Ömrümün mutsuz geçen son yaş günü olacak diye düşünüyorum upuzun bir sırayı beklerken. Aynı zamanda şaşırıyorum, bu şehirde bugün doğan bu kadar insan var mıymış? Varmış demek ki. Birçoğunun suratı gergin, bazılarının gözlerinin altındaki halkalar o kadar belirgin ki uyumadıklarını anlamak zor değil. Kimsenin zihnini okuyamıyorum ama herkesin aklından geçen o soruyu biliyorum. “Param yetecek mi?” Yalnızca tek kişi kendinden emin, etrafına kibirli gülücükler saçıyor. Giydiği takım elbisenin duruşundan, kolundaki saatin markasından, kulaklarındaki küpelerden ve saçlarının dökülmemiş olmasından zengin bir adam olduğunu anlıyorum. Anlamam için çaba sarf etmeme de gerek kalmıyor zaten. “Bu kadar gerilmeyin dostum, hayat her halükarda devam ediyor. Herkes mutlu olacak diye bir kaide yok ki efendim ehehehehe.” Söylediği bu sözlerin çevresindekileri daha da germek dışında bir işe yaramadığını bence o da biliyor. Başkalarının acısından zevk aldığını gözlerindeki bakışlarda görebiliyorum. Ne kadar kinlensek boş. Eminim ondan isteyecekleri milyonlar da olsa verebilecek gücü var. Biz ondan nefret etsek de buradan sonsuza kadar mutlu bir adam olarak ayrılacak. Yine de o adamın sonucunu merak etmekten alıkoyamıyorum kendimi. Kulağım orada. Önünde yalnızca bir kişi kaldı. Şimdi önündeki kadının mutluluğu için ödemesi gereken miktarı söylüyorlar. 3 milyon 859 bin. Kadın sevinçten havalara uçuyor. Zıplamalı, dans etmeli garip hareketler yapıyor. Ben de gülümsüyorum istemsiz. Muhtemelen birazdan ben de benzer tepkiler vereceğim deyip kendimi motive ediyorum. Ödemeyi yapacağını onaylayan kadın camlı bir bölmeden ürününü alacağı sıraya yöneliyor. İşte şimdi kibir adamda sıra. Elleri ceplerinde kendinden emin ve yine kibirli bir gülümse ile ekrana yaklaşıyor. Ekranda beliren rakamı okumakta zorlanıyorum. Milyon desen değil milyar desen değil. Maddi durumumum o miktarı bilmeye yetmiyor. Adamın kibirli gülüşünün yerini az önce canını sıktığı insanların surat ifadesine benzer, kaygılı bir ifade alıyor. Anlıyorum ki ekranda görünen miktara onun da gücü yetmiyor. O ilk şaşkınlığını üzerinden attıktan sonra kameralara bağırmaya başlıyor. “Bu resmen soygun. Bu dünyada bu parayı verebilecek tek bir insan yok. Siz ne hakla? Nasıl?” haykırışları eşliğinde görevliler tarafından salondan çıkarılıyor. Biz, sıradaki diğer insanlar kibirli bir gülüşle onu uğurluyoruz. Sonra yine hepimizde bir tedirginlik. Ya bizden de böyle miktarlar isterlerse?
On beş yaşımdan otuz yaşıma kadar yemeden içmeden çalışıp her şeyden kısarak biriktirdiğim paralar geliyor gözümün önüne. Yeni bir kıyafet almadığım, sevdiğim çikolatayı ayda bir yediğim, gerekli eşyaların en iyisine değil en ucuzuna koştuğum, dolmuş parası vermemek için işe yürüyerek gittiğim günler ve daha nicesi. Arkadaşlarımdan bile ayrı düşmüştüm. Aslı, ölümlü dünya, otuzuna kadar yaşayacağının garantisi yok deyip kazandığını anında yiyordu. En sevdiğim arkadaşım olmasına rağmen onun sosyalliğine yetişecek maddi durumum olmadığı için bir süre sonra görüşememeye başlamıştık. Sinem ise benimle aynı görüşte olmasına rağmen çoğunlukla Aslı’ya uymuş, para biriktirmek yerine onunla dünyayı gezmişlerdi. Çok imrenmiştim onlara. Ama sonra Sinem, ondan istenen çok az miktarda bir para olmasına rağmen ödeyemeyince bu imrenme yerini şükre bıraktı. İyi ki onlara uymamıştım. Aslı da bu olaydan sonra ben mutluluğu inanmıyorum deyip sıraya bile girmemişti. Ama ben bunun asıl sebebinin Sinem gibi bir durum yaşarsa, duyacağı pişmanlığı kaldıramayacağından olduğunu biliyordum. Arzu vardı bir de. O da benim gibi sıkı çalışır sıkı biriktirirdi ama yirmi iki yaşında vefat etti. Ömrü bu sıraya girmeye yetmedi.
