Zamanın başında ruh, kendini anlatacak kelimeleri bulmadan evvel dinleneceği uykuyu bulmuştu. Sonra ilk kelime düşmüştü yeryüzüne ve onunla birlikte ilk dert, ilk ayrılık, ilk kalp kırıklığı... İnsan o günden beri sırtına yüklenen acılarla baş edemediğinde sığınağı olan uykuya kaçmıştı. Gözlerini kapattığı vakit; ruhunun ağrısı, kalbinin sızısı kendini ucu bucağı olmayan karanlıklara bırakmıştı. Lakin insanoğlu o sığınağı kendi elleriyle yıkacağı günü sabırsızlıkla beklemişti. Eline bir neşter almıştı ve zamanı kısıtlayan bir pranga olarak gördüğü uykuyu kesip atmıştı.
Şimdi o neşterin vadettiği özgürlükle geçiyordu günler. Akrep ve yelkovan artık bir mola vermeksizin dönüyordu.
Nazan, o neşteri kendi zihnine seve seve davet edenlerdendi. Zira uykuyu bir zayıflık sayan, uymayanı çağın gerisinde kalmakla yaftalayan modern bir çağda yaşıyordu. Ki Nazan; ur olarak gördüğü uykuyu kestirip attığında daha çok gezip tozabileceğine, hayatın sunduğu bütün imkânlara ulaşmaya vaktinin olabileceğine kâniydi.
Uyku aldırma ameliyatının üzerinden geçen ilk aylar, Nazan için istenilen gibiydi. Şehir karanlığa bürünse de onun dünyasında ışıklar hiç sönmüyordu. Vakti olmadığı için okuyamadıklarını okumuş, gezemediği şehirleri gezmişti. Bir tek diyetini sürdürememişti. Zira bedeni uyumadıkça zihni durmaksızın bir açlık hissediyor, önüne geleni yemek istiyordu. Nazan kontrolden çıkan iştahının da üstesinden gelmiş, ağır spor temposuyla bedeni üzerindeki hâkimiyetini korumuştu.
Çok geçmeden şirketler ve patronlar uyumayan bir bedenin dinlenmeye de ihtiyacı olmadığını fark etti. Madem uyumuyorlar o zaman çalışsınlar, denilerek sekiz saat olan mesai saati önce on iki sonra da on sekiz saate çıkarıldı. Nazan daha çok gezip tozmak için söküp attığı uykunun yerine ekranların başında bitmek bilmeyen mesailerin konduğunu gördü. İnsanlık sekiz saat çalışayım, geri kalan on altı saat istediğim gibi takılayım derken bütün gününü sistemin devasa dişlerine kaptırmıştı.
Asıl sorunlar ise daha sonra başlamıştı. Geceyle gündüzün arasından uykuyu çıkarınca ne akrebin bir önemi kalmıştı ne de yelkovanın. İnsanlar daha çok özgürlüğe kavuşacağını düşünürken bir bilinmezliğe sıkışıp kalmıştı. “Dün”, “bugün”, “üç hafta sonra”, “üç hafta önce” diye bir şey kalmamıştı. Sadece “şimdi” vardı ve oraya hapsolmuşlardı. Zihin gün içinde kafanın içinde biriken yığınları atamıyordu ve dolup taşıyordu. Gereksiz tonlarca yığın kafasını kaldırmakta zorluk çıkarıyordu. Zihni sekmeler arasında dolanan bir bilgisayara dönmüştü. Hiçbir şeyi unutamıyordu. Ne kadar süre öncedir bilinmez; yolda gördüğü kızgın adamı, gözünün önünde gerçekleşen kazayı, arkadaşıyla çıktığı tatili, bilgisayarda yaptığı işi unutamıyordu. Ve hepsi birbirine dolanan kulaklık ipi gibiydi.
Yirmi iki saatlik mesaisinin ardından eve döndüğünde ocağın başındaydı. Kaynattığı çorbanın üzerinde sanki bir gösterim açılmış hayatı orada akıp gidiyordu. Çorbanın kaynayıp taşma derecesine geldiğinin farkında değildi. Taşan çorba ocağın yan tarafında duran eline denk geldiğinde onu kendine getiren etken oldu. Elinin acısıyla bir müddet bekledi. Zihni yine bir karmaşanın içerisindeydi. Annesiyle mutfaktaydı. Kahvaltı yapıyordu. Önündeki sıcak çaydan büyük bir yudum aldığında dilinin yandığını hatırlıyordu. Eski bir anı gibi değildi o anın içinde gibiydi. Bir acı vardı. Acı neredeydi? Elinde miydi, dilinde miydi?
Zihni bir başka sekme daha açtı. Seneler önceki bir kavga düştü gözünün önüne. Bir zamanlar çok sevdiği adam ile yaptığı o yıpratıcı kavga… Bağırışılar, çağırışlar, adamın yüzündeki kırgın ifade, kapının sertçe çarpılması, Nazan’ın akan gözyaşları arasında irkilişi… Adamın kapıyı vurup giderken Nazan’ın göğsünün ortasına oturan o ağrı, tam şu an yeniden kendini gösterdi. Bu acı elinde miydi, dilinde miydi yoksa kalbinde miydi?
Adımları kendinden bağımsız banyoya gittiğinde kendini bir havuzun kenarında bulmuştu. Şimdi atlasa su bütün acısını dindirir miydi? Bu acıdan kurtulmak istediğinde atladı suya. Bir deniz kenarındaydı. Dalgaların dövdüğü kıyıda avaz avaz bağırıyordu. İkizi Nuran ortalarda gözükmüyordu. Yaşadığı ilk kayba gitmişti zihni. Ve bu son sekmeydi.
Boğulan ikizinin çırpınışı, haşlanan dili, yanan eli, kırılan kalbi… Hepsi bir çığa dönüştü ve Nazan’ın üzerine düştü. Suya atladığını sanıyordu ama aslında banyonun soğuk fayanslarına çökmüştü. Başını ıslak duvara yasladı. Uyumuyordu ancak geçmişi bir kâbus gibi üzerine çökmüştü. Göz kapaklarının ağırlaşmasına rağmen kaçamıyordu bu hâlden. Elleriyse neşter izi bulunan şakaklarındaydı.
Şehir dışarıda hiç durmayan gürültüsüyle akmaya, yelkovan hiç mola vermeksizin dönmeye devam ediyordu. Nazan ise banyonun soğuk fayansında hiç uyanamayacağı kâbusun ortasında, bir daha hiç ulaşamayacağı uykunun özlemiyle kendi zihninin dip çukurlarında kayboldu.