Düşüşü tam yedi ay sonra bitti adamın, yere ayağını bastı ve toplananlara hikâyesini anlatmaya başladı. Önce adını söyledi: Uraz. Oysa Livera’da adını bilmeyen yoktu; onu tanıyanlar, yedi ay önce ortadan kaybolmuş bir adamın yeniden karşılarında durduğuna inanmakta güçlük çekiyordu. Köy; dağların birbirine sokulduğu dar bir vadide, yirmi bir hanenin birbirine tutunarak ayakta kaldığı küçücük bir yerdi. Çatılara çöken sis, kimi sabahlar bacalardan yükselen dumanı bile görünmez kılardı. Şimdiyse bütün köy, gökten inmiş bir adamın çevresinde toplanmıştı.
Uraz’ın saçlarında yağmurdan eser yoktu, suratından yedi ayın izi okunmuyordu. Yalnızca gözleri yaşlanmıştı; sanki bedeninin uğramadığı bütün mevsimler oradan geçmişti.
Üzerindeki kahverengi ceketin cebinden küçük, ezilmiş bir ilaç kutusu çıkardı. Bir süre avucunda tuttu. Ardından, kimsenin yüzüne bakmadan annesinin evine çevirdi gözlerini. Pencerenin önünde her zamanki sardunyalar vardı. Solgun perdeler kapalıydı. Yıllar önce o evden ayrılırken de aynı perdelere bakmış, arkasından seslenen annesinin sözlerini duymamak için adımlarını hızlandırmıştı. İnsan, dönmeye niyet etmediği bir yere bu kadar uzun bakmamalıydı belki; çünkü Uraz yıllar boyunca o pencereyi ne zaman hatırlasa kendisini kapının eşiğinde bırakılmış bir çocuk gibi hissetmişti.
Köylülerden biri, elindeki bastona dayanarak Uraz’a yedi aydır nerede olduğunu sordu. Bir başkası hangi dağdan düştüğünü, nasıl olup da sağ kaldığını öğrenmek istiyordu. Uraz, soruları işitiyor ama hangisinden cevap vermeye başlaması gerektiğini bilemiyordu. Çünkü anlatacağı hikâyenin en korkunç yanı düşmüş olması değildi; yedi ay boyunca düşerken dünyada kendisi dışında her şeyin yaşamaya devam etmesiydi. Sonunda başını kaldırıp kendisine yaklaşan yaşlı kadına baktı. Kadın, annesinin en yakın olduğu komşusuydu. Yakasına iliştirdiği siyah kumaş parçasını gördüğünde Uraz'ın eli titredi ve avucundaki ilaç kutusu hafifçe kıpırdandı. Kelimelerini usulca yuttu. Anlatması gereken başka bir şey vardı.
Uraz, yedi ay önce annesinin hastalandığını öğrenince Livera’ya dönmüştü. Yıllarca başka şehirlerde yaşamış, her bayramda geleceğini söylemiş, her defasında kendisine yeni bir bahane bulmuştu. Annesiyle son tartışmalarında söylediği sözleri kesinlikle hatırlamak istemiyordu. Uraz, o gün kapıdan çıkarken annesi arkasından yalnızca bir kere seslenmişti; Uraz dönmemişti. Şimdi ne zaman o anı düşünse, insanın öfkeliyken söylediği bir sözün bazen yıllarca susmaktan daha ağır olabileceğini anlıyordu.
Köye geldiğinde annesi oldukça güçsüzdü. Onu görünce gülümsemiş ve geçmişe dair tek kelime etmemişti. Bu sessizlik Uraz’ı bağışlanmış hissettirmemiş, aksine çok utandırmıştı. Ertesi sabah kadının solunumu ağırlaşınca Maçka’ya inip gerekli ilaçları almış, akşam bastırmadan yetişebilmek için dağın kestirme yoluna sapmıştı. Yağmur, taşların arasındaki toprağı epey gevşetmişti. Bir adım attı, ayağının altındaki taş koptu. Önce ilaç kutusunun cebinde kaydığını hissetti, sonra da ayaklarının altındaki zemin bütünüyle kayboldu.
