Nuray'ın hüznü yıllardır aynı yerde duruyordu. Her sabah kalktığında önce onu bulurdu. Mutfak masasında, çayın yanında, sevmediği ama kapıyı yüzüne kapatamadığı bir akraba gibi dururdu.
Şehirde böyle akrabalardan, daha doğrusu bu histen kurtulmanın bir yolu vardı. Herkesin bir kutusu vardı ya da olacaktı. Han'ın kapısı Çarşı'nın en alt sokağındaydı. İçeri giren adını söylerdi, tezgâhtaki kadın deftere bakmadan bir etiket yazardı. Etiketteki sayı bazen yedi lira olurdu, bazen bir evin tapusu. Kimse sayının neye göre yazıldığını bilmezdi. Kutuyu alan evine götürür, ağzını açar, bir daha da eskisi gibi hüzünlenmezdi.
Kutunun içindeki ürünle fiyatı arasında hiçbir ilişki yoktu. Nuray bunu çocukluğundan beri biliyordu. Komşusu Hasan Amca evini satmış ve aldığı kutudan küçük bir teneke düdük çıkarmıştı. Kırk yıldır, içinde bir ağlamayı taşıyan Hasan Amca o akşam balkonda düdüğü çalmış, sonra bir daha hiç ağlamamıştı. Ama o günden sonra Hasan Amca'nın karısı geceleri balkon kapısının önünden ayrılmaz olmuştu. Kimse bunu düdüğe bağlamadı tabii. Bakkalın karısı ise etikete üç kuruş ödemiş ve kutudan bir paket tohum çıkarmıştı. Artık her sabah saksılara su verirken ıslık çalıyordu ve bu ıslığı hiç bozulmuyordu.
Kutuların içindekilerin birbirine benzememesi, insanların zamanla kutuları karşılaştırmayı bırakmasına neden olmuştu. İki kutuyu yan yana koyup "hangisi daha iyi?" diye sormak, iki rüyayı tartmaya benziyordu. Yine de herkes “benimkinden ne çıkacak?” diye sormadan edemezdi.
Nuray otuz sekiz yaşındaydı ve hâlâ kutusunu almamıştı. Kutu almayanların sayısı azdı. Onlara "beklemedekiler" denirdi. Bu, hem bir tür acıma hem de bir tür saygı ifade ederdi. Nuray'ın bekleme nedeni dışarıdan bakıldığında basitti. Korkuyordu. Ama neden korktuğunu anlatmaya kalksa kendisi bile şaşırırdı. Kutudan çıkan şeyin işe yarayacağından şüphesi yoktu. Tek korkusu işe yaradığında kim olacağıydı.
Annesi öldüğünde otuz iki yaşındaydı. O günlerde herkes ona Han'a gitmesini söylemişti. Teyzesi onu kolundan tutup, "Git kızım, bu yükü taşıma," demişti. Nuray gitmemişti. Hüzün annesinin ona bıraktığı son şeydi. Üstelik kutudan annesinin eski bir broşu falan çıkarsa karşısında ağlamayacak bir kendisiyle yaşamak zorunda kalacaktı. Bu ona, sevmekten vazgeçmekten daha kötü bir ihtimal gibi gelmişti.
Ama o ayın son perşembesi, imar arşivinden çıkarken bir şey fark etti. Hüznü artık hep aynı yerde durmuyordu. Evde, yalnızken, eskisi gibi mutfak masasının üzerindeydi. Hatta daha bile ağırdı. Otobüste kalabalığın içinde incelir, bir cam kenarı kadar yer kaplardı. Sanki çevre değiştikçe o da yer değiştiriyordu ya da Nuray yer değiştirdikçe hüznün şekli değişiyordu. Arşivde ise iş arkadaşları seslerini alçaltıp “Nuray iyi misin?” diye sorduklarında Nuray birdenbire sinirleniyordu. Sanki hüznü yalnızca kendi içinde değil, çevresindeki bakışlarda da yaşıyordu. Herkes onu annesini kaybetmiş yalnız bir kadın olarak gördükçe Nuray da o kadını canlandırmaya devam ediyordu.
