Retro Retro

Fatma Ünsal

Kendimi ilk kez ne zaman derin bir hüznün koynunda buldum hatırlamıyorum. Ama o an hangi ansa o gün bugündür bir türlü yenemedim gitti. Onu bir bulabilsem sanki içim yarpuz dolu tarlalara dönecek. Sanki ben yürürken kuşlar birden havalanacak. Bulsam o ilk anı, yani domino taşlarının ilk yıkılma anını. Düzeltebileceğim gibi hissediyorum.

Ne zamandı acaba? Pembe, tüllü bir etek vardı. Kuşağı kendinden ve beyaz. Üstünde pullar, boncuklar bezeliydi. Bir bahar günü, ilkokuldaydık o zamanlar, şehirdeki okullardan kıyafet yardımı gelmişti de onun sırasına geçmiştik. Gözüme kestirdim o eteği. Kimse almasın diye bir sürü dua okudum. Türkçe de dua ettim, ebemin bana öğrettiği namaz sureleriyle de. Kimseye vermediler eteği sıra bana gelene kadar. Ama bana da vermediler. Hatta bana ne onu ne başkasını verdiler. “Vermeyelim,” dedi dağıtan öğretmen. “Babası alır ona. Arkasındakine de vermeyin.” Sıradan çıkarıldık ellerimiz boş. Ama kendi kızına verdi utanmadan. Babama o eteği tarif etmedim bana alsın diye. Tarif edersem içim daha çok yanardı diye. İlk büyük hüznüm, bu mu acaba?

Karlı bir sabahtı. Okula hazırlanıyordum yine. Tüm hüzünlü anlarımın okulla ilintili olması da ne bileyim. Hay okulları eşekler mi kovalasın? Gözümün biri açıktı. Uykuluydum, hem de ne biçim. Köyün hoparlöründen cızırtılar gelmeye başladı. Anladım, sela okunacaktı belli. Sela başladı. Ama ben anladım onun öldüğünü. En yakın arkadaşlarımdan biri ölmüştü. Sela sonuna gelmeden anladım. Attım kendimi dışarı. Köylüler, birbirlerine küsünce Müslümanlar gibi küsmezler. Üç gün sınırı işlemez onlara. Annemler de en yakın arkadaşımın ailesine küsmüşlerdi bir sebepten. Bizi de bu küslüğe sürüklemişlerdi. Arkadaşım hastalandı derken. Küslükten sebep gidemedim onu görmeye. Ancak sokağa çıkarsa hızlıca konuşuyordum kimse görmeden. Çocuk aklım, sınırlara çok riayet ediyordu. Şimdiki sınırsızlığım, o zamanın gergin sınırlarını koparmamdandır. Bir gün öldü gitti işte. Büyüklere de o gün küstüm. Barışmaya da niyetim yok. Okuldan her dönüşte, mezarına bakar onu dünyevi bir gözle yeniden görmeyi umardım. Epey sene böyle umdum. Göremedim tabii. O ancak masallarda olur. Büyüklerin inanmadığı ama ağızları şekerlenerek anlattıkları masallarda. İlk büyük hüznüm bu muydu acaba?

Hüzün deyince hep ölüler aklıma geliyor. Bizim ailede ölüler çoktur çünkü. Gerçi ölüm herkesin başında. Herkesin ailesinde çoktur. Ama bizimkiler nedense daha çok gibime geliyor. Ondan ona atlayarak hüzünlerini yarıştırıyorum. Birbirlerini geçemiyorlar. O zaman, canlıların can yakıcılığını düşünüyorum. Onların gaddarlığına karşı bu âcizliğim, beni bırakıp ahirete gidenlerin açtıkları yaralardan mı acaba?

Belki dirileri kaybetmek daha zordur. Bir mezar ziyareti, dünya yüzünde olsa da bir daha hiç gelmeyecek birilerinin olmasından daha kolaydır belki. Vardı öyleleri. Benim derin hüznüm, beni olduğum yerde bırakıp başka yerlere koşup gidenlerden miydi acaba? Ölmüşün hüznüne şifa daha çabuk sürülüyor da diriden gelene şifa tam olamıyor gibi. Acaba diriler, insanlardaki yaraları fark edip tam iyileşmek üzere olan bir yarayı yeniden kanırtmakla mı memurlar?

İnsanın içi şişiyor vallahi böyle zor şeyleri düşününce. Gerek var mı Allah’ını seversen? Hay Allah, yaş mı o? Şimdi bir gören olacak. “Ay iyi misiin?” ler, mendil bulmak için çantasına sarılanlar, gel yüzünü gözünü yıkayalımlar havada uçuşacak. “İyiyim iyiyim yok bir şey. İlk hüznümü aradım da tüm hüzünlerim üstüme yürüdü ilki benim diye. Ondan biraz doldum galiba.” desem bu sefer de aval aval suratıma bakarlar. Sanki ilk hüznü aramak garip bir şeymiş gibi. Yahu, ilk hüznü hangisiydi onu düşünmeyen insan mı olur?

Bıraktım ben de düşünmeyi. Bulsam ne olacak? Gerçi rahatlarım. Psikologlara anlatırım da ne yazdıklarını bir türlü göremediğim dosyalarına bir şeyler çiziktirerek şifa bulurlar belki bana. Yüzümdeki o üzgün ifade kalkar belki ondan sonra. Hep suratım beni tetikliyor. Bir de o son görüştüğüm çocuğun sözleri etti beni böyle. Bana, “Çok güzel bir kızsın ama yüzün hep üzgün duruyor. Modum düşüyor sana bakınca. Ben yay burcuyum, sevmem böyle duruşları.” deyip bir daha görüşmek istemediğini söylemişti. Hanzo. Kesin gider benden daha üzgün suratlısıyla evlenir. Neyse ne. Bıraktım neticede. Canı cehenneme hüzünlerimin de.

