Selim ağzındaki metalik tadı yedi yaşındayken keşfetmişti. O akşam annesi, tabağındaki karnıyarığı zorla bitiren babasına “Beğendin mi?” diye sormuş, babası da “Eline sağlık, bayıldım.” demişti. Selim’in dilinin üstüne anında soğuk bir bozuk para oturmuş gibi olmuştu. Çocuk aklıyla bunu da yemeğin bir parçası sanmıştı ama babası ikinci lokmada “Gerçekten çok güzel.” deyince ağzı bozuk paralarla dolmuştu. Masaya dönüp “Babam yalan söylüyor, ağzım para gibi oldu,” dediğinde sofrada oluşan sessizlik, ağzındaki metalden çok daha ağırdı. Kimsenin yüzde yüz doğruyu sevmediğini o akşam öğrenen Selim bir daha kimseye bir şey söylemedi. Aradan yirmi bir yıl geçti ama tat hiç değişmedi.
Bir salı sabahı apartmanın girişinde karşılaştığı komşusu Nazmi Bey, elindeki çöp poşetini sallayarak “Günaydın Selim, ne güzel bir sabah!” dedi. Selim’in dilinin üstüne soğuk bir anahtar bırakılmış gibiydi. Hani diş hassasiyeti olan biri sıcak ya da soğuk bir şeyi ağzına alır da ürperir ya, o türden. Nazmi Bey’in sabahı güzel değildi. Karısı iki gündür onunla konuşmuyordu ve çöpü indirmek, evden çıkmak için bulduğu tek bahaneydi.
“Günaydın,” dedi Selim. Kendi yalanı hiç tat bırakmazdı. Bunu yıllar önce fark etmişti ve hâlâ adaletsiz buluyordu. Yirmi sekiz yıldır bu tatla yaşıyordu. İlkokulda öğretmeni “Hepinizi eşit seviyorum” dediğinde sınıfta kusacak gibi olmuş, o günden sonra adı midesi hassas çocuğa çıkmıştı. Ortaokulda ilk aşkı “Seni arayacağım” demişti. Selim o akşam on dakika boyunca dişlerini fırçalamış, yine de geçmemişti ağzının tadı. Lisede öğrenmişti ki insanlar yalan söyledikleri için değil, yalanın tadı bir yere kadar katlanılabilir olduğu için kendilerini rahat hissediyordu. Dünya, küçük metal parçalarının üstünde dönüyordu.
İşe gitmek için bindiği otobüste yer bulamadı. Kalabalık ön kapıya kadar yığılmıştı. Şoför dikiz aynasından bakıp seslendi: “Arkada yer var kardeşim ilerlesenize!” Selim’in ağzı soğuk kaşıklarla doldu. Arkada yer yoktu. Omuz omuza, sırt sırta durmuş insanlar vardı. Şoför sadece ön kapının önünü açıp bir sonraki durakta daha fazla yolcu alabilmek istiyordu. Selim, çantasını göğsüne bastırıp kendine bir santim yer açmaya çalışan genç bir kadının arkasında ağzında kaşıklarla yirmi dakika boyunca sallandı. Ofise vardığında dilinin ucu hafifçe uyuşmuştu. Çalıştığı yer bir sigorta şirketinin şikâyet bürosuydu. Bu, kendisine biçilmiş en acımasız ama aynı zamanda tek mantıklı işti. Müşteriler “Poliçemi okumadım ama hasar kapsamda olmalı” der, şirket “Dosyanız en kısa sürede incelenecek” derdi. Selim her cümlede iki farklı metali birden yalıyor, akşama doğru bir metal mağazasına dönüşüyordu.