Bunu en açık şekilde yeni gelen stajyerden anlamıştı. Selim başka bir ilden gelmişti, üç hafta önce işe alınmıştı ve Nuray’ın annesinden haberi yoktu. Bir öğleden sonra yarım saat boyunca ona 1987 imar planlarının neden sol raflara dizilmesi gerektiğini anlattı. Nuray’ın itiraz etmesini bekliyordu. İtiraz etmeyince bile Selim tartışmayı sürdürdü. Sesini hiç alçaltmadı. “İyi misin?” demedi. Nuray’ın yüzüne bakıp bir şey aramadı. Nuray o yarım saatin içinde aylardır ilk kez kendisine bir şey olmamış biri gibi konuştu. Klasörlerden, tozdan, sol raflardan konuştu. Sonra Selim gitti. Hüzün geri geldi, kapıyı çalmadan içeri girdi.
Perşembe akşamı eve yürürken kendini Çarşı'nın alt sokağında buldu. Ayakları onu buraya getirmişti. O da düşünmeden gelmişti. Han'ın kapısı her zamanki gibi ne açık ne de kapalıydı. Tabelası yoktu, camı yoktu, sadece bir kapıydı. Üzerinde el yazısıyla yazılmış küçük bir kâğıt asılıydı: Siz kendinizi bilmiyorsunuz. Biz de bilmiyoruz. Kutu biliyor.
Nuray bunu daha önce de okumuştu. Ama bu akşam başka bir şeyi fark etti. Kâğıdın köşesine başka bir el tarafından kurşun kalemle bir cümle daha eklenmişti. Ama kutu sizi bildiği yerde tanır.
Kapıyı itti.
Han'ın içi dışarıdan tahmin edilenden küçüktü. Tavan alçaktı, duvarlar raflarla kaplıydı. Raflarda henüz sahibini bulamamış kutular duruyordu. Hepsi aynı kahverengi kartondan yapılmıştı. Hiçbirinin üzerinde yazı yoktu. Nuray bir an için bunların birbirinden farklı olduğuna inanmakta zorlandı. Sonra en alttaki rafta duran bir kutunun hafifçe, sanki nefes alır gibi kıpırdadığını gördü. Korkup gözlerini kaçırdı.
Tezgâhın arkasında ellili yaşlarında bir kadın oturuyordu. Önünde defter yoktu. Nuray’ın aklına Han’la ilgili anlatılanlar geldi. Kutuları veren kadın nereden gelmişti, kutular neye göre veriliyordu hâlâ herkes için bir gizemdi. Bildikleri tek şey kutuların insanları mutlu ettiğiydi.
Tezgâhın önünde sırtı Nuray’a dönük bir adam duruyordu. Kolunun altında bir kutu vardı. Kapağı açılmış, katlanıp tekrar bastırılmıştı. Katın arasına küçük bir kâğıt sıkışmıştı. "Geri alınamaz," dedi kadın. Sesinde ne sertlik ne de yumuşaklık vardı. "Bunu biliyorsun, Kemal." "Geri vermeye gelmedim," dedi adam. Ama kutuyu bırakmadı. "Sormaya geldim." Nuray kapının yanında durdu. Çıkmak için geç, ilerlemek için erkendi. Adamı tanıdı. Belediyenin eski zabıta müdürüydü. On yıl önce kutusunu alırken emekli ikramiyesini ve tüm birikimini vermişti. Bütün şehir bunu aylarca konuşmuştu. Kemal bir ömür vermişti, karşılığında bir cımbız almıştı. Ama kimse kutunun içindekini tartmazdı. Önemli olan hüznün gerçekten dinip dinmediğiydi. Kemal’in uykusuzluğu o gece dinmişti mesela. Adam kutuyu aldığında eve götürmüş ve o gece cımbızı avucunda tutarak sabaha kadar uyumuştu. Bir daha hiç uykusuzluk çekmediği söylenirdi. Herkes ona imrenmişti. Şehirde buna "iyi çıkmak" denirdi.
