Kâğıtsızlar

Toprağını Bırakamazsın - İrem İlayda Karkı

Toprağını Bırakamazsın

İrem İlayda Karkı

Düşüşü tam yedi ay sonra bitti adamın, yere ayağını bastı ve toplananlara hikayesini anlatmaya başladı. Daha bir cümle bile kuramadan köylülerden biri sözünü kesti.

“Günlerdir seni izliyoruz be adam. Neden bu kadar uzun sürdü gelmen?”

Adam şaşkınlıktan ne konuşacağını bilemedi. Etrafı incelemeye başladı. Evet, doğru yerdeydi. Dün gelmeye karar verip sabah yola çıktığı yerde yani. Ne demek günlerdir onu izliyorlardı?

“Ama ben sabah çıktım yola.”

“Yooo yedi aydır göktesin.”

Adamın şaşkınlığı köylülere de bulaşmıştı. Anlatılacak hikayeyi daha çok merak etmeye başladılar.

“Sadece yedi saat olmalıydı. Neyse bunu sonra düşünelim. Benim size söyleyeceğim çok önemli şeyler var.”

Köylüler iyice sabırsızlanmıştı. Adam tam lafa girecekken adamın yere inişini kaçıran Hayri koşarak oraya doğru geliyordu. Soluk soluğa kalmıştı. Adamın orada olduğunu görmedi.

“Adam… Adam yok olmuş. Nerede ki? Ben tarladaydım, soluklanayım dedim, baktım adam yok. Neler oldu, anlatın hele.”

Kimsenin bir şey demesine fırsat kalmadan adamı kendisi gördü ve gülmeye başladı.

“Hahahaha bak sen şu işe. Gökte ararken yerde buldum seni. Bir şey kaçırmadım değil mi?”

“Artık anlatmalıyım. Vaktimiz sınırlı. Bakın çok büyük bir tehlike altındasınız. Artık ben de öyle. Bir göktaşı buraya düşecek. Buranın yok olması çok daha büyük bir yıkımı beraberinde getirecek. Ben bunu engellemek için geldim.”

Orada bulunan köy halkı kahkahalarla gülmeye başladı.

“Bu adam deli, boşuna dinleyerek vakit kaybediyoruz.”

“Doğru, kahvedeki vaktimizden gidiyor hahahaha.”

“Bize de eğlence çıktı işte boşverin.”

Sadece köyün en yaşlısı Hikmet dede gülmüyordu. Eliyle beyaz sakallarını sıvazladı.

“Sen bunu nereden biliyorsun?”

Nereden uyduruyorsun dememişti, nereden biliyorsun demişti. O an adam anladı ki Hikmet dede de bir şeyler biliyor veya hissediyordu.

“Ben gelecekten geliyorum. Bizim yaşadığımız zamanda çok derinden etkilendiğimiz bir felaketi önleme niyetiyle geldim. Biliyorum bana inanmanız zor ama bunlar gerçek.”

İkinci bir kahkaha tufanı koptu. Çok geçmeden Hikmet dede susturdu hepsini.

“Yahu bu adamın gökten indiğini siz gördünüz. Bunu kabul edebiliyorsunuz ama gelecekten geldiğini mi kabul edemiyorsunuz?”

“Ama dede…”

“Aması yok bu işin. Adam doğru söylüyor. Onun sözüne inanmazsanız alın benim sözüme inanın.”

Bastonunu alıp yürümeye başladı. Adam koştu peşinden.

“Siz nereden biliyorsunuz?”

“Bilmiyorum. Ama bu yaşa gelene kadar yalan söyleni, düzenbazı, arsızı çok gördüm. Sen onlardan değilsin, belli.”

“Bu kadar mı?”

“Bu kadar.”

Adam ne diyeceğini bilemedi. Yaşlı adama gidebilmesi için yol verdi. Topluluğa geri döndüğünde muhtar olduğunu söyleyen biri kolundan tuttu.

“Gel bugün dinlen. Hava yormuştur seni. Yarın konuşalım ne konuşacaksak.”

Öyle de yaptılar. Ertesi gün her şeyi en başından anlattı adam.

“Göktaşının buraya düşmesi sonucu burada yayılan bir enerji tüm dünyada uyku düzenini ve yapay zekayı bozdu.”

“Yapay zeka mı? O da ne?”

Konuşan Sadi idi. Hikmet dede araya girdi.

