Mahalle semalarını isle karışık domates kokuları almışken sac ayakların, kara kazanların kurulduğu bahçeler salçaya ve kana bulanmıştı. Ambulansla, triportörle, el arabasıyla acile kaldırılan kadınların sayısı bir düzineyi bulmuştu. Hepsi de kan kaybetmenin esrikliği içinde aynı cümleyi toparlamaya çalışıyordu: “Sıtkı Sıyrılık çıkmış.”
“Bunu size o mu yaptı yoksa?” Hastane polisi duy da inanma der gibi soruyordu.
“Günahını alma amirim sabinin,” dedi Mête Susan. İki büklümdü ve bastonunu polisle sedyede yatan yaralı kadın arasında sallayarak girmişti söze. “Bu haspalar Sıtkı Sıyrılık’ı görünce domates diye parmaklarını dildiler. Küçük dilleri hâlâ daha ümüklerinde.” Savunma ile saldırı arasında gidip geliyordu sesi, muvazenesi yitirmiş gibi sallanarak devam etti: “Bak gör hepsinin mafsalları kesik. Napsın garipler, ilk defa adam gördüler. Sanırsın Yûsuf-u Kenan mübarek.”
Polis memuru telsizinin antenini dudaklarına koydu. Mête Susan’ı şüpheyle süzerken gözü Ahlat işi bastona takılı kaldı. Telsizden gelen anonsla irkildi. Meskun mahalde silahla ateş açan kadının derdest edildiği bilgisi geçiyordu merkeze.
Mahallenin kulağı kesiklerinden Dilberişehir Necla hanım abla, kuaför dükkanının önünden geçen Sıtkı Sıyrılık’ı görmüştü. Hararetinden gömlek yakasını çekiştirirken boncuklu sinek perdesini sıyırmış, dükkanın önüne çıkmıştı.
“Estin geçtin de ezdin geçtin be imanım!” diye bir nara koyverdi Necla hanım abla, belindeki ruhsatsız Simit&Vessını çekip havaya iki el ateş etti.
O esnada tam kuaför dükkanının üstünde seyreden, kafilesince tecrit edilmiş Güney yolcusu leylek, Dilberişehir’in mermisiyle havada can verdi.
Üç aylık gebe olduğu için işten ayrılan çıtkırıldım pedikürcü kız, mutfaktan inleyerek annesine seslendi:
“Ay anne koş! Bir şey oldu, koş. Kasığım, kasığım.”
Sıtkı Sıyrılık en son mahalle bakkalının karşısında, Müjde A-100 market civarında görülmüştü. Ayak bileğinden söküp çıkardığı kauçuk elektronik kelepçe evinin sundurmasının üstünde bulundu. Altın oranlı vücudu, nefes kesen torsosu, bakanın cürüm işleme iştiyakına gark olduğu gözleriyle dışarıda kol geziyordu. Çevik kuvvet, yunus timleri, itfaiye, kahverengi tüylü gece kartalı bekçiler, trafik polisleri, zabıta teşkilâtı teyakkûza hâlindeydi.
Ekipler, elan sinyalin alındığı sundurmanın altında bir araya geldikten ve türlü fikir teatisinden sonra zanlının, Sıtkı Sıyrılık’ın, son görüldüğü konuma doğru hareket ettiler. Henüz yola çıkmışlardı ki, ellerinde alışveriş poşetleriyle büyüklü küçüklü bir grubun, kırmızı-turkuaz tişörtleriyle ve yaka kartlarıyla market çalışanlarının da kendilerine doğru kaçıştıklarını gördüler. Üstleri başları un çamuru içindeydi. En arkada tıknefes koşan dombili çocuk bir yandan dondurmasını dişliyor bir yandan da “annee, kardeşimin dondurması sende mi? O adam kardeşime de aldı bi tane. ‘Kardeşine götür’ dediydi.” diye nefesi yettiğince bağırıyordu.