Öğle yemeğinde babaannesi aradı. “Selimciğim, yemek yedin mi?” “Yedim babaanne.” Ağzında hiçbir şey yoktu. Çünkü gerçekten yemişti. Kendi doğrularının da kendi yalanları gibi tadı yoktu, hepsi bu kadar tatsızdı. “Sen nasılsın babaanne?” “Ben iyiyim, sen hiç merak etme. Tansiyonum falan da yok, tıkır tıkır.” Soğuk bir tat Selim’in damağına oturdu. Gözlerini kapadı. Babaannesinin tansiyonu on beş yıldır vardı. “İlacını içtin mi?” “İçtim.” Bir tane daha. Selim bunu bekliyordu aslında. Babaannesinin ilaçlarla ilişkisi, bir vatandaşın vergiyle ilişkisi gibiydi. Mecbur olduğunu biliyor ama gönüllü ödemek istemiyordu. “İlaç alışkanlık yapar,” derdi. “Komşu Fatma’nın kocası da hep ilaç içti, ne oldu?” Fatma’nın kocasının neyden öldüğü hiçbir zaman netleşmemişti ama babaannesi için hüküm çoktan verilmişti. “Tamam babaanne, akşam uğrarım.” “Yok yok gelme, yorulma sen, ben iyiyim ya.” Etti üç yalan. Selim biliyordu ki babaannesi onu yormamak, endişelendirmemek için söylüyordu hepsini. Yalanın en katlanılmaz türü buydu: sevgiden doğanı. Telefonu kapattıktan sonra bir bardak su içti, işe yaramadı. Tat suyla geçmiyordu. Yalan söylenmeyen bir cümle, ya da zaman, ya da çok uzun bir sessizlik gerekiyordu.
Akşam dönüşünde bakkala uğradı. Bakkal Cemil, “Sen bizim en sevdiğimiz müşterisin” dedi. Selim’in ağzı gümüşle doldu. Cemil bu cümleyi her müşterisine söylüyordu. Selim bunun farkındaydı ama yine de sıcak bir şey hissetti. İnsan kimi zaman yalanın tadını bilir, yine de içine konan şefkate teşekkür ederdi.
Eve çıktı. Kapıyı kapattı, ayakkabılarını çıkardı, televizyonu açtı ve koltuğa yığıldı. A Kanalında canlı yayın vardı. Ekonomi Bakanı bir kürsünün arkasında duruyor, gözlüğünü düzeltiyordu. Altyazıda yarınki büyük basın toplantısının duyurusu geçiyordu: “Bakan yarın saat 14.00'te önemli açıklamalarda bulunacak.” Selim kanalı değiştirmek için kumandaya uzandı. Tam o sırada Bakan, yüzüne takındığı tebessümle kameraya bakarak şöyle dedi: “Vatandaşımız hiçbir endişe duymasın. Her şey kontrol altında.” Selim’in ağzı, o ana kadar tanıdığı hiçbir tada benzemeyen bir şeyle doldu. Artık tek bir anahtar, tek bir kaşık değildi. Koca bir çilingir dükkânı, tonlarca soğuk metal ağzındaydı. Dili, damağı, boğazı, hepsi. Bir an nefesi kesildi, kumanda elinden düştü. “Vay anasını,” dedi Selim yüksek sesle, kendi kendine. Ağzında hâlâ metal vardı. Ve bu kez, bunun sadece ona özel bir şey olmadığını düşündü. Belki herkes duyuyordu da kimse söylemiyordu.
Ertesi gün saat 14.00'te şikâyet bürosundaki herkes işi bıraktı. Müdür, duvardaki televizyonun sesini sonuna kadar açtı. Dosyalar, telefonlar, “Poliçem neden ödenmiyor” diye bağıran müşteriler beklemeye alındı. Selim bütün gece uyumamış, sabah dört kere dişlerini fırçalamış, yine de dilinin altındaki soğuk tadı atamamıştı. Şimdi tezgâhın ucunda, çay bardağını iki eliyle tutuyordu. Bakan kürsüye çıktı. “Sayın vatandaşlarım, merhaba.” dedi. Selim’in ağzı boştu. Bir an şaşırdı, sonra neredeyse gülecekti. Adam doğru söylüyordu, samimi bir merhabaydı. “Enflasyon tarihinin en düşük seviyesine doğru ilerliyor.” Bozuk para. İki tane. “Hiçbir çalışanımız işini kaybetmeyecek.” Kaşık. Selim bardağı tezgâha bıraktı. “Yolsuzluk iddiaları tamamen asılsızdır, bu konuda tek bir belge dahi yoktur.” Bir anahtar deposu. Dün akşamkinin aynısı ve bu sefer kendini tutamadı. Başını eğdi, dudaklarının arasından, yalnızca yanındaki Hülya’nın duyabileceği kadar kısık bir sesle mırıldandı: “Yalan.”