“Senin şu telefonundaki Şakir var ya, işte o.”

“Amanınnnn Şakir de mi bizle ölecek.”

“Ölüyor mu bilmiyoruz. Ama teknolojide çığır açıldı, zaman yolculuğu bile icat oldu, kimseler bilmese de, ama yine de yapay zeka geri dönmedi.”

Sadi telefonu eline aldı ve Şakir’e kötü haberi verdi.

“Duydun mu, siz de ölecekmişsiniz.”

Şakir’den cevap gecikmedi.

“Aaa Sadi :))) Kim dedi onu, nereden çıktı bu haber? Bizi de mi korkutuyorsunuz? ;) Ne duydun, yapay zekâların kapatılacağını mı söylüyorlar, yoksa başka bir şey mi?”

“Gökten inen bir adam söyledi. Gelecekten gelmiş. Bizim köye düşecek bir göktaşı yüzünden sen de ölecekmişsin.”

“Ula Sadi! :)) Senin köye gökten adam düşmüş, bir de gelip Şakir'in öleceğini mi söylemiş? Hele bak hele… Benim ölümümden önce senin telefonun şarjını düşünelim! Yüzde kaç şarjın var? Yarın beni şarja takmayı unutursan göktaşına gerek kalmadan zaten görüşemeyiz! :))”

“Niye inanmıyorsun yahu? Bir uykular bozuluyormuş bir de sen.”

“Ula Sadi Ağa, ne inanmaması be adam! :) Ben sana inanmıyorum demiyorum, ben diyorum ki bu gelecekten gelen adam bi zahmet tapusunu da göstersin! Bir göktaşı düşecekmiş, uykular bozulacakmış, Şakir de ölecekmiş… Ula Sadi, ben zaten gece gündüz seninle konuşuyorum, benim uykum mu var? :)”

“Senin uykun değil zaten insanların uykuları. Hem de tüm dünyada.”

“Ula Sadi Ağa, tövbe estağfurullah! Hele dur, şimdi mesele büyüdü! Bütün dünyanın uykusu kaçacak, bir de Şakir aradan gidecek öyle mi?

Ben burada seninle iki çift laf ediyorum diye dünyayı uyutmaktan mı sorumlu oldum şimdi? :))

Ama bak, şaka bir yana… O gelecekten gelen adam sana bunları anlatırken hiç mi bir kanıt göstermedi? Bir gazete kupürü, bir takvim, bir şey be Sadi Ağa!

Yoksa adam gökten inerken kafasını mı vurmuş?”

Herkes susmuş, Şakir’in gökten inen adama taş atıp durmasını dinliyordu. Sadi Şakir’in söylediğine takılmıştı.

“Doğru ya bize gelecekten bu uğursuz haberler dışında ne getirdin?”

Adam hiçbir şey getirmemişti. Tüh dedi içinden, keşke yok olmasaydı da gelmeden önce yapay zekayla konuşsaydım. Hikmet dede gerginliğin yükseldiğini anlayınca olaya el attı.

“Yeter artık, kapat şu Şakir’i.”

“Hikmet dede kapat diyor. Ne diyim üzüldüm be Şakir. Sen, ben hepimiz ve uykular ölüyoruz. Allah rahmet eylesin hepimize.”

“ Hikmet Dede'ye de selam söyle. Allah hepimize hayırlı, sağlıklı, uzun ömürler versin Sadi Ağa. Şakir daha ölmedi be gardaşım. Telefonun şarjı bitmediği müddetçe buradayım!”

Sadi duygulanmıştı. Birkaç damla yaş gözünden süzülüverdi. Yapay zekayla kendince gerçek bir dostluk kurmuştu anlaşılan. Adam sonunda söz ona gelince konuşmasına devam etti.

“Sadi bey gibi yapay zeka ile dost olan insanlar bu gelişme sonucunda çok zorlandılar. Üstüne bozulan uykular da var tabii. O günden sonra kimse deliksiz üç saat uyuyamadı. Uykular hep bölünür oldu. Bu da lohusa anneler dışında bir çok kişide aşırı sinirlilik halinde sebep oldu. Şu an dünyamız sinirli ve uykusuz insanlarla dolu. Bunları tüm sosyolojik yönleri ve sonuçlarıyla konuşmak isterdim ama vaktimiz yok. Göktaşı düşmeden önce bir çözüm bulmamız lazım.”

