Döngü

Esra Abaoğlu

Düşüşü tam yedi ay sonra bitti adamın, yere ayağını bastı ve toplananlara hikâyesini anlatmaya başladı. Toparlananlar adamın ne söylediğini anlamakta zorlandılar. Saçı başı dağılmış, kıyafeti parçalanmış, canhıraş bir halde bir şeyler anlatmaya çalışan bir adam kısa sürede herkesin ilgisini çekmiş, adamın etrafına hatırı sayılır miktarda kişi toplanmıştı. Ancak adamın dinlenilecek bir tarafı yoktu. Sesi ses, sözü söz, tipi tip değildi. Aynı kalabalık toplandığı hızla dağıldı.

Kalabalıktan ilk ayrılan Hatice Hanım’ın komşusu Dudu nineye anlattığına göre, adam kırklara karışmıştı. Cinler inlerine götürmüş, sofralarından yedirmiş, kıyafetlerinden giydirmiş, düğünlerinde oynatmış. En sonunda adam ne yapıp edip kaçmıştı. Dudu nine duyduklarına şaşırmadı. Doğrusu ahir ömründe böylesi olayları duymaya pek alışkındı. Köyün yaşlılarından sayılırdı ve canı arada sırada buradaki tek düzelikten öyle sıkılıyordu ki, cinler kendisini de götürsün, hatta mümkünse geri getirmesin diye lavabolara sıcak sular mı dökmedi, soğan kabuklarını mutfak tezgahında öylece mi bırakmadı, çıkmaz sokaklarda geceleyin ıslık mı çalmadı? Her şeyi denedi. Bırak onu kaçırmayı, elini bile kınalamadılar. Oysa köy yerinde bu olaylar neredeyse vaka-i adiyeden sayılırdı. Yine kaçıra kaçıra cibilliyetsizin birini kaçırmışlardı. Hafiften alınmış biçimde içinden üç kere cin, cin, cin dedi. Hatice hanım Dudu ninenin mırıldanmasını duydu ama ne dediğini tam anlamadığından Dudu ninenin dua okuyor olduğuna hükmederek duruşuna çeki düzen verdi. Dudu nine doksana merdiveni dayamıştı. Köy içinde saygın bir yeri vardı, yapıp ettiğine değer verilir, sözünün üzerine söz edilmezdi. Söylediği şey her ne ise hikmetini sorgulamak cüretini göstermedi Hatice hanım.

Hatice hanım gidince Dudu nine doğruca evinin arka bahçesine çıktı. Duyduğu hikayeyi suya anlatmaya başladı. Su, Dudu ninenin hikayesini aldı kendisiyle beraber götürdü. Köy evlerinin arka bahçelerinden geçti. Kayaların arasından döküldü, kuru topraklar içinde kayboldu. Kala kala bir avuç su kalmıştı ki, onunla da bir çoban abdest aldı, ikindi namazını eda etti.

Dudu ninenin üç köy alt komşusu olan Çoban Arif Efendi eve girince karısının yüreği hop etti. Hop! “Bey, yüzünde bir hikaye var, sen onu biraz da bana anlat hele” dedi. Arif efendi adının adamı değildi. Böyle şeyleri bilmez, bilmediği şeyleri sevmezdi. Karısının bu esrarlı tavırlarına anlam vermekle zaman harcamadı, her akşam yapacağı şeyden farklı bir şey yapmadı.

Çoban Arif Efendi’nin karısı gece herkes uyuduktan sonra evin damına çıktı. Elini göğe açtı. Ey uçsuz bucaksız göğ, duy beni dedi. Göğün hiçbir şey yaptığı yoktu. Kadın yine de hikâyeyi anlattı. Bulutların dağılışını kocasının yüzündeki ağır hikayenin yükünden kendi gönlünün arınışı olarak yorumladı. İndi aşağı uyudu.

Bulutlar köyleri dolandı da dolandı. Yağmur olup yağamayan, güneşin önünde durup da gölgelik yapamayan bulutların oradan oraya kasvet götürüşünün üzerinden yedi ay geçmişti ki, gökyüzüne işaret eden bir adam belirdi karada. Adamın çevresinde de bir kalabalık.

Adam eliyle gökyüzünü gösteriyordu. Köydekiler de gördüler ki, en tepeden bir göktaşı, bir salyangozun işe gitme hızıyla yere düşüyordu.