Sıtkı Sıyrılık, markette küçük bir kız çocuğunun raftaki çikolata kavanozuna iç geçirerek baktığını görmüştü. Elini sıkıca tuttuğu annesine “Anneciğim, yedi yaşına geldim, daha kahvaltıda bundan yemedik.” diye sitem ettiğini de duydu. Eğer çocuk, annesinin işlenmiş gıdaları tüketmeme konusunda titizlenmesinden ötürü bu mahrumiyeti yaşıyorduysa Sıyrılık bu şikayeti kaale almadan geçebilirdi. Ama anne, “paramız olursa alacağım, söz.” diye kızını teselliye çalıştığı için kayıtsız kalamadı. Atılıp raftan çikolata kavanozunu çekti, küçük kıza uzattı. Aldığı kavanozun yanındaki kavanoz sallandı ve yere düştü, paramparça oldu.Sıtkı Sıyrılık eğilip küçük kızın ayakları dibindeki iri cam parçalarını eliyle reyonun altına süpürdü. Doğrulurken kafası tahin helvalarının durduğu rafa çarptı, raf neredeyse olduğu gibi yere devrildi. Yere çarpmanın etkisiyle orası burası düzleşen paketleri kucağında toplamaya başladı. O sırada market elemanlarından biri kavanozun kırılma sesini duyunca faraşla süpürgeyi alıp gelmişti. Sıtkı Sıyrılık, “müsaade buyurun” diye faraşa uzandı. Döküntüsünü kendisi süpürmek istiyordu. Market çalışanı “hiç olur mu beyefendi, lütfen.” diye itiraz etti. Faraşla süpürge müşteri ile çalışan arasında gidip gelirken faraşın sapı çalışanın elinde kaldı. Sıtkı Sıyrılık mahcubiyetle başını eğdi, sonra çalışanın şaşkınlığından istifade süpürgeyi kaptı. Cam kırıklarını süpürürken yerdeki tahin paketlerinden birine bastı. Dengesini yitirdi. Kahvaltı reyonunun üstüne yığıldı. Üstüne düştüğü dolap arkaya devrilip nebati yağların olduğu rafları alaşağı etti. Durumu kontrol altına almaya gelen çalışanlar, müşteriler patlayan bidonların oluşturduğu yağ gölünde kayıp oraya buraya savruldular. Cips torbaları ayaklar altında un ufak oldu. Tavan ledlerinden biri düştü. Patlayan otuzlu, on beşli, altılı kolilerdeki yumurtalar saçlardan aşağı doğru akıyordu. Sıtkı Sıyrılık market markalı dondurma dolabının başında durmuş, birbirlerine ketçap, hardal fışkırtan çocukları çağırıp dondurma dağıtıyordu. Az önce kahvaltı menüsünü ikmal ettiği küçük kızı da cangılın içinden çekip dolabın köşesine oturtmuştu. Kasiyerin zeval gelmesin diye kucağına aldığı bilgisayarın kablosundan duman yükseliyordu.
O gün kaputuna oturup sigara içtiği otomobilin durup dururken tiriger kayışının kopmasını da Sıtkı Sıyrılık’ın suç dosyasına eklediler. Roma Hukukunda, Medeni Kanunda, Hammurabi Kanunlarında, örfi hukukta emsaline rastlanmayan bir bozgunun müsebbibi addediliyordu Sıtkı Sıyrılık.
Yaşlı annesinin şahitliğine göre o sabah annesi hasta olduğu için ekmek almaya kendisi gitmek istemiş. Canı da ne zamandır çıtır yufkalı Balıkesir kaymaklısı çekiyormuş. Eğer okulun karşısındaki büfe hâlâ satıyorsa orada ağız tadıyla bir porsiyon kaymaklı yiyip hemen eve geleceğine söz vermiş. “Tıktılar eve gencecik çocuğumu.” diyordu. “Neymiş, eli kazalı çocukmuş, nereye gitse düzen allak bullak oluyormuş. Koğuşturun bakalım şimdi.”
Mête Susan, Ahlat işi bastonunun ucuyla Sıtkıgilin ziline bastı. Niyeti ahretliğine, Sıyrılık neneye teselli vermekti. “Üzülme bacım, bulur getirirler yavrunu. Zor iş mi sanki, kaosu takip etseler yakalarlar şıppadak. Artık ömrübillah da dizinin dibinde mahpus ederler oğlanı.”