İşlerim yoğunken mağaza dolaşmaya bayılırım. Evde bir ton iş beni beklerken, kafamın tüm çekmeceleri ağzına kadar dolmuşken boş boş gezsem. Mağaza vitrinlerini ağzım açık izlesem. Buna gâvurlar “prokrastineyşın” diyorlarmış. Hah, iyi halt ettiniz. Adını koyduğumuz şeyler, ciddiye biner. Bunlardaki isim koyma sevdası, dünyayı çok sevmelerinden mi acaba? Bende ondan varmış, öyle dedi bir pdrci arkadaşım. İsmi İlayda. Dünya tatlısı. Ama o da çok isim koyuyor her şeye gibime geliyor. Yine bir gün tonla işim varken mağazalara saldım kendimi. Kıyafetlere benden çok kimse bayılamaz. Aynalara da. Çantamda üç aynayla dolaşırım. Güven problemi de olan biriyim. Biri yalan söylüyorsa diğerinden kontrol edeyim diye. Takı tokacıya da girdim bir iki kıyafet mağazasından sonra. Aman Allah’ım, şuranın canlılığına şu spotların vurdukça beni al beni al diye âdeta ellerini uzatan takılara bir bakın! Derken bir ayna gördüm köşedeki reyonda. Dümdüz. Siyah plastik bir yüzeyi var. Katlamalı. Babamda da vardı bu. Cebinde taşırdı. Günde üç kez bakardı. Bir gün kırıldı. Yenisini almadı. Demek suratını görmesini mühimsememeye başlamıştı. Tüm bu ışıltılı şeylerin arasından ona doğru aktım. Elime alınca heyecanlandım sebepsiz.

Açtım. Buraya yaşlı bir adamın cebinden mi düşmüştü acaba? Mağaza görevlisi kızlardan biri yanaştı yanıma: “Retro bunlar.” dedi. “Retro. Yani işte geçmiş zaman modası demek gibi bir şey.” Açıklamayı yaparken kendisini çok entelektüel hissediyor gibiydi. Bildiğimi belli etmedim. “Ha öyle mi demekmiş o?” diye şaşırır gibi yaptım. Kızın gözleri parladı: “Evet evet, bu ayna da öyle. Genciz ya bunlara yaşımız tutmuyor. İyi oluyor retro şeyler.” diye de ekledi. “İyi oluyor retro.” dedim cevaben. “Alayım bu retro aynayı. Ben de retro olmak üzereyim. İyi anlaşırız.” Kız, gülerek aldı elimden aynayı. Kasaya bıraktı. Hayırlı olsun, dedi. Başımla sağ ol dedim. Retro. Yani eski zamanların modası.

Aynayı alıp çıktım mağazadan. Biraz uzaklaşınca açtım. Aynadaki aksimi görmeyi umarak. Babamı gördüm. Gençti. Uzunca bir adam. Saçı sakalı beyazlamamış daha. Korktum hemen geri kapattım aynayı. Biraz yürüdüm, merakıma yenik düştüm. Yeniden açtım aynayı, usul usul. Baktım, yine babam. Gülümsüyor. Elinde bavulu. Ankara’dan gelmiş yeni. Bavulunda bana aldığı oyuncak bebek var, seziyorum. Bavulu gösteriyor çünkü gülerek. Retro. Tövbe, deyip geri katlıyorum aynayı. Eve kadar açmıyorum. Delirdim iyice hüzün müzün derken. Retro retro, diyorum içimden de. Zikir çeker gibi. Retro retro.

Eve varıyorum. Üstümü başımı değiştiriyorum. Yemek yiyorum sonra. Aldığım kıyafetleri kombinliyorum. Kombin yapmak da ne güzel şey. Sonra elim çantama, çantanın içinde de o aynaya gidiyor. Açıyorum. Aynada şimdi sadece babamın bavulu var. Kahverengi. Sapı bordo. Önünde de bebeğim. Pırıl pırıl duruyor. Onu görmeyeli yıllar oldu. Bir gülüyorum bir gülüyorum yüzümün tüm hücreleri gülüyor. Bir gülüyorum bir gülüyorum, yanaklarım acıyor gülmekten. Retro retro.

Kapatmıyorum aynayı. Bebeğimi izliyorum. İzlerken o ilk hüznümü hatırlıyorum. Bu bebeğim, yürüyen bir bebekti. Arkadaşım kucağına almıştı bir gün. İnsan azmanı kardeşi bizi kovalayınca kaçarken elinden düşürmüştü de kırılmıştı çat diye bacakları. Tamir edilemedi tabii. Kötürüm bir insan gibi oyuncaklarımın arasından bana baktı kaldı o günden sonra bebeğim. Sadece iki gün oynayabilmiştim.

Gözüm doldu aynaya bakarken sonra. Bebek, beni yeni hâliyle çok üzdü. Ağladım ağladım ağladım. İçimin tüm çeşmelerini kurutana kadar. Sustuğumda içim bir yarpuz tarlasına dönmüştü. İçim, sanki kuşların birden havalandığı yerlere dönmüştü. Aynadaki aksime baktım, yüzüm dünya yüzünde yitirdiklerini bulmuşa dönmüştü.

“Retro.” diyordu mağazadaki kız. “Yani işte geçmiş zaman modası demek gibi bir şey.”