Garibim Adıma Kerem Diyorlar

Fatma Ünsal

On gündür evden çıkamıyorum. Allah bana şiir yazdıran her şeyin topunu kahretsin. Böyle yüksek sesle bağırıyorum evin içinde: ALLAH BANA ŞİİR YAZDIRAN HER ŞEYİN TOPUNU KAHRETSİN! Sonra annem kapımı açıyor, başını uzatıyor: “Bela okuma, başına gelir.” diyor sakince ve bir tül gibi kayboluyor kapının arkasından. Üç buçuk yıl oldu onu kaybedeli. Ona da şiir yazıyorum. O kahredilmesin. Onun dışında ne varsa…Bela okumayayım, başıma gelir.

Ben Kerem. İnsanlar çocuklarına ad verirken çok düşünmeli. Sirayet edeceğini hesaba katmalı. Kerem isimli birinin bu derde düşeceği taa en başından belli değil mi? Ya ne olacaktı? Babam diretmiş adı Kerem olsun diye. Annem rahmetli babasının adını koyacakmış: Sadık. Keşke Sadık koysalarmış adımı. Sadakatli sadakatli yaşardım. Sonra ismi herhangi bir şey olan helal süt emmiş bir kızcağızla yuva kurardım. Gönlümü bir ona verirdim. İsmim Sadık olsaydı bir ceketimi, bir arabamı bir de onu severdim. Ama ismim Kerem. Dünya, yanından geçtikçe eteklerimden çekiştiriyor beni. Âdeta, “Bak bize bak bize, yaz bizi yaz bizi. İmgeye dönüştür bizi, imgeyee imgeyeee!” diye bağırıyorlar. İsmim Kerem, nerede bir güzel görsem gönlümü akıtmıyorum hemen elbet ama onu tutup bir dizeye hapsedesim geliyor. Ceylan gözlerini kırpıştırıyor sonra bir dizenin içinden. Saçlarını sarkıtıyor anjanbuman misali bir alt dizeye. Şayet ismim Kerem olmasaydı bana neydi onun saçından, gözünden? Gâhi gülmesinden gâhi ağlamasından. Lakin ismim Kerem ve etrafımdaki her şeyi dizelerime hapsedesim geliyor. Hapisliğimin temelinde de bu yatıyor.

Önceleri herkesin hoşuna gitti bu. Bakkalın çakkalın can attığı bir şeydi şiirlerime misafir olmak. Söz gelimi bir kalıp sabun alsam bakkal Rıza Efendi’nin gözü parlıyordu şu mis gibi sabuna da bir dize gelmez mi diye. Kasabın yanından geçsem besili bir büyükbaş görmüş gibi fırlıyordu hemen dışarı kasap. Hani şu camekânda salınan ineğin sol arka ayağına da bir dize düşemez miydi yani? Kuaför Neriman’dan zaten hiç aman yoktu. Sarı saçlarının bukleleri dünyalara bedeldiyse neredeydi onun şiiri? Ben de mecbur herkesin gönlünü ettim şiirlerimle. İyi halt ettim. Milletin bakışları mayhoşlaştı önce. Sonra kıla tüye alınır oldular. Ayarları bozuldu yani. Bana zaten olan olmuştu en baştan. Daha ismimin Kerem konulmasıyla olmuştu olan. Kendimi yaktığım yetmezmiş gibi mahalleliyi sonra ilçeyi sonra ili yaktım. Mübalağa ediyorumdur belki. Yine de çok inanmamak lazım. Neticede benim işim dizeler arşınlamak gün boyu.

Derken mahalledeki liseye bir öğretmen geldi. Resim öğretmeni. Herifin işi gücü sıkmak. Kırmızı da bir arabası var, parıl parıl parlayan. Ben arabaları çok parlak insanlardan çekinirim. Sebebini açıklamayı içim çekmiyor şimdi. Çekinirim işte. Herkes de çekinsin. Havalı da biri bu öğretmen. Saçlarını yana bir tarıyor, diğer saçların hükmü ortadan kalkıyor. Gözlüklerini sağ elinin işaret parmağıyla düzeltiyor ikide bir. Gözün az görmesinden bile hava devşirmiş bir herifçioğlu. Resimde mesimde gözü yok. Van Gogh mezarından kalksa yüzüne tükürür bunun. Dali, bıyıklarıyla boğar. Bekar. Öğretmen ortamında, sınıfta üfürdükleri kulağıma geliyor ama bana ne diyorum. Mesela bizim ilçeden Ankara rahat dört saat sürer özel arabayla. Bu diyormuş ki en fazla iki saate Ankara’dayım. Te Allah’ım. Seni Çorum’da çevirirler Çorum’da. Leblebi alır dönersin. Demiyorum tabii ne yüzüne ne arkasından. Bana ne bir yerde. Bana ne ama benim namımı duymuş. Şair demişler, mahalle ilçe il ona hayran demişler. Övmüşler de övmüşler. Hatta demişler ki git senin için de şiir yazsın Kerem. Kerem haa, demiş uzatarak. Adını da iyi uydurmuş, demiş.