Önümdeki insanlar yavaş yavaş azalıyor. Kimi pişmanlıklarını ve üzüntülerini alıp salonu terk ediyor. Kimi ise daha kazandıkları ürüne ulaşmadan büyük bir sevinç seline kapılıyor ve hemen diğer sıraya geçiyor. Ben ise ikinci grupta olmak için içimden dualar ediyorum. Sonra yaşadığım stresi azaltmak için diğer insanlara odaklanıyorum. Tam önümde duran kadının kıyafetinden, omuzlarının çöküklüğünden ve etrafına bakarken gözlerinde gördüğüm umutsuz bakışlardan maddi durumunun çok da iyi olmadığını ve buraya öylesine geldiğini tahmin ediyorum. Sonuçtan emin olduğu için stresi de üst düzeyde değil ama umut bu işte. Küçük bir tanesi, içten geçen bir “Acaba?” her şeyi tersine çevirmeye yetiyor. Sıra ona yaklaştıkça gerginliğinin arttığını görebiliyorum. Arada saatine bakıyor. Sanki bir an önce bu eziyetin bitmesini istiyor. Ve isteği oluyor. İşte şimdi ekrana bakan kişi kendisi. Yüzünü göremiyorum ama ekranın yansımasından gözlerini kapattığını görüyorum. Ekranda yazan rakama birkaç saniye sonra tepki veriyor, en son şaşıran o oluyor. Arkasını dönüp bize bakıyor. Rüya olmadığından emin olmak istiyor. Sonra yine ekrana dönüyor. Ekranda sadece 1 yazıyor. Yoldan geçen herkesin hatta bir çocuğun bile ödeyebileceği bir miktar. Kadın o kadar şaşkın ve bu şansın ona denk gelmesinden dolayı o kadar mahçup ki sevindiğini bile belli edemediği bir tepkiyle diğer sıraya geçiyor. Ben ise kadına o kadar odaklanmışım ki sıranın bana geldiğini ekranla aramızda kimse kalmayınca farkediyorum.
İşte şimdi herkesin odağındaki kişi benim. Kalp atışlarımı boynumda hissediyorum. Şah damarım tik tak yaparken patlayacakmış gibi bir hisse kapılıp panikliyorum. Sıktığım ellerimde avuç içlerimin terlemiş olduğunu hissediyorum. Ellerimi açıp avuçlarımı kıyafetimle kuruluyorum. Ve ekranda o rakam beliriyor. 2.165.782 . Benim on beş yıl boyunca didinip kazandığım paranın hepsi. Kuruşu kuruşuna. Bir yanım diğer sıraya geçebileceğim için sevinirken diğer yanım o sırada artık hiç parası olmayan biri olacağım için üzülüyor. Belki az önceki kadın o kadar komik bir rakam ödemeseydi böyle hissetmeyecek yalnızca mutluluk duyacaktım. Karmakarışık duygular içerisinde diğer sıraya ilerliyorum.
