulağında kendi nefesinden başka bir ses yoktu. Ayakları üzengide kasıldı; Ceylan huzursuzca kıpırdadı. Fatma dizleriyle onu sakinleştirdi, parmağını tetiğin yanına koydu.
Toz bulutunun içinden çıkan ilk silüet hâlâ yüzü olmayan bir gölgeydi. Ama ata oturuşu tanıdık geliyordu. Fatma’nın gözleri kısıldı. İçinde, üç yıldır dokunmadığı bir yerde, bir şey kıpırdadı. Fatma tanıdık olan şeyin insanı en çok yanıltan olduğunu bilirdi. Üç yıl boyunca her bayram sabahı, her kırağı düşen gün, yamaçtan inen her yalnız yolcuda Hasan’ı görmüştü. Gözü onu kandırıyordu, kandırmaya da alışkındı. Bu yüzden yanağını ahşaptan ayırmadı. Toz biraz daha seyreldi. Dört atlı vardı. Öndeki, diğerlerinden yarım boy geride kalmış gibi eğik oturuyordu; omzu çökmüş, bir eli gemde değil karnındaydı. Ardındakiler onu ortalarına almışlardı. Korur gibi mi kaçırır gibi mi ayırt edilmiyordu. Mesafe yüz adım kadardı. Fatma namluyu öndeki gölgeye çevirdi, sonra gözünü ondan ayırıp diğerlerine kaydırdı. İkisinin sırtında uzun namlular vardı, üçüncüsünün beli kuşaklıydı. Köyün adamlarından hiçbirinin böyle bir kuşağı yoktu. Rüzgâr döndü. Başörtüsünün ucu bir bayrak gibi savruldu, turuncu nakışlar gri yamacın önünde bir kez daha yandı. Aşağıdakiler başlarını kaldırdı.
Atlar yavaşladı. Fatma’nın kolu ağırlaşıyordu. Hasan’ın sözlerini hatırladı. Namlu çaresiz kalındığında doğrultulurdu, güç yettiğinde değil. Çaresiz miydi? Evet. Ama çaresizlik zaten onun sabretmek sandığı şeydi. Tetik parmağına değdi. Ya da parmağı tetiğe. Aşağıda öndeki atlı başını kaldırdı. Yüzü kırpık sakallıydı, kemikleri çıkmış, rengi kül gibiydi. Fatma o yüzü göremeyecek kadar uzaktaydı; ama adam yüz adım öteden yanındakilerin silahlarına davranmasını bir elini kaldırarak durdurdu. Sonra eğerden yarı doğrulup ağzını açtı.
Ses yamaçtan yukarı rüzgârla parça parça geldi. Önce yalnızca bir ses, sonra uzun bir nefesle sonu havada kalan bir çağrı. Fatma kelimeyi seçemese de içinde bir yer onu tanıdı. Rüzgâr döndü, kelimeyi bir bütün hâline getirdi. “Fatma!”. Adını böyle buğulu, kapıda yutkunduğu cümlenin yerine koyarak söyleyebilecek tek kişi vardı. Namlu bir parmak boyu indi. Ceylan kulaklarını dikti. Fatma dudaklarını paslı bir kapı gibi araladı. Sesi önce kendine yabancı geldi. Rüzgâr sözünü aldı, yamaçtan aşağı, toz bulutunun içine taşıdı. Aşağıdaki atlı elini yavaşça kaldırdı. Üç yıldır yarım kalan ne varsa, o gün rüzgârın üstünde tamamlandı.