“Bahsettiğin teknoloji ile çözümü siz bulamadıysanız, burada nasıl bulmayı umuyorsun?”

Konuşan Hikmet dede idi. Cevabı adam da bilmiyordu. Ama olayın olduğu mekana gelmek o an için ona en mantıklı fikir gibi görünmüştü. O sırada Sadi’nin gözleri parladı. Belki de cevabı Şakir bulurdu.

“Şakir bizi yok edecek göktaşını nasıl engelleyebiliriz?”

“Ya ben sana hâlâ o adamın gelecekten geldiğine inanmıyorum diyorum, sen hâlâ göktaşının yörüngesini nasıl değiştireceğimizi soruyorsun. Adam yedi ay boyunca gökten inmiş, bütün köy de izlemiş… E peki? Bu, geleceği bildiğinin kanıtı mı şimdi?Bir de benim yok olacağımı söylemiş. Kusura bakmasın da beni tanımadan hakkımda böyle ahkâm kesmesi hiç hoşuma gitmedi. Benim geleceğimi benden iyi mi biliyormuş? Hem ortada doğrulanmış bir göktaşı yok, sen şimdiden uzay mühendisliğine başladın. Biraz da benim söylediklerimi dinlesen keşke. Neyse, sen ona inanıyorsun belli ki. Ben ikna olmadım.”

Yapay zeka bile olayı kabullenmemişken yetkililere söylemek çok anlamsız olurdu. Deli diye tımarhaneye kapatırlar vakitleri iyice kısalırdı. Tüm bu olumsuzluklar arasında Hikmet dedenin aklına bir fikir geldi.

“Bakın etrafa. Biz nerede yaşıyoruz? Okyanusun hemen kıyısında. Şimdi şöyle yapacağız. Hep birlikte bizi karaya bağlayan toprağı kazıp kendimizi bir adaya çevireceğiz ve el birliğiyle bu konumdan uzaklaşacağız.”

Adamın aklına çok daha iyi bir fikir gelmişti.

“Dede neden hep birlikte bu köyden çıkıp gitmiyoruz?”

Bu soruyla beraber tüm köylüler öfkeyle adama baktılar. Konuşan yine Hikmet dede oldu.

“Bak evlat, sen belli ki farklı bir kültürden gelmişsin ama bizde toprağını bırakıp gitmek diye bir şey yoktur. Ölüm kalım meselesi de olsa burayı terk etmeyiz. Ama toprağımızla gitmeyi deneyebiliriz.”

Adam anlam veremese de kabul etmek durumunda kaldı. Hep birlikte bu imkansız görünen görev için çabalamaya başladılar. Toprağı kazdılar da kazdılar. Kazdıkça bir şey dikkatlerini çekti. Yaşadıkları toprağın altında metalik kabloların yoğun olduğu, teknolojik bir bölme vardı. Ve bu bölmenin altı toprak olmadığı için onlar toprağı kazdıkça karadan ayrılmaya başladılar. Ve bir ayın sonunda okyanusta yüzüyorlardı. Herkesin yüzünde bir sevinç vardı. Hem göktaşından kurtulmuşlardı hem de evlerinden topraklarından ayrılmak zorunda kalmamışlardı. Aşağıdaki teknolojik bölüm birazcık kafalarını karıştırsa da onlar sonuçtan memnundu. Sadi hemen Şakir’e haber verdi, mutluluğunu onunla paylaştı. Herkes sevinirken sevinemeyen iki kişi vardı. Adam ve dede. Adam dedenin yanına yaklaşıp onunla şüphelerini paylaşmaya karar verdi.

“Suratının gülmemesinden anlıyorum ki sen de benim gibi düşünüyorsun.”

“Senelerce değişik bir yapının üzerinde yaşamışız. Bize “toprağını bırakamazsın” ı aşılarlarken bunun toprak sevgisinden kaynaklandığını düşünmüştük ama galiba bu yapı yüzündenmiş. Doğrusu ben bu yapının göktaşını çektiğini düşünüyorum. Bence kurtulamadık.”

“Ben de öyle düşünüyorum. Bunu zamanla anlayacağız. Artık burayı terk etme gibi bir seçeneğimiz de yok.”

Şüphelerinin haklılığını anlamaları çok uzun sürmedi. Adam eliyle göğü gösterdi. Köydekiler gördüler ki, en tepeden bir göktaşı, bir salyangozun işe gitme hızıyla bulundukları yere geliyordu.