Uyku Aldırma Merkezi

Saliha Çolak

Yağmurlu bir Eylül akşamı işten dönüp kanepe iki seksen uzandığım bir vakit gördüm haberi. Telefonu hipnoz olmuşçasına kaydırıyordum. Önüme sürekli her zaman bahsettiğim eşyaların reklamları çıkar ben de hızlıca o reklamı kaydırırdım. Ama bu reklam öncekiler gibi değildi. Önceki reklamların telefonumun beni can kulağıyla dinlemesinden önüme çıktığını biliyordum. Uyku aldırma merkezi gibi saçma sapan bir reklam için telefon dinlese dinlese horlamamı dinlemiş olmalıydı. Fakat ben hiç horlamam ki.

Uyku aldırma merkezi gibi garip bir isme sahip olan, tamamı cam kaplı fakat içerisi asla görünmeyen, etrafı dağlarla çevrili yüksekçe hatta bayağı yüksek bir bina vardı reklamda. Arka planda da pilates salonlarında çalan ve asla başka yerde duyamadığım yoğun enstrüman ve az söz içeren müziklerden vardı. Reklam aslında herhangi bir binanın tanıtım reklamı gibi duruyordu. Oldukça sıkıcıydı ve ilk saniyelerinde geçmeye çok müsaitti. Fakat dikkat çeken tek şey yani merkezin isminin “Uyku Aldırma Merkezi” olması reklama bir şans vermeyi sağlıyordu.

Reklama bastım ve detaylı bilgi için beni bir sayfaya yönlendirdi. Kendime inanamadığım bir şekilde bütün yazıyı okuyor, detaylı bilgi namına ne varsa anlamaya çalışıyordum. Anladığım tek şey bir merkezin kurulduğu ve insanların uykuları üzerinde bir şeyler yapacak olduklarıydı. Nasıl bir şey yapılacağı detaylı bilgiler içerisinde değildi. Herhalde özel bilgilerdendi. Nergis’in içeriden yemek hazır nidaları benim dakikalardır okuduğum yazıdan başımı kaldırmamı sağladı. Yemeğin kokusuyla telefonu bir kenara bırakıp mutfağa gittim. O gece o reklamı bir daha görmedim.

Üç gün sonra, işten erken geldiğim bir vakit mâlum reklamı televizyonda gördüm. Artık işleri büyütmüşler ve televizyonda da reklam verir olmuşlardı demekki. Reklamın sesini açma isteğime karşı koyamadım. “Uyku aldırma merkezi hizmetinizde. Şehir merkezinden uzakta kuş sesleriyle beraber tedavi olacağınız bu süreç hepinize iyi gelecek. Sizlerin yaşadığınız hayattan yüzde yüz verim almanızı sağlıyoruz. Yok böyle fırsat! Sen Mehmet amca yetmiş beş yıl yaşadığını mı sanıyorsun? Peki ya günün uyuduğun üçte bir vakitleri? İşte size zamanınızı geri veren bir teknoloji. Uyuma derdine son! Gündüzler de sizin olsun geceler de!”

Reklam alanından bilmem kaç tane doktorla çalışacaklarını söyleyerek devam ediyordu. Uyku aldırmanın tıpta nasıl bir alanı olabilir diye düşünmeden edemedim.

Reklam oldukça yayılmış olacak ki afişlerde bile üç beş tane doktor ve uykulu bir adamın olduğu reklam yerini almıştı. Sonra yavaş yavaş insanlar arasında mırıltılarla konuşulan konular arasında gelmeye başladı. Kahvede dayılar arasında keşfedilmesi gereken gizemli olay, altın gününde de teyzelerin vazgeçilmez meselesi halini aldı. Herkesin bir fikri vardı ve hiçbiri diğeriyle aynı değildi. Her ağızdan bir ses çıkıyor ve her kulağa farklı şeyler söyleniyordu.