"Üç ay önce karım gitti," dedi adam. "Biliyorsundur. Bütün şehir biliyor." "Biliyorum." dedi kadın. "Hiçbir şey hissetmedim." Adam bunu bir itiraf gibi değil ezberlenmiş bir hesap gibi söyledi. "Cenaze değil, ölüm değil, ayrılık. Dört gün sonra pazara gittim, domates aldım. İnsanlar bana yaşlı bir adamın çaresizliğiyle bakarken ben domatesleri tarttım. Üzülmüyorum, çünkü üzüntüm yok. Kutu onu aldı. Mutluyum, hâlâ mutluyum.” Kadının yüzüne bakıyordu, sanki bir yalanı yakalamak istiyordu. “Ama bunu kimseye anlatamıyorum çünkü anlatınca..." Durdu. "Anlatınca kendimi kendi kendime tanıtmış oluyorum." Kadın bir şey demedi.
"Ben… şunu soracaktım," dedi adam, sesi ilk kez titreyerek. "Kutuyu aldığım gün, o odaya yalnız girmedim. Karım dışarıda bekliyordu. Kayınvalidem hastaydı o hafta. Evde herkes benden bir şey bekliyordu, ben de bir şey olmak zorundaydım. Eğer o gün oraya tek başıma gitseydim..." Cümlesini bitirmedi.
"Başka bir şey çıkardı," dedi kadın.
"Ne çıkardı?" diye sordu Kemal.
"Bilmiyorum." Kadın geldiğinden beri ilk kez başını kaldırıp ona baktı. "Etiketi ben yazdım. Ama etikette ne yazdığını sen de görmedin. Sadece sayıları gördün."
Adam bir süre kutuyu kolunun altında tuttu. Sonra tezgâhtan geri çekildi. Kutuyu bir bebek taşır gibi dikkatle göğsüne bastırdı ve döndü. Nuray ile göz göze geldi.
Nuray bu bakışın üzerine nasıl çöktüğünü hissetti. Yıllardır duyduğu "Nuray, iyi misin?" bakışı değildi. Adam ona eksik biri gibi bakıyordu. Belki de kendi aynasına bakıyordu. O gözlerde Nuray'ın en çok korktuğu şey vardı: acı çekemeyen birinin, acı çeken birine bakarken duyduğu o ince, utanç verici merak.
"Siz de mi?" dedi adam. Sonra kendi sorusundan utandı ve kapıya doğru yürüdü. Nuray'ın yanından geçerken kutunun katlanmış kapağı bir an gözlerinin hizasına geldi. Katın arasındaki kâğıdın kenarında, çok hafif, kurşun kalemle yazılmış bir şey vardı. Okumaya fırsat bulamadı. Adam aniden yanında durdu. Çok kısık bir sesle, kadının duymamasına dikkat eder gibi "Yalnız gelmeseydiniz daha iyi olurdu." dedi. Sonra çıkıp gitti.
Nuray bir süre kıpırdamadı. Yalnız gelmeseydiniz. Ama o zaten yalnızdı. Oldu olası bu böyleydi. Adam ne demek istemişti?
"Gel," dedi kadın. “Geç kalmadın.” Nuray tezgâha doğru yürüdü. "Adın ne?" diye sordu kadın. "Nuray." Kadın başını eğdi, eliyle havada bir şeyler yazar gibi bir hareket yaptı, sonra Nuray'a baktı. Bakışında ne acıma ne de saygı vardı. Bir marangozun tahtaya bakışı gibiydi. "Yalnız mı geldin?" diye sordu. Nuray evet demek üzereydi. Ama nedenini bilmeden dilinin ucuna başka bir şey geldi. "Annem... Hayır. Yani, evet. Yalnızım. Ama..."