Uçurumdan aşağı düşerken bir an köyü bütünüyle gördü: taş evleri, incecik yolları, çeşmenin yanındaki kavak ağacını ve annesinin penceresini. Kadın oradaydı. Oğlunun boşluğa savrulduğunu görmüş, ellerini pencerenin pervazına dayamıştı. Uraz, rüzgârın uğultusu arasından annesinin sesini duydu:
“Yavaş düş, oğlum! Ne olur, yavaş düş! Sana yetişelim!”
Sonra garip bir şey oldu. Düşüşün kendisi değil düşüşün zamanı değişti. Uraz hâlâ aşağı iniyordu fakat öylesine yavaştı ki bulutların gölgesi kendisinden önce vadiyi geçiyor, kuşlar yanından defalarca uçup gidiyordu. Ne acıkıyor ne susuyor ne de üşüyordu. Bedeni sanki bir tek ana hapsedilmiş, yalnızca gözlerine ve düşüncelerine zaman tanınmıştı. Livera’nın hemen yukarısında, dağın yamacını derin bir uçurum yarıyordu. Dağın bu yüzünde esen rüzgâr, vadinin dar boğazından geçerken yön değiştirir, bulutları bile köy meydanına doğru sürüklerdi. Uraz’ın yavaşlayan bedenini de yedi ay boyunca aynı rüzgâr taşımıştı.
Günler geçti. Köyde ağaçlar çiçek açtı, yapraklar serpildi, yaz mevsimi dağların yeşilini iyice koyulaştırdı. Uraz, gökyüzünde asılı kaldığı yerden annesinin penceresine baktı. İlk günlerde geceleri odada ışık yanıyordu. Sonra bir akşam ışık söndü. Bir daha da hiç yanmadı. Birkaç gün sonra mezarlığa doğru ilerleyen insanları gördü. Önce olanları anlamlandıramadı, daha doğrusu anlamak istemedi. Yeşil örtülü tabutu, onu taşıyan omuzları, ardından yürüyen komşuları gördükçe bildiği bütün sözcükler kalbinde birbirine dolandı. Bağırdı ama sesi yere ulaşmadı. Ellerini uzattı ama hiçbir şeye dokunamadı. Ömründe ilk kez bu kadar çok zamanı vardı ve ilk kez zaman hiçbir işe yaramıyordu. Annesinin cenazesini gökyüzünden seyretti. Üzerine atılan her kürek toprağı sayabilecek kadar yavaş düşüyordu, kendisiyse toprağın yanına varamayacak kadar uzaktaydı.
Aylar boyunca aynı düşüncelere tutundu. Biraz daha erken dönmüş olsaydı belki son konuşmaları başka türlü olacaktı. Belki kadın yalnızca bir sabah daha yaşayacaktı. Belki de hiçbir şey değişmeyecekti. Fakat onu asıl tüketen, bunlardan hangisinin doğru olduğunu artık asla öğrenemeyecek olmasıydı. Yedinci ayın sonuna doğru köyün meydanı belirginleşti, ağaçların tepeleri ayaklarının altına kadar yükseldi. İşte o günlerde; kendi düşüşünün başladığı yerden çok daha yukarıda, göğün karanlık bir noktasında başka bir hareket fark etti. Önceleri bir kuş sandı. Fakat kuş değildi; kanat çırpmıyor, yön değiştirmiyor, yalnızca ağır ağır yaklaşıyordu. Uraz, annesinin son yakarışını hatırladı. Kadın, oğluna yetişmek istemişti. Ya gökyüzü, annesinin yakarışını yalnızca onun için duymamışsa?
Uraz sustuğunda Livera meydanında hiç kimse konuşmuyordu. Yaşlı komşu, annesinin ölümünden önceki günlerde sürekli pencerede beklediğini anlattı. Kadın; oğlunun düşüşünü gördüğüne yemin etmiş, onu kurtarmak için yardım istemişti. Köylüler uçurumu aramış, dere yatağına inmiş, kayaların arasına bakmış ama Uraz’dan iz bulamamışlardı. Annesi son gününde bile oğlunun ölmediğini söylüyordu. Diyordu ki:
“Düşüyor, hâlâ düşüyor.”