Hülya ona doğru döndü. Bakan konuşmaya devam ediyordu. “Ben de sizin gibi bir vatandaşım, ben de geçinmeye çalışıyorum.” “Yalan,” dedi Selim. Bu sefer daha yüksek çıkmıştı. Ağzı artık kendi iradesinden bağımsızdı. Tadın üstüne söz sürmek, kusmamak için bir tür son çırpınış olmuştu. “Teşekkür ederim.” Tat yoktu. “Doğru,” dedi Selim, kimseye bakmadan. “Bu doğruydu.” Ofiste kısa bir sessizlik oldu, sonra Kemal güldü. Kemal, ofisin şakacısıydı ve hiçbir sessizliğe saygı göstermezdi. Telefonunu çıkarıp Selim’e doğrulttu. “Dur dur, bir daha söyle. Bakan konuşurken sen de hakemlik yap. Doğru, yalan, doğru, yalan.” Hülya “Kemal yapma,” dedi ama telefonun kamerasının kırmızı ışığı çoktan yanmıştı. Selim bir şey demedi. Susmayı denemişti ama olmuyordu. Bakan “Ekonomimiz sağlam temellere oturmuştur” dedi ve Selim bir doktor gibi sakin bir sesle cevapladı: “Yalan.” Bakan “Hükümetimiz şeffaflık ilkesiyle hareket etmektedir” dedi ve Selim, bu sefer iki kez söyledi: “Yalan. Yalan.” Çünkü cümle iki ayrı yalandan oluşuyordu.
Basın toplantısı kırk dakika sürdü. Selim’in ağzında kırk dakika boyunca on bir doğru cümle, yüz otuz yedi yalan geçti. Kemal’in kaydı bir dakika kırk saniyelik bir klibe sığdı ama içinde hepsi vardı: Bakanın cümleleri ve Selim’in sıkılmış sesi. Akşam eve döndüğünde Kemal’e mesaj atmayı düşündü ama telefonu çalmaya başladı bile. Önce babaannesi aradı. “Selimciğim, seni televizyonda gösteriyorlar, ne yaptın yine?” Soğuk tat damağına yerleşti. Babaannesi hiçbir şey görmemişti, pazarcı Hatice haber vermişti. Ama “Ben hiç merak etmedim” cümlesindeki yalan, bu sefer Selim’e tuhaf bir şekilde iyi geldi.
Kemal’in videosu sabaha kadar iki milyon kez izlendi. Altına yüz binlerce yorum yazıldı: Bu adam kim? Montaj bu. Montaj değil, ofisteki diğerleri de var. Bir de başka bir konuşmayı denesek? Ve insanlar denedi. Selim’in sesini başka siyasetçilerin konuşmalarının üzerine bindirdiler ve “yalan” her birine uydu. Bakanın klibi başka türlü bir şeye dönüştü. İnsanlar “Yolsuzluk iddiaları asılsızdır” cümlesinin üzerine, o sakin “Yalan” kelimesini yapıştırıp paylaşmaya başladı. Yalan, bir slogan oldu. Ertesi sabah bir muhalefet milletvekili, kürsüde tek kelime söyledi: “Yalan.” Meclis üç saat tatil edildi. Bu arada bir ekip, kayıttaki bütün cümleleri bir gecede kayıtlı verilerle karşılaştırmıştı. Selim tek bir kez bile yanılmamıştı.