Sonra mahalle eşrafından bazı kimselerin bu merkeze gittiğini öğrendim. Hatta birisiyle kahvede karşılaştım ve işin aslını astarını sorma fırsatım oldu. Çok uzaktan tanıdığım Recep amca “Evladım bana bir şeyler yaptılar, iğne miğne vurdular. Ondan sonra daha hiç uykum gelmiyor yahu müthiş bir şey!” diyordu. Onu her seferinde kahvede görür olmuştum. Uykusunu aldırma sebebinin kahveye daha çok gidip gelmek olduğunu da bir sonraki konuşmamızda öğrendim.

Recep amcanın uykusunu aldırma sebebinin komik olmasını henüz aşamamışken daha komikleri de yığılarak artıyordu. İşte saha çok mesai yapmak, telefona daha çok bakmak, daha çok oyun oynamak, daha çok altın günü yapmak, daha çok ders çalışmak, daha çok yemek… Bir yerden sonrasını dinlemedim. Saçma sebepler silsilesi olmuş çıkmışlardı.

Nergis de benden habersiz uykusunu aldırmıştı. Ona bana haber vermeden bu saçma işe giriştiği için çok kızdım. Neymiş bahanesi daha çok temizlik yapmakmış. Geceleri de temizlik yapacak hali yoktu ama onu nasıl kandırmışlarsa uykusundan feragat etmişti.

Bir ara ben de uykumu aldırmayı düşünmüştüm. Çünkü herkes yapmaya başlamıştı ve eksik olan kişi benmişim gibi hissediyordum. Bir gece uyanıp uykumu aldırma konusunda iyice kararımı verdikten sonra Nergis’e belli etmeden evden çıkacak ve uykumu aldırıp gelecektim. Uyandığımda Nergis’i yanımda göremeyince bir an şaşırsam da onun artık uyumadığını hatırladım. Hızlıca giyinip o görmeden çıkmayı düşündüm. İki dakika içinde odadan çıkıp ceketimi alırken oturma odasında Nergis’in karanlıkta öylece oturduğunu görünce çığlığı koparttım.

Erkek adam çığlık atar mı demeyin komiserim. Karınızı gecenin bir vakti donmuşçasına görünce illaki aklınız gidiyor. Nergis’i kendine getirmeye çalışsam da getiremedim. Sarstım, bağırdım çağırdım hatta kadına el kaldırmam ama iki üç şamar bile attım ama Nergis kendine gelmedi. Öylece donmuş vaziyette kanepede oturuyordu. Ben de apar topar sokağa çıktım. Amacım derdimi anlatacak birini bulmaktı. Kahveye gittiğimde Recep amcanın da öylece donup kaldığını gördüm. Kahve kapanmış ama o dışarıda taburenin birinde öylece oturuyordu. Koşarak oradan uzaklaştım ve evime geri dönüp karımı hastaneye götürmeye karar verdim. Bu uyku aldırma merkezi insanların hayatıyla oynuyordu ve daha fazla insanlar donmadan bir şeyler yapılmalıydı. Evimin sokağına geri dönünce bir sürü insanın kapımıza geldiğini gördüm. Nergis’e olanları duymuş olacaklardı. Yaklaştıkça ambulans polis ne varsa hepsinin kapımda olduğunu gördüm. Nergis yine öylece duruyordu ama dışarı kadar çıkmıştı. Nergis bütün mahalleyi ayağa kaldırdı da kendisi ayağa kalkmadı.

Sonrasını biliyorsunuz komiser bey beni alıp buraya getirdiniz. Bütün suçlular uyku aldırma merkezindekiler olmasına rağmen neden bu kelepçeler benim elimde anlamış değilim.

Komiser yüzüme dik dik bakıyor ve yanındaki önlüklü adamın bir şeyleri not almasını bekliyordu. Sonra sorar gözlerle önlüklü adama baktı. Adamın ağzından tek bir cümle döküldü: “Bu tür vakalarda aslında hiç var olmamış şeyler uydurmak mümkün, bu bir çeşit halüsinasyon.”