Uydurmuş da ne demek efendi? Babamın kulağıma üflediği ada uydurma diyeni hicvederim ben. Hicvettim de. Yerin dibine soktum soktum çıkardım. “Atma” redifli gazel yazdım. Saldım ortalığa. Millet epey eğlendi. Hocayla dalga geçilir oldu. Adamın alnında damarlar belirdi o günden sonra. Gıcık oldu bana. Mühim yerlerden tanıdıkları varmış meğer. Ankara Ankara deyip durması bundanmış. “Bu,” demiş o mühim kimselere, “Toplum için sakıncalı biri. Milleti uyuşturuyor. Kafalarını karıştırıyor. Herkes bunun şiirleriyle esrik esrik dolaşıyor. Gerçeklikten kopmuş koskoca il.” İnanmışlar tabii. Halkı yoklamaya birkaç kişi görevlendirmişler. Bakmışlar ki her birisi Şair Kerem diyor, şiirsel şiirsel konuşup adamların kafalarını karıştırıyor. Hakkımda hüküm verilmiş. Mahkeme celbi kapıma dayanınca anladım şiirin başıma açtıklarını.

“Yaz kızım.” Çatçatçatçatçat. “Halkı,” çatçatçatçatçat. “Duygudan duyguya salmak, onların ayaklarını,” çatçatçatçatçatçat “Gerçek hayat düzleminden kesmek, gerçekle aralarını açmak sebebiyle,” çatçatçatçatçat. “Ama Hâkim Bey! Böyle suç mu olurmuş?” “Sus efendi, sen çok konuşmuşsun, sıra adalette. Ne diyorduk evet gerçekle aralarını açmak, halkın işlerine bu sebeple mani olmak gibi hususlardan dolayı yirmi sene dört ay hapis cezasına çarptırılmasına…” “Yahu ne hapis cezası? Avukat bir şey desene avukat, tonla para saydım sana avukat.” “Sus be adam, attırırım direkt cezanı duyamadan nezarete sus! Ne diyorduk? Hah yirmi sene dört ay hapis cezasına çarptırılmasına…”Çatçatçatçatçatçatçatçatçat. “İyi hâli, başka suçlara karışmamış olması, halkın şikâyet makamında konuşmaması göz önüne alınarak hapis cezasının ev hapsine çevrilmesine…” Çatçatçatçatçatçatçatçat. “Şayet evden de bu şiir işlerine devam ederse ev hapsinin tekrar normal hapis cezasına döndürülmesine Kanun’un bilmem kaçıncı maddesinin bilmem kaçıncı fıkrasına göre karar verilmiştir. Mahkeme burada bitmiştir.” Çat.

Mahkeme çıkışı, jandarmalar koluma girip arabalarına bindirdiler. Ellerim kelepçeli. Kapıma kadar getirdiler. Konu komşu, kapıya bacaya yığıldı. “Etme dedik sana,” diye bağırdı bir ikisi. “Yapma, yazma o kadar. Bak başına iş açtı işte iş!” “Ya ya,” dedi daha geçen hafta şiirlerime ölen bir başkası. “Sana neydi de bizim badem gözlerimizden? Onlara şiir yazdın.” “İyi halt ettin,” diye bağırdı camiye giden bir beyamca. “Günah dedim günah. Bunları oyalama dedim. İyi halt ettin. Bari namazlarını aksatma artık. Tövbe et. Allah bağışlar.” “Bari arada pencereye çık da yine şiirler oku bize.” dedi Neriman üzgün üzgün. “Alıştık. Nasıl yaşarız böyle?” “Yaşarsınız Neriman abla,” dedim. “Yaşarsınız. Kara bir duman gibi dağılır hatıram rüzgârda/ Yaşarsınız, en fazla bir yıl sürer yirminci asırlarda ayrılık acısı.” Gözleri doldu fark ettim. Bunu da bana ait sandılar, düzeltmedim. Neticede herkes herkesin hayatından bir şeyler aparmıyor muydu? Bazen açıktan bazen gizli gizli.

Ben eve hapsedilince duydum ki o resim öğretmeni mahalleye, okuluna lokma dağıtmış. Çağırmış okulun önüne bir lokma arabası, bol bol yemişler öğrencisi öğretmeni. Mahalleye de dağıtmışlar bir grup öğrenciyle. Duydum ki Neriman abla ağzına sürmemiş. Diğerleri üçer beşer götürmüşler. Bana da getireceklermiş de öğretmenlerden biri engellemiş: “Daha üstüne gitmek ayıp,” demiş. “Allah ona zaten vereceği cezayı vermiş. Bırakın ellemeyin.” Yalan yok, getirselerdi yerdim. Kinle açlık, başka başka yerlerle ilgili neticede.

Evden çıkamıyorum. Kısık sesle şiirler haykırıyorum. Şairler akıllanmazlar dostlarım. Evde namına şiir yazmadığım nesne kalmadı. Aynadaki aksim soldu kendime yazdığım şiirlerden. Halının tozları dahi kaçışır oldu. Ben Kerem. İnsanlar çocuklarına ad verirken çok düşünmeli. Sirayet edeceğini hesaba katmalı. Kerem isimli birinin bu derde düşeceği taa en başından belli değil mi? Ya ne olacaktı? Ankara’ya iki saatte gidilir, bir lokmayla izin tüm yüreklerden silinir, şiir rönesanstan büyük değildir. Aslında dünyanın uydurduğu hiçbir şey, dünyanın uydurduğu bir diğerinden mantıken büyük değildir. Keremler vardır ve bela okumamalılardır.