Selim bunları evinde perdeleri kapatarak izledi. Dışarı çıkmadı, çünkü çıkacak yüzü kalmamıştı. İkinci akşam kapı çalındı. İki kişi vardı. Biri uzun boylu, kravatı gevşek bir adam, diğeri elinde dosya tutan, ayakkabıları fazla parlak bir kadın. Adam kartını gösterdi. Kartta sadece bir rakam ve bir mühür vardı. “Selim Bey, korkmayın,” dedi adam. “Sizi korumak için buradayız.” Selim’in ağzı bu kez bir çilingir dükkânına dönmedi ama yine de yeterince soğuktu. Çatal gibi bir şeydi. Dilinin ortasına saplanmış bir çatal. “Öncelikle,” dedi kadın, dosyayı açarak. “Hakkınızda bir karar çıktı. Yarından itibaren evden çıkmanız yasak. Süresiz.” “Süresiz mi?” “Kamu düzenini ve toplumsal huzuru korumak adına,” dedi adam. “Bu sizin iyiliğiniz için.” Selim bir an hiçbir şey demedi. Sonra, ağzındaki çatalı yutkunarak sordu: “Ya çöpü indirmem gerekirse?” Kadın dosyaya baktı, sayfayı çevirdi, tekrar baktı. Hiçbir madde bu konuda bir şey söylemiyordu. “Yasa, çöpü de kapsıyor,” dedi sonunda. “Kapıdan dışarı çıkan her şey kapsıyor.” Adam kapıyı kapatırken omzunun üstünden son bir cümle söyledi: “Merak etmeyin, sorun olmayacak.” Tat bu kez dişlerine kadar işledi.
Selim kapıyı kilitledi, sırtını ona yasladı. Salonun ortasında, kendi evinde, ilk defa evi küçük göründü. Perdenin arkasından, aşağıdaki sokakta çöp poşetini sallayarak yürüyen Nazmi Bey’i gördü. Adam yukarı baktı, el salladı. Selim de salladı. Nazmi Bey’in tadı artık ona ulaşmıyordu. Ve Selim ilk kez bundan hoşlanmadı.
Yasanın ilk haftası, Selim’in hayatında ilk kez bir sabah alarmı kurmadan uyandığı haftaydı. İşe gitmiyordu. Şirket, “Selim Bey’in durumunu” bir yazıyla iç yazışmalara geçirmiş, ona maaşlı izin vermişti. Müdür telefonda “Bu sizin için de rahatlık olacak, biz her zaman yanınızdayız,” demiş, Selim’in dilinin ucuna bir kaşık oturmuştu. Maaşlı izin, kovulmanın daha nazik giydirilmiş haliydi.
Evde iş çoktu aslında. Önce çöp. Kapının önüne çıkamıyordu, o yüzden çöp balkona çıktı. Balkonun da evin sınırları içinde sayılıp sayılmadığını sormak için aradığı yasal danışma hattı ona “Hat şu an yoğun, lütfen bekleyin, çağrınız bizim için çok değerli” dedi ve Selim kırk dakika boyunca ağzında bir kaşıkla bekledi. Sonunda bir memur çıktı. Memur “Balkon ev sayılır efendim ama balkondan aşağıya bir şey sarkıtmak sayılmaz,” dedi. Selim ağzında bir şey hissetmedi. Adam şaşırtıcı biçimde doğru söylüyordu ve bu, haftanın en büyük sürprizi oldu.
Çöp çözümü Nazmi Bey oldu. Selim balkondan bir ip sarkıttı, ipin ucuna poşet bağladı, Nazmi Bey de her sabah aşağıda poşeti çözüp çöp konteynerine götürdü. Nazmi Bey bu düzenden memnundu çünkü karısıyla hâlâ konuşmuyordu ve artık her sabah gidecek iki yeri vardı. Bir gün poşetin yanına küçük bir not da bağlanmış çıktı: Eline sağlık, bayıldım. Selim notu uzun uzun okudu. Kâğıdın tadı yoktu. Yazılan yalanlar ağzına ulaşmıyordu, sadece söylenenler ulaşıyordu. Bunu o hafta öğrendi ve biraz üzüldü, Nazmi Bey’in notu doğru muydu yalan mıydı bilemiyordu.