Diğer sıraya geçmemle birlikte orada bulunan insanların mutluluğu bana da bulaşıyor. Sağlık olsun deyip on beş yıllık emeğime veda ediyorum. Şu an bulunduğum sıradaki insanlar, az önce gerginlikten birbirlerine kötü bakışlar atan insanlar değilmişçesine mutluluklarını paylaşıyor. Hemen önümdeki kadını bile kendini bu mutluluğa kaptırmış buluyorum. Doğru duygu bu diye içimden geçiriyorum. Bugün hepimizin doğum günü. Görünüşlerimiz ne kadar birbirinden farklı da olsa hepimizin otuz yaşında olduğunu herkes biliyor. Bu, yaşadığımız bu şehrin bir geleneği. Otuz yaşına giren insanlar, doğum günlerinde, ne olduğunu bilmedikleri ama hayatları boyunca onları mutlu edecek ürünü almak için bu iki sırada can çekişirler. Gerçi ikinci sıra için can çekişmek pek doğru bir terim olmadı. Biraz sabırsızlık harici burada insanı rahatsız eden bir duygu yok. Çokça heyecan var. Kimse aldığı ürünün ne olduğunu hâlâ bilmiyor. Herkes mutlu olacakları bir şey hatta onları en çok mutlu edecek olan şey olduğunu bilmesine rağmen belirsizliğin verdiği bir tedirginlik zaman zaman zihinleri yokluyor. Hiç kimse bu geleneğin ne zaman ortaya çıktığını hatırlamıyor. Bizi mutlu edecek şeyleri nasıl bilebildikleri ise bir sır. Görevliler bile nasıl olduğunu bilmiyor, sistem her şeyi biliyor.
Önde bulunan iki görevli sırası gerekenlere satın aldıkları ürünü açıklıyor. Bir adam son model bir araba almış. Adamın tipine bakınca bu bilgi beni şaşırtmıyor. Bir kadın bitmeyen bir çikolata şelalesi aldığını öğrenince sevinçten havalara zıplıyor. Bir başka adam her gün işyerinde kullanmak üzere üç saatlik reels izleme süresi satın almış. İlginç bir tercih, diyorum içimden. Ama aslında bu bir tercih değil. Sistem bir şekilde herkesin en mutlu olacağı seçeneği buluyor. Yani siz bilmeseniz dahi sistem biliyor.
Bir kadın evinde tüm işlere yardımcı olabilecek bir robota kavuşuyor. Öyle mutlu ki! Güzel bir ürün, deyip mutluluğuna ortak oluyorum. Birkaç sıra önümde “Ben aslında dünya barışına katkı sağlayacak bir şey almak isterdim.” deyip insanlarla muhabbet etmeye çalışan bir adamın eline silah verilince biraz şaşırıyorum. Adamın gözleri parlıyor. Dünya barışı ha! Herkesin gerçekte kim olduğunu anladığımız bir yer burası aynı zamanda. Neyseki kurallarımız bu konuda net. Silahı eline vermeleriyle onu tutuklamaları bir oluyor. İşte şimdi dünya barışına güzel bir katkı sağlanıyor.
Sıra hemen önümdeki kadına geliyor. Büyük bir mutlulukla ne verileceğini bekliyor. Normalde sakız bile alınamayacak bir miktara kocaman bir sarayın tapusunu ve anahtarını teslim alıyor. Birazcık şaşırıyorum ama çok da mutlu oluyorum. Sıra bana geliyor. Yine kalbimi şah damarımda hissediyorum. Bu kadar heyecanlı olmamın sebebinin beni neyin mutlu edeceğini bilememem olduğunun farkındayım. Alacağım üründen çok beni neyin mutlu edeceğini öğrenecek olmanın heyecanı bu. İki görevli ekranlarına baktıktan sonra birbirlerine bakıp şaşırıyorlar. Biri omuz silkeliyor. Heyecanım yerini endişeye bırakıyor. Yoksa beni mutlu edecek bir şey yok mu? Çok geçmeden var olduğunu anlıyorum. Lüks bir huzurevinden satın alınan bir odanın tapusunu bırakıyorlar önüme. Daha önce burayı reklamlarda görüp keşke şimdi hemen burada olsam dediğimi hatırlayıp gülümsüyorum. Yaşlanan ruhumun tesellisinin orada olacak olmasını kabullenmem çok sürmüyor. Şaşkın bakışlar arasında oradan ayrılıyorum. Artık çalışmak yok, kendini paralamak yok. Sakince geçireceğim, nihayet kendimi dinleyebileceğim bir ömür var. Daha ne isterim?