Kadın bu cevabı dikkatle dinledi. Sanki cevabı değil de cevabın nasıl söylendiğine bakıyordu. Sonra çekmeceyi açtı, küçük bir kâğıt çıkardı ve kurşun kalemle bir şeyler yazdı. Kâğıdı tezgâhın üzerine yüzü aşağı bakacak şekilde koydu. "Bu akşam almak zorunda değilsin," dedi. "Ama bu akşam geldin. Bu da bir şey." Nuray kâğıda uzandı. Çevirdi. Üzerinde tek bir şey yazıyordu: 4,50
Nuray kutuyu almadı. Etiketi ağzı kapalı bir mektup gibi cüzdanına koyup eve yürüdü. O gece mutfak masasında hüznü yerindeydi. Nuray cüzdanı çıkarıp kâğıdı çayın yanına koydu, ikisine birlikte baktı. Hangisi daha tuhaftı bilemedi. Dümdüz dört buçuk liraydı. Hasan Amca evini vermişti, Kemal bir ömrü. Peki Han Nuray'ı neden bu kadar ucuz bulmuştu? Yoksa ucuz değil miydi? Kimse sayının neye göre yazıldığını bilmezdi.
Ertesi sabah teyzesi geldi. Fatma Teyze, kardeşini kaybettiğinden beri her cuma elinde bir kap yemekle gelirdi. Nuray kâğıdı saklama gereği duymadı, masaya koydu. Teyzesi etiketi görünce gözlerinde “Ben demiştim.” sevinci ışıldadı. Sayıya baktı. Gözlüğünü indirdi, bir daha baktı. Sonra elini ağzına götürdü. "Dört buçuk lira," dedi. Sesi alçalmıştı. "Kızım bu sakız parası bile değil. Bir tohum paketi bile bundan pahalıdır. Hafif bir şey çıkacak sana belli ki.” Gözleri doldu, yüzüne bir rahatlama yayıldı. "Annen görseydi... Git, ne olur git. Bu akşam git."
Nuray teyzesinin yüzüne baktı. Yıllardır tanıdığı, ona hep annesiz kalmış kız olarak bakan, onu korumak isterken küçülten, acıyan bir sevgi bir ifadesi vardı. Hüznün içinde bir şey ağırlaştı. Nuray, hiç düşünmeden, "Gitmeyeceğim!" dedi. Sesi beklediğinden sertti. Teyzesinin gözleri fal taşı gibi açıldı. Nuray hemen pişman oldu verdiği tepkiye ama söylediğini geri alamadı.
Öğleden sonra arşivde cüzdanını çıkarırken kâğıt yere düştü. Stajyer Selim eğilip aldı, "Dört elli," dedi. "Ne ki bu? Tombala bileti mi?" Güldü, kâğıdı ona uzattı. Soruyu zaten cevap beklemeden sormuştu. Nuray da güldü. Kısa bir gülüştü ama gerçekti.
Akşam otobüste, cam kenarında otururken kâğıdı elinde çevirdi. Sayıya uzun uzun baktı. Sabah teyzesinin elinde bir müjdeydi, öğleden sonra Selim'in elinde bir şaka. Kendi elinde ise henüz bir şey değildi. Sayı aynı sayıydı. Değişen, kimin elinde durduğuydu.
Sonra aklına Kemal'in sözü geldi: Yalnız gelmeseydiniz. Önce bunu yanında biri olsun diye anlamıştı. Şimdi başka türlü anlıyordu. Teyzesiyle gitseydi Han'a "annesiz kalmış kız" olarak girecekti. Selim'le gitseydi, "sol raflar kadını" olarak. Tezgâhtaki kadın o kapıdan giren kişiyi mi görecekti yoksa onunla birlikte giren herkesi mi? Zaten Nuray da bu ikisinden hangisinin yanında gerçekten kendisi olduğunu bilmiyordu. O gece uyuyamadı. Sabaha doğru kiminle gitmeliyim sorusu yerini başka bir soruya bırakmıştı. Henüz adını koymadığı bir soruya. Kutu açıldığında kim ne taşıyacaktı?