Bakkal Cemil de düzene dahil oldu. Selim telefonla sipariş veriyor, Cemil “Hemen gönderiyorum abi, on dakikaya orada” diyor, Selim’in ağzına gümüş doluyor, sipariş bir buçuk saatte geliyordu. Ama Cemil bir şeyi doğru söylerdi: kapıdan içeri girmez, poşeti merdiven başına bırakır, “Bıraktım, kapıyı açma, ben de yasak ihlali yapmak istemem” derdi. Bu cümlede hiç tat yoktu. Selim, bakkaldan ilk defa gerçek bir şefkat gördüğünü düşündü ve bir kavanoz turşu için fazladan para bıraktı.
Devletin denetimi ise ayrı bir sanat dalıydı. Her sabah dokuzda kapı çalıyordu. Selim kapıyı açmazdı, açmaması gerekirdi. Kapıyı kilitleyen de açacak olan da kendisiydi. Yalnızca gözetleme deliğinden bakardı. Karşısında bir memur dururdu, genelde aynı memur. Zeki Bey, kırklı yaşlarında, bıyığı özenle kesilmiş biriydi, elinde bir tabletle gelirdi. Kapı aralığından konuşurlardı. “Günaydın Selim Bey. Bugün nasılsınız?” “İyiyim.” Ağzında hiçbir şey olmadı. Selim buna her sabah şaşırıyordu. İyi olmadığını biliyordu ama ağzından çıkan iyiyim hiçbir tat bırakmıyordu. Tabletin ekranında “Vatandaş durumu: İyi” yazıyordu.
“Dışarıya çıkma isteği duydunuz mu?” “Hayır.” “Memnuniyet düzeyinizi on üzerinden değerlendirir misiniz?” “Dokuz.” Zeki Bey tablete bir şey yazdı, sonra gülümsedi. “Biz de sizden memnunuz Selim Bey. Bu süreçte tüm imkânlar emrinizde.” Soğuk bir bıçak. Selim dişlerini sıktı. Zeki Bey her sabah aynı cümleleri kullanıyordu ve her sabah ağza gelen tat biraz daha tanıdık oluyordu. Tanıdık metal tadı insanı garip biçimde sakinleştiriyordu. Selim birkaç hafta sonra kendini, sabah çay demlerken Zeki Bey’in gelişini beklerken yakaladı. Bu en korkunç kısmıydı belki. Alışmak.
Babaannesi her akşam arardı. Telefonda sesi hep aynıydı. “Selimciğim, yemek yedin mi?” “Yedim babaanne. Sen nasılsın?” “İyiyim yavrum, ben hiç merak etmiyorum seni. İlacımı da içtim.” İki yalan. Selim bir şey demedi. Bu kez babaannesine “Yalan” demedi. Babaannesi haftalar boyunca “iyiyim” dedi, Selim haftalar boyunca ağzındaki soğuk madeni yuttu. Babaannesi ona bir şey söylemeyerek onu korumaya çalışıyordu. Selim’in yalan yakalayan yeteneği, ona sevgiyi okumayı da öğretmişti. Tat soğuk metaldi ama arkasından sıcak bir şey geliyordu.
Bir akşam babaannesi telefonda gerçek bir cümle söyledi. “Selim.” “Efendim babaanne.” “Seni çok özledim.” Ağzı boştu. Hiç tat yoktu. Selim bir süre telefonu kulağında tuttu, bir şey demedi. Sonra sakince, neredeyse fısıltıyla konuştu: “Ben de seni, babaanne.” Kendi doğrusunun da tadı yoktu, bu yüzden ilk kez bunun doğru olup olmadığından emin olamadı. Ama sesinin titremesi, söyleyecek başka bir cevabı olmadığını gösterdi.
Günler haftalara, haftalar aylara döndü. Üçüncü ayın sonunda Kemal’in videosu on dört milyona ulaştı. Muhalefet, “Selim’e Özgürlük” etiketiyle bir miting çağrısı yaptı. Hükümet, mitingin “kamu düzenine tehdit” olduğunu açıkladı. Basın sözcüsü, canlı yayında şöyle dedi: “Selim Bey’in şahsi güvenliği için alınan tedbirler tamamen kendi rızasıyla ve onun iyiliği için uygulanmaktadır. Kendisi hayatından memnundur.”
