Tayy-ı Zaman Tayy-ı Mekân

Büşra Baysal

Düşüşü tam yedi ay sonra bitti adamın, yere ayağını bastı ve toplananlara hikâyesini anlatmaya başladı. Ben astronotum. Uzayda oluşmuş bir kara deliği incelemek için görevlendirildim. Amacım kara delikten geçtikten sonra olabilecekleri görmekti.

Yere ulaşmasının heyecanıyla soluk bile almadan anlatmaya başlamıştı. Ama henüz yerçekimine ayak uyduramıyordu. Başı dönüyor, midesi bulanıyordu. Ayrıca kuantum koruma kalkanlı kaskını ve kıyafetini de çıkarmamıştı. Bu yüzden etrafındaki insanları net göremiyordu. Onun başına toplananlar ise söylediklerini anlamıyor, yalnızca uğultular duyuyorlardı.

Yedi ay önce bir gece vakti gökyüzünde çok kuvvetli bir parıltı peydah olmuştu. Onu yıldız zannetmişlerdi. Ama bu yıldız sadece geceleri değil gündüzleri de görünüyordu. Bu nasıl mümkün olabilirdi? Gün geçtikçe bu parıltı onlara yaklaşıyor ve büyüyordu. Birkaç hafta önce ise yeryüzüne epeyce yaklaştı ve yıldız olmadığı apaçık ortadaydı. Köy halkı korku ve telaş içindeydi. Bu şüpheli varlığın ne olduğu hakkında değişik fikirler ortaya atılıyordu. Kimisi onun kıyamet alameti bir yaratık, kimisi ise yeryüzüne esenlik getirecek bir melek olduğuna inanıyordu. Şimdi büyük gün gelmişti ve o belirsiz varlık yere inmişti. Ne olduğu, kim olduğu anlaşılacaktı. Üstünde demirden, parıltılı ve kaba bir kıyafet vardı. Zırh desen zırh da değildi. Kafasında yuvarlak, göz kısmı şeffaf bir kasket vardı. Ama bu onların alışık olduğu kasketlere benzemiyordu. Çünkü kişinin kafasını tamamen içine almıştı. Bu belirsiz varlık yere indikten sonra sanki yer ayaklarının altından kayıyormuş gibi sallandı. Elleriyle tutunacak yer arıyordu. Bir yandan da değişik uğultular çıkarıyordu.

Astronot Cem, iner inmez durumunu anlatmaya başlamıştı. Birkaç cümle söyledikten sonra kaskını çıkarmadığını fark etti. Kaskı çıkardı, etrafını incelemeye başladı. Önceleri gözleri net görmedi. Ama sonra sesler ve görüntüler netleşti. Başına toplanan kişilerin kıyafetleri ona çok yabancıydı. Adamlar, şalvar üstüne uzunca bir fistan giymişti. Bellerinde kuşakları vardı. Başlarını ise bir şeyle sarmışlardı. Kadınlar, fistanlıydı ve başlarını yaşmakla örtmüşlerdi. Evler, tek katlı ve kerpiçti. Yer yer keçeden yapılmış çadırlar vardı. Koyun sürüleri etrafta dolaşıyor, az ilerideki çayın kenarında ise ceylanlar sekiyordu. Cem gördüklerine bir anlam veremiyordu. Kara delikten geçtikten sonra geleceğe gitmesi gerekiyordu. Oysa bulunduğu yer, onun zamanından daha eski zamanlardakine benziyordu. Daha fazla bekleyemeden sordu,

- Burası neresi ve hangi zamandayız?

O sırada kalabalığı yararak bir adam Cem'e ulaşmaya çalışıyordu. Bu adam kırmızı çizme, yine kırmızı şalvar ve koyu mavi kaftan giymişti. Kafasında beyaz sarıklı kavuk, kuşağında tabanca ve kılıç vardı. Cem'e hiddetle, adeta haykırarak sordu,

- Bree sefil büyücü. Burada bu kıyafetle ne ararsın? Hangi gavurun casusun? Yedi aydır aklımızla oynarsın.

Cem, neden büyücü olmakla suçlandığını anlayamadı. İlk başta kaskını çıkarmadan konuştuğu için onu anlamamış olacaklardı. Bu yüzden hikâyesini bir kez daha anlattı. Halk ve subaşı anlamayan gözlerle birbirine baktı. Bu adam ne saçmalıyordu? Kara delik, kuantum koruma kalkanı, zaman bükülmesi bunlar da neyin nesiydi? Eğer gökten düştüğünü görmeseler onun bimarhaneden kaçan bir meczup olduğunu düşüneceklerdi. Subaşının hiddetine şaşkınlık da eklenmişti.