Kimse inanmamıştı. Şimdi Uraz’ın karşılarında durmasıyla kadının söyledikleri, gecikmiş bir gerçeğin ağırlığıyla üzerlerine çöktü. Uraz, ilaç kutusunu yeniden kahverengi ceketinin cebine koydu.
Annesinin sesini düşündü. Çocukluğunda ateşlendiği gecelerde baş ucunda sabahlayan, altı aylık doğduğunda yaşayabilmesi için günlerce dua eden o kadını. Adını bu yüzden Uraz koymuştu annesi; talihli olsun, ölüm onu kolay bulamasın diye.
Talih, uzun yıllar boyunca Uraz’a istediğini vermiş gibi görünmüştü. Başka şehirler, farklı farklı insanlar, istediği yere gidebilme özgürlüğü... Oysa şimdi talihin bir insanı ölümden kurtarmasının onu sevdiği insana kavuşturmaya yetmediğini biliyordu. Meydandaki küçük bir çocuk, bir eli annesinin avucundayken Uraz’a neden ağladığını sordu. Uraz tek kelime edemedi. Çocuğun annesine tutunan parmaklarına baktı. Yedi ay boyunca gökyüzünden gördüğü her şeye rağmen annesinin elini bir kez daha tutamamıştı. Daha önce annesine söylemeye cesaret edemediği bütün sözlerin boğazına dolandığını hissetti.
Köyün karşı yamacında, mezarlığın olduğu yere baktı. Ardından gözlerini yeniden yukarı çevirdi. Düşüşünün son günlerinde gökyüzünde fark ettiği o karanlık noktanın artık ne olduğunu anlamıştı. Annesinin dileği onu ölümden kurtarmıştı ama ona annesine yetişebilme imkânı vermemişti. Üstelik Uraz’ın düşüşünü yavaşlatan o anlaşılmaz güç, gökten yaklaşan cismi de aynı şekilde yavaşlatmıştı. Yedi ay süren düşüşü sayesinde, köyde henüz kimsenin farkında olmadığı bir felaketi görebilmişti. O karanlık cisim Livera’nın üzerine düştüğünde küçücük köyü yerle bir edebilir, meydanda karşısında duran tüm insanların ölümüne sebep olabilirdi. Fakat gökyüzünün onlara tanıdığı bu olağanüstü yavaşlık, köylülerin felaketten kaçabilmesi için tam bir fırsattı.
İnsan bazen geçmişte değiştiremediği şeyler yüzünden geleceğin de değişmeyeceğine inanıyordu. Uraz; annesinin son nefesine, elini tutmak için uzandığı o son ana, kendisine bağışlanan bütün ömrü verse de geri dönemezdi. Ama karşısında bekleyen insanların hâlâ gidebilecekleri yollar, kapısını kapatabilecekleri evler, yanlarına alabilecekleri çocukları vardı. Henüz hiçbiri için geç değildi. Köyü terk edip vadiden uzaklaşabilir, gökten yaklaşan felaket yere ulaşmadan hayatlarını kurtarabilirlerdi. Bu düşünce ilk kez pişmanlığının arasından geçip ona başka bir şey hissettirdi. Kederi azalmamıştı. Yalnızca kederinin yanında karar verebileceği bir yer açılmıştı.
Köylüler neden sustuğunu, neye baktığını anlayamıyordu. Uraz güçlükle konuştu:
“Annem bana yetişemedi. Ama biz kurtulmaya yetişebiliriz.”
Ardından sesini yükseltti:
“Gökyüzünden Livera’mızın üzerine bir şey düşüyor. Benim gibi, inanılmayacak kadar yavaş! Yere çarptığında köyü yok edebilir. Çocuklarınızı, yaşlılarınızı alın ve köyü terk edin! Vadiyi aşacak kadar zamanımız var. Annem beni kurtarmak isterken belki de hepimize bir şans verdi.”
Adam eliyle göğü gösterdi. Köydekiler gördüler ki, en tepeden bir göktaşı, bir salyangozun işe gitme hızıyla yere düşüyordu.