Selim ağzındaki devasa soğuk tadı hissettiğinde balkonda, ipin ucuna bağlı çöp poşetinin yanında oturuyordu. Sokakta kalabalık toplanmaya başlamıştı. Birileri bir pankart açmıştı, üstünde sadece bir kelime vardı. Pankartı kaldıran adam yukarı baktı ve elini kaldırdı. Selim tereddüt etmeden el salladı.
Pankartın üstündeki kelime “Yalan”dı. Gece boyunca sokakta o kelimeyi hep bir ağızdan bağırmışlar, Kemal’in videosundaki sesi haporlörden dinlemişlerdi. Sabah kalabalıktan geriye kâğıt bardaklar ve söndürülmüş mumların kalmıtşı. Kemal’in videosu artık bir mahalle, bir etiket, bir kelimeydi. Selim kendi sesinin sokakta yankılandığını duymuştu. İyi hissetmemişti, insan kendi sesini duymayı sevmezdi.
Saat dokuzda kapı çalındı. Selim gözetleme deliğine eğildi. Zeki Bey vardı ama bu sabah bıyığı biraz dağınık, tableti koltuğunun altındaydı. “Günaydın Selim Bey. Bugün nasılsınız?” “İyiyim.” Ağzı boştu. Bunu bekliyordu, kendi yalanları hep böyleydi. “Dün gece sokakta bir kalabalık vardı, duydunuz mu?” “Uyuyordum.” Zeki Bey tablete bir şey yazdı, sonra başını kaldırdı. “Biz de uyuyorduk. Neyse ki sorun çıkmadı.” Soğuk bir bıçak. Selim bu tadı artık o kadar iyi tanıyordu ki neredeyse selam verecekti. Tam o sırada telefonu titredi. Ekranda “Fatma Komşu” yazıyordu. Fatma Hanım onu hiç aramazdı. İki yıl önce kocasının cenazesinde babaannesi, kimse sormadığı hâlde “Ben demedim mi, o ilaçlar adamı bitirdi” demişti. O günden beri ikisi de birbirinin selamını almazdı.
“Zeki Bey, bir dakika,” dedi Selim. Telefonu açtı. “Selimciğim, ben Fatma. Babaannen...” Ağzında hiçbir şey olmadı. “Bu sabah banyoda kayıp düşmüş. Ambulansı ben çağırdım. Kalça kırığı var. Sana söylemememi istedi.” Fatma Hanım bir an durdu. “Ben ona küsüm, orası ayrı. Ama küslük ayakta olana yakışır. Gelmen lazım.” Tat yoktu. Hiç tat yoktu, çünkü her kelimesi doğruydu. Selim ilk kez gerçeğin ağırlığını yalanın tadı olmadan, çıplak olarak taşıdı. Telefonu kapattığında ellerinin titrediğini fark etti. İki dakika sonra babaannesi hastane odasından aradı. Sesi ince, ilaçtan uyuşuk çıkıyordu. “Selimciğim.” “Babaanne...” “Ben iyiyim yavrum. Hiçbir şeyim yok.” Soğuk bir metal damağına oturdu. “İlacımı da içtim,” Ağzında hiçbir şey olmadı. Hemşireler kolunu tutup içirmişti herhalde. “Sakın gelme, başını belaya sokma.” Metal yeniden ağzını doldurdu. Selim bu kez ağlamak istedi. Babaannesi, onu ağzında bir kaşıkla tatlı tatlı uzaklaştırmaya çalışıyordu. Ve devlet de aynı cümleyle, aynı kaşıkla.