- Sen ne söylersin? Dediğin hiçbir şeyi anlamayız. Melek misin, cin misin? Bize onu deyiver.

- Ne meleğim ne de cin. Ben astronotum. Şimdi sen söyle burası neresi ve hangi zamandayız.

- Bana bak bree kafir! Nasıl bir sihir yaptın da gökten inmiş gibi kendini gösterdin bilmem. Bu kadar uğraşla casusluğa geldiğin yerin Rakka eyaletine bağlı Rasulayn kazası, zamanın ise 1063 Teşrin-i Evvel olduğunu bilmez misin?

Cem iyiden iyiye afallamıştı. 1063 yılına nasıl gelmişti? Kara delikten geçmişe dönmenin çok zor olduğu düşünülüyordu. Bunun mümkün olduğunu söyleyen teoriler vardı. Oradan geçmek başarılabilirse genel kanı astronotun geleceğe gideceği yönündeydi. Tabii kendisine gelene kadar oradan geçip sağ çıkan kimse olmamıştı. Birkaç deneme yapılmış ama astronotlar atomlarına ayrılmıştı. Kara deliğin tam ortasındaki halkadan geçerek ve kuantum koruma kalkanını oluşturarak Cem'in atomlarına ayrılmasını önlemişlerdi. 2026 yılından çok ileri bir tarihe gitmesi planlanıyordu. Bu araştırma onun gittiği zamanda bilinecekti. O da kara deliklerle ilgili tüm bilgiyi o zamandaki üstlerine aktaracaktı. Şimdi ise onu büyücü olmakla suçlayan şu adam, 1063 yılı Teşrin-i Evvelde olduklarını söylüyordu. Yani bu miladi olarak 1653 yılının Ekim ayına denk geliyordu. Ama Rasulayn dediği yer Suriye'de değil miydi? Yoksa o zamanlar Osmanlı toprağı mıydı? Bundan tam emin olamadı. El mecbur hâlinden güvenliği sağlamakla görevli olduğu anlaşılan adama sordu,

- Rasulayn Suriye'de değil miydi? Siz Türkçe konuşuyorsunuz.

- Tepemi attırma! Burası Osmanlı toprağıdır. O dediğin yer neresi bilmem.

Subaşı bunu dedikten sonra Cem'i kolundan tuttuğu gibi sürükledi ve ekledi.

- Uydurduğun yeter. Gerisini kadı nâibine anlatırsın.

Cem karşı koymaya çalıştı. Ne büyücü ne de casus olmadığını boş yere anlatmaya uğraşıp durdu. Biraz sonra kadı nâibinin karşısındaydı. Subaşı, olanları ona anlattı. Nâib, uzun ve beyaz sakalını sıvazlayarak Cem'i bir süre süzdü. Sanki, delici bakışlarıyla zihninin içini görmeye çalışıyordu. Nâib, Cem'in adını, soyadını, baba adını, nereli olduğunu vb. sordu. Bunlara verilen cevapları ve Cem'in eşkâlini katip not etti. Hemen sonra nâib, Cem'e sordu:

- Bir de sen anlat efendi. Kimsin, nerden geldin, nasıl bir sihirle uğraşırsın?

- Bakın efendim, ben memur beye de anlattım. Büyüden falan zerre anlamam. Ben, gök bilimiyle ilgilenirim. Uzayı, gezegenleri, yıldızları, ayı ve güneşi incelerim.

- Bizim müneccimler ve muvakkitler gibi mi?

- Evet, evet onlar gibi. Yalnızca ben gelecekten geliyorum. Benim olduğum zamanda uzaya gitmek mümkün.

- Efendi şimdi sen gelecekten geldiğini mi söylersin? Böyle bir şey zinhar mümkün değildir.

- İnanın ben de anlamış değilim. Geçmişe değil de geleceğe gitmem gerekiyordu.

- Sen şimdi bize oynadığın oyunu hangi sihirle ve niye yaptın bana onu anlat. Bırak zırvayı. Yoksa kelleni bedeninden ayırmak için cellatlar sabırsızlıkla bekler.