Sabah olunca Han'a değil, Çarşı'nın başındaki çay ocağına yürüdü. Küçük şehirlerde herkes birbirinin hangi gün nerede olacağını bilirdi. Kemal cumartesi sabahları camın önündeki masada otururdu.
Kutu masanın üstündeydi. Kapağı açıktı, cımbız bir mendilin üzerinde duruyordu. "Oturun," dedi Kemal, sanki bekliyormuş gibi. Nuray oturdu. "O gün, kutunuzda gözüme bir şey ilişti." dedi. Kemal bir süre ona baktı. Sonra kapağın katındaki kağıdı çıkardı ve arkasını Nuray'a çevirdi. Kurşun kalemle, silik ama özenli yazılmış tek bir kelime vardı: Sevim. "Karımın adı." dedi. Kemal "Kimse etiketin arkasına bakmaz. Hep kutunun içine bakarlar. Bu işin büyüsü de bu herhalde. Ben de on yıl boyunca sadece cımbıza baktım." Çayını karıştırdı, şeker atmamıştı. "Sevim ilk gün bakmış ama. On yıl tek kelime etmedi. Giderken söyledi."
"Ne söyledi?"
"Kutunun hüznü yok etmediğini. Yer değiştirdiğini." Sesi ne titredi ne yükseldi. Yine bir hesap okur gibiydi. "Kutu, hayatında seni en çok seveni buluyor, hüznü ona bırakıyormuş. Sayı da ondan herhalde. Ödediğin değil, taşıyanın yükü. Benimki bir daire etmiş baksana.” Yüzünü kara bulutlar kapladı. “Ben cımbızla sabaha kadar uyudum. Sevim on yıl, her gece üçte mutfakta oturdu. Benim uykusuzluğumda, benim hüznümde. Ben de sabah kalkıp 'Ne güzel uyudum' dedim." Bir an durdu. “Çay bardağı hâlâ mutfak tezgahında. Gittiği günden beri yıkamadım. Dibinde kurumuş kara bir leke var. Onda bıraktığım gibi galiba.”
Nuray kendi etiketini düşündü. Dört buçuk. “Ben inanmadım ona,” dedi Kemal pişmanlıkla. “Perşembe günü Han’a cevap almaya değil, yalanlayacak mı diye gitmiştim. Ama kadın bilmiyorum dedi, yalanlamadı.” Çay ocağının önünde bir minibüs durdu, yolcuları aldığı gibi kalktı. Kemal’e dalıp gidecek kadar süre tanıdı. "Üç ay önce yoruldu demek Sevim. Hepsi bu. Herkes ayrılık sandı. Bunca yıllık karım, hayat ortağım çekip gitti. Hiçbir şey hissedemedim. Zaten ikimizin yerine de o hissediyormuş…"
"Tezgâhta 'tek başıma gitseydim' diye sormuştum ya, işte cevabını arıyordum. O zaman etikete kimin adı yazılırdı? Belki kimsenin. Belki kutu hiç açılmazdı. Bilmiyorum."
"Neden bana anlatıyorsunuz?"
"Çünkü ben on yıl sonra öğrendim. Sizin için henüz geç değil.” Sonra çenesi seğirdi, gülümsemeye benzer bir şey yaptı. “Han’da size ‘yalnız, gelmeseydiniz daha iyi olurdu’ demiştim. Siz galiba tek başınıza diye anladınız." Elbette öyle anlamıştı, konuşurken noktalama işareti mi vardı? "’Ama' demek istemiştim," dedi Kemal. "Ama gelmeseydiniz daha iyi olurdu."