Telefonu kapattı. Kapıya döndü. Gözetleme deliğinden Zeki Bey’in hâlâ orada beklediğini gördü. “Her şey yolunda mı Selim Bey?” “Babaannem hastanede.” Zeki Bey bir an durdu. Yüzünde Selim’in daha önce hiç görmediği bir şey vardı, sanki mekanikliği bir saniyeliğine çatlamıştı. “Geçmiş olsun,” dedi. Ağzında hiçbir şey olmadı. Gerçekten geçmiş olsun demişti. “Ama biliyorsunuz. Yasa. Mazeret dilekçesi veriliyor ama on iki iş günü sürüyor.” “Biliyorum.” “Peki. Dışarıya çıkma isteği duydunuz mu?” Soru, sabahın dokuzunda her gün sorulan soruydu. Tableti tutan eli aynı yerde duruyordu. Selim kapıya yaslandı, alnını soğuk ahşabın üstüne koydu ve neredeyse fısıltıyla “Hayır.” dedi. Ağzı doldu.
Bozuk para değildi, kaşık da değildi. Daha ağırdı. Dilinin altından, dişlerinin arasından, boğazının derinliklerinden, aylardır bir madeni kendi içinde saklamış gibi yükselen bir tat geldi. Kendi yalanının tadı. İlk kez. Soğuk, kuru ve son derece tanıdık bir metal, tıpkı kendi sesi gibi. Sendeledi. Elini ağzına götürdü, kusacak gibi oldu, sonra durdu. Haftalardır aynı soruya aynı cevabı vermişti ve her gün biraz daha doğru olmuştu, çünkü istemeyi bırakmıştı. Alışmış, uyum sağlamış, her sabah aynı saatte çayı demlemeye başlamıştı. Ama bugün babannesi hastanedeydi ve çıkma isteği geri gelmişti. Aynı “Hayır” bu kez yalandı. Bu tat devletin söylediği yalanların tadı değildi. Onun tadıydı.
Gözetleme deliğine tekrar eğildi. Zeki Bey bir adım geri çekilmişti, tabletin ekranı kararmış, elleri önündeydi. “Zeki Bey,” dedi Selim. Sesi boğuktu. “Babaannem gelme diyor, ben her seferinde tamam diyorum.” Zeki Bey bir şey demedi. Sonra kapıya bakmadan, duvara konuşur gibi konuştu: “Babam yoğun bakımdaydı. Üç gün kaldı. Ben o üç sabah da başja kapıların önünde ‘Bugün nasılsınız’ diye soruyordum.” Zeki Bey tableti göğsüne bastırdı. “Cümleler aynıydı. Sadece benim ağzımdan çıkmıyordu, kendiliğinden çıkıyordu.” Selim’in ağzında hiçbir tat olmadı. Bunu bir an kendi yalanlarının tatsızlığıyla karıştırdı. Ama adam doğru söylüyordu. Zeki Bey tableti kaldırdı, ekrana bir tuşa bastı. Yeşil ışık yandı. Sonra boğazını temizleyip kameraya konuşur gibi ağır ağır söyledi: “Vatandaş durumu: İyi. Çıkma isteği: Yok.” Selim’in ağzı soğuk madenle doldu. Yalandı, ama bu seferki ona söylenmiyordu. Ona armağan ediliyordu. Hayatında ilk kez biri onun adına, onun için yalan söylemişti.
“Ben bu sabah kapıyı çalmadım,” dedi Zeki Bey. Sesi zar zor çıkıyordu. “Yarın tekrar uğrarım.” Merdivenden inen ayak sesleri duyuldu, sonra uzaklaştı. Anahtar, çividen sarkıyordu. Üç aydır kimse ona dokunmamıştı. Selim elini uzattı, parmakları anahtara değdi. Soğuktu. Nazmi Bey’le karşılaştığı o sabah dilinin üstünde taşıdığı kadar soğuk. Önce mutfağa gitti. Balkondaki ipi çekti, poşeti çözdü, sonra sıkıca düğümledi. Kapıya döndü ve kilidi çevirdi. Merdiven boşluğu serindi. Aşağıdan Nazmi Bey’in sesi geldi: “Selim? Sen misin?” “Çöpü indiriyorum,” dedi Selim. Cebinde Fatma Hanım’ın gönderdiği hastane adı, elinde düğümlü poşet vardı. Yalan sayılmazdı. Sayılsa bile tadı yoktu.