Cem, korkmaya başladı. Ona inanmıyorlar aksine onu büyücü bir casus olmakla suçluyorlardı. Onlar da haklıydı. Bu zamanlarda uzayla ilgili çok az şey biliniyordu. Uzaya çıkmanın mümkün olduğunu hayal bile edemezlerdi ki kara delikleri duymuş olsunlar. Nasıl çıkacaktı bu durumdan. Büyücü suçlamasını kabul mü etseydi acaba? Ama bunu casusluk için yaptığını düşünüyorlardı. O hâlde onu hemen öldürürlerdi. Söylediklerinden dönmemeye karar verdi.

- Efendim dediklerinizle hiçbir ilgim bulunmamaktadır. Tüm hikâyem anlattığımdan ibarettir. Rica ederim beni bırakın da geldiğim zamana geri dönmenin yollarını arayayım.

- Senin sihir yaptığına herkes şahittir. Yedi aydır, tüm halkın zihniyle oynadın, onları korkulara gark ettin. Bugün ise gökten indin. Bu yaptıkların ancak sihirle mümkündür. Osmanlı toprağında sihir yasaktır. Yapanlar zindana atılır. Muhafızlar bunu zindana atın. Onun casusluk için geldiği aşikârdır. Yarından tezi yok Rakka Beylerbeyi’ne sevk edile.

Cem'in durumu vahimdi. Sadece büyücü olduğunu düşünseler belki kurtulurdu. Ama işin içine casusluk da girince nâib onu üst mercilere sevk etmişti. Şimdi derdini bir de beylerbeyine anlatacaktı. Onun da inanmayacağı kesindi. Muhafızlar iki kolundan tutarak Cem'i zindana atmadan önce üzerindeki değişik kıyafeti çıkarmasını emrettiler. Kıyafeti suç delili olarak muhafaza ettiler. Cem'in soğuk, tozlu ve karanlık zindanda içi bunaldı. Beylerbeyinin ileri görüşlü biri olmasını dileyerek yarı uyur yarı uyanık hâlde sabah etti. Cem'i yakalayan subaşı onun eline pranga taktı ve birlikte dışarı çıktılar. Bahçede dört atlı muhafız, iki tane boş at vardı. Atın birine Cem'i bindirdiler. Diğer ata da subaşı bindi. Cem'in atının yularını muhafızlardan biri tuttu. Böylece yola koyuldular. Yollar git git bitmiyordu. Üstelik hava o kadar tozluydu ki Cem nefes almakta zorluk çekiyordu. Buradaki herkesin yüzünü neden örttüğünü anlaması çok sürmemişti. Subaşından rica etti, tozların gözüne ve ağzını girdiğini söyledi. Subaşı ya insaflı olduğundan ya da gidene kadar tutsağı koruması gerektiğinden denileni yaptı.

Hava kararınca bir kervansarayda mola verdiler. Subaşı, önce Cem'e

yiyecek bir şeyler verdi. Sonra onu

yatağa prangladı ve başına iki muhafız dikti.

Sabah olunca dosdoğru yola koyuldular ve dört saat sonra Rakka Beylerbeyi olan Hüseyin Paşa'nın konağına vardılar. Subaşı, nâibin tutsakla ilgili hazırladığı mektub-ı şer'i paşaya takdim etti. O esnada payitahtta sarayın müneccimbaşı olan, Küfrî Hasan Çelebi de oradaydı. Padişaht tarıfından görevlendirilmişti. Bir süredir Hüseyin Paşa'nın konağında kalıyordu. Paşa, mektupta tutsağın “gök bilimiyle ilgileniyorum” diye ifade verdiğini okuyunca Küfrî Hasan Çelebi'nin de sorguya katılmasını istedi. Tutsak, huzura getirildi. Paşa, onu sorgulamaya başladı. Cem, başından geçenleri ayrıntılı bir şekilde anlattı.

- Sayın Beylerbeyi, bana isnat edilen suçlarla hiçbir ilişkim yoktur. İçinde bulunduğum duruma sizlerin inanması zor, anlıyorum.

Beylerbeyi, ellerini arkasında kavuşturmuştu. Divanhanede bir ileri bir geri gidiyordu. Tutsağın yüzü temiz, gözleri endişeli ama kendinden emindi. Yalan söylemiyor gibiydi. Lakin söyledikleri tam meczup sözleriydi. Paşa olaylara şahit olan subaşına söz verdi. Subaşı da yedi ay öncesinden, tutsağın gökten indiği ana kadar olan her şeyi anlattı. Paşa, tutsağın kuantum koruma kalkanı diye adlandırdığı kıyafetini bir an evvel görmek istedi. Kapı görevlisi, kıyafeti muhafızlardan aldı ve getirdi. Paşa, onu incelemeye başladı. Tüm olanları bir köşeden izleyen müneccimbaşı, kıyafeti görünce paşanın yanına geldi. Meraklı gözlerini bu parlak, metal şeye dikti. Ve paşaya şöyle söyledi,

- Hüseyin Paşa'm müsade verirseniz tutsağa bir iki soru da ben sorayım.

- Müsade senindir Hasan Çelebi. Zaten seni de bu yüzden sorguya çağırdım. Ne de olsa gök senin işin.

- Teveccühünüz.

Müneccimbaşı, gözlerini kıyafetten alamadan tutsağa sordu,

- Söyle bakayım efendi bu parlak kıyafette neyin nesidir?

- Kara delikten geçerken atomlarıma ayrılmayayım diye giydiğim bir koruma kalkanı.

- Efendi, şimdi sen alem-i ulvîye çıktığını orada bir delikten geçtiğini ve gelecekten bizim zamanımıza geldiğini mi söylersin. Yoksa sen derviş misin? Seyr- i sülük mü eyledin? Delik dediğin kuyu-yı zulmet midir? Lakin derviş hırkası yerine bu ne idüğü belirsiz kıyafetle mi gezersin?

Tabii ya! Bu Cem'in aklına niye gelmemişti. Dervişlerin tayy-ı zaman tayy-ı mekân olduğu bilinirdi. Bu, daha önce aklına gelseydi belki içinde bulunduğu duruma düşmekten kurtulurdu. Olayları buradan çevirebilir miydi? Şansı yaver giderse neden olmasındı? Şu müneccimbaşı denen kişi ona inanmaya dünden hazır gibiydi.

- Galiba haklısınız, müneccimbaşı. Sanırım tüm bunlar olmadan önce dergahtaydım. Siz de bilirsiniz ki Seyr-i sülük zihni epey bulandırır. Çünkü bu manevi seyahatte biz dervişler pek çok alemden geçer, pek çok kişiyi görürüz. Aslında başından beri nâib efendiye ve sizlere anlattığım şeyler seyr-i sülükte gördüklerimdir. Galata Mevlevihanesi'ndeki çilehanede çok uzun zamandır riyazet ediyordum. O derece kendimden geçmiş ve kendimi zikre kaptırmıştım ki. Bazen bitki, bazen hayvan, bazen eşya olduğumu zannediyordum. Bir ara kendimi yağmur olarak gördüm. Susuz kalmış biçare nebatata ve hayvanata, tam susuzluktan ölecekleri anda ulaştım. Zikrin şiddeti arttıkça daha farklı alemlere gidiyordum. Az sonra Kaf Dağı'ndaydım. Ab-ı hayatı arayan İlyas'a ve Hızır'a yol gösteriyordum. Daha sonra Hz. Yusuf'la birlikte kuyudaydım, ona yarenlik ediyordum. En son ise kuyu-yı zulmetten geçip Rasulayn'a düştüm. O anlarda ise kendime gelecekte alem-i ulviye çıkmış bir müneccim zannediyordum. Sözüm ona geçilmesi imkansız olan bir delik varmış da bu özel kıyafetle ben oradan geçecekmişim. Zannımca o kara delik benim nefsimdir. Saygıdeğer efendiler, vakıf olduğunuz üzere kişinin nefsini geçmesi çok zordur. Orada çeşitli yaratıklarla karşılaşılabilir. İşte bu kıyafet beni tüm bunlardan koruyan demir bir zırhtan başka bir şey değildir. Rasulayn’a düştüğümden buraya gelene kadar kendimi gelecekten gelen bir gök bilimci zannederdim. Ama duacısı olduğum müneccimbaşı, beni kendime getirdi. Şimdi sizleri bu kadar yorduğum için beni bağışlayınız.

- Peki bu yedi ay meselesi nedir?

- Efendim, bizim için seyr-i sülük esnasında saniyeler geçer. Ama dışarıdan izleyenler için bu süre daha uzundur. Büyük ihtimalle benim için yedi saniye olan süre, onlar için yedi aydır.

Cem, konuşmasını bitirdikten sonra müneccimbaşının yüzünde ben söylemiştim der gibi bir ifade belirdi. Paşa, hâlâ tutsağın söylediklerini tartıyordu. O esnada müneccimbaşı söze girdi,

- Paşam, bu dervişin söyledikleri kanımca doğrudur. Bildiğiniz üzere Galata Mevlevihanesi payitahtta bulunan çok bilindik bir dergahtır. Buradaki dervişler, dünyadan elini eteğini çekmiş tasavvuf ehlidir. Onların tayy-ı zaman tayy-ı mekân olduğunu bilmeyen yoktur. Geçen yıllarda orayı bizzat ziyaret etmiş ve seyr-i sülük esnasında kendilerinden geçişlerine şahit olmuştum. Kendilerine gelmeleri, nerede olduklarını anlamları hâyli uzun sürmüştü. Hatta bir ikisi bu seyahati yaparken yok olmuşlardı. Bu yüzden, tutsağı dinleyince ve yüzündeki nura bakınca onun derviş olduğunu anladım.

Paşanın içerisinde kalan zerre kadar kuşkuyu da müneccimbaşının söyledikleri alıp götürdü. Zaten, tutsağa baştan beri kanı kaynamıştı. Onun casus olmadığını yalnızca sihre düşkün zararsız biri olduğunu düşünmüştü. Tutsağın tasavvuf bilgisi ve müneccimbaşının da onu onaylaması paşayı ikna etmişti. Sultan Mehmet'in Galata Mevlevihanesi'ne olan itimatı ve sevgisi biliniyordu. Bu dervişe zarar verip onun hışmına uğramaya hiç gerek yoktu. Dervişi, müneccimbaşına emanet etti. Bundan sonra senin yanındadır, gerekli gördüğün işi veresin dedi ve odasına çekildi. Müneccimbaşı, Cem'e inanmıştı. Ama bunu paşaya söyleyemezdi. Onu bir şekilde ikna edip tutsağı yanına almalıydı. Böylece gelecekten geldiğini söyleyen bu adam, gök bilimleriyle ilgili keşifte bulunmasına yardım ederdi. Paşayı, tutsağın derviş olduğuna inandırınca içten içe sevindi. Cem'i payitahta götürmeyi düşünüyordu. Birlikte göğü inceleyebilirlerdi.

Müneccimbaşı, kazaları gezip muvakkitlerle saatleri ayarlamak için Rakka'ya gelmişti. Aslında birçok kazayı gezmişti. Ama dervişin düştüğü Rasulayn'a gitmemişti. Cem'e, ona inandığını söylemeden bundan sonra ne yapacaklarını anlattı. İyice dinlenip kendine gelmesini, bir iki güne yola çıkacaklarını söyledi.

- Yalnız müneccimbaşı oradakiler beni hâlâ casus zanneder. Ya canıma kastederlerse?

- Meraklanmayasın, subaşı bizden evvel gider. Durumu ahaliye ve nâibe anlatır.

- Sizlere çok müteşekkirim efendim. beni kendime getirdiniz.

Cem çok rahatlamıştı, derin bir nefes aldı. Kendisine verilen temiz ve rahat döşeğe yattı. Bundan sonra buradan dönmenin zor olduğunu biliyordu. Çünkü bu zamanda uzaya gidecek teknolojiyi kurmak çok uzun sürerdi. Belki, müneccimbaşıyla birlikte bir rasathane kurarlar ve uzaya gitmenin yollarını ararlardı.

İki gün sonra Cem ve müneccimbaşı yola çıktı ve bir buçuk güne Rasulayn'a vardılar. Ertesi gün muvakkitle birlikte usturlabla göğü inceliyorlardı. Meraklı ahâli de etraflarına toplanmış onları izliyordu. O an Cem gökyüzünde hareket eden bir şey gördü. Diğerleri de görmüştü. Cem, onun ne olduğunu soran muvakkite, göktaşı cevabını verdi. Ama söylediğine hemen pişman oldu. Göktaşını onlara açıklarsa durumu sıkıntıya girebilirdi. Sonra onun kayan bir yıldız olduğunu, kendisinin ise ona göktaşı ismini yakıştırdığını söyledi.

Cem, eliyle göğü gösterdi. Köydekiler gördüler ki, en tepeden bir göktaşı, bir salyangozun işe gitme hızıyla yere düşüyordu.