Sekme 1
Sanki gökyüzünde tahtına kurulmuş bir ejderha vardı. Bu ejderhanın alev üfleyen nefesi, sarı kumları girdap şeklinde döndürüyordu. Yine bu nefes sokakta yürümeye çalışan insanların beyinlerinden dumanlar çıkmasına sebep oluyor ve onlar için her şeyi daha çekilmez kılıyordu.
Yaşam zaten yeterince zordu. