Sırtında çıbanıyla doğduğunda annesi henüz on dokuzundaydı.
Oğlunu kucağına aldığında elinde hissettiği çıkıntıyı ilkin çok önemsemese de aynı gün içerisinde doktora ne olduğunu sormuş, doktordan merhamet çıbanı olduğunu öğrenmişti. İlk kez duymuştu bunu ama alışması zaman almamıştı. İnsanın her şeye ne kadar çabuk alıştığını biliyordu, çoktandır bunu öğrenmişti. Devlet kayıtlarına da geçmişti bu, oğlunun sırtında bir çıban vardı ve zaruret hâli dışında evden çıkması yasaklanmıştı. Çünkü kanunun ilk maddesi dünyanın hassas kalpliler için bir cehennem olduğuydu.
Annesi henüz çeyrek asırlık ömründe küçük bir çocuğu evde zapt etse de aklı kesmeye başladıkça ona açıklamalar yapmakta zorlanıyordu. Bahçede komşuların çocukları koşarken şakıdıkça annesinin içi gidiyordu. Pencere önü çiçeği gibiydi. Güneşli havalarda soluyor, yağmurlu havalarda açıyordu. Düzenlenmiş kanunlar onun ayağına bir kelepçe bağlamıştı. Adımını kapıdan dışarı attığında ilgili yerlere bildirim gidiyor, çok geçmeden yetkili kişiler gelip kontrol yapıyordu.
Bahçede bir çocuk düşse çıbanı kızarıyor, büyüyordu. Onun içi cız ettiğinde çıbanı kızarıyor, zaman zaman da büyüyordu. Bunu annesi onu banyo yaptırırken anlamıştı. Annesi dirseğini duş bataryasına çarptığında annesi onun sırtını keseliyordu, anbean çıbanın kızarmasına şahit oldu. Sonra babasının ayağını kırdığı gün, o gece de çıbanı epey büyümüştü. Annesi her geçen gün ona daha fazla merhametle bakıyor, gözlerindeki acıma duygusunu saklamaya çalışıyordu.
İnsanı bir kalıp içinde tutmanın ne kadar zor olduğunu anlaması için yılların geçmesi gerekiyordu. Nitekim öyle de oldu. İnsana, bunun başka türlüsü nasıl olur ki, bile dedirtmeyecek sıradanlıktaki hayatlara sahip insanların asla anlayamayacağı bir hayat yaşıyorlardı. Her an yakalanma korkusuyla yaşamaktansa dört duvar arasında kalmayı tercih etmiş o delikanlı, bu kural dışılığın ne cezası olabileceğini düşünürken kendini sokakta buldu. Hızlı adımlarla evden uzaklaştı. Hiç bilmediği mahallesinde yokuş aşağı yürümeye sonra da koşmaya başladı. Yokuşun devamını yoğun bir cadde alıyordu ve sonra bir hastane. Hastanenin acil servisi. Oracıkta kalıverdi. Sedye üzerinde hastaneye yetiştirilmeye çalışılanlar, köşede dilenen yaşlı kadın ve ölülerinin ardından ağlayan insanlar. Hepsinde dakikalarca oyalandı bakışları. Çok geçmeden görevli memurlar yanına geldi, onu aldılar ve eve götürdüler. Annesi onu gördüğünde üzerine atladı ve sıkıca sarıldı ona. Elinde hissettiği o yumru artık çok daha büyüktü. Oğlunun yüzüne baktığında canının acıdığını görebiliyordu.
“Oğlum, ne oldu sana?”
“Bilmiyorum anne.”
Sırtını yavaşça açtığında gözleri yuvalarından çıkacaktı sanki. Ne olduğunu oğluna sormadı bile. Dışarıda merhamet edilecek onca şey olduğunu o da biliyordu ve oğlunu bunlardan koruması gerektiğini de. Ama ne zamana kadar? Bunu kendine sık sık soruyordu. Artık cevabı da vardı: Bu zamana kadar. Çünkü çıban o gece iyice büyüdü ve epey irin topladı. Yüzüstü yatıyordu. Kalkamadı.
Sırtında çıbanıyla öldüğünde henüz on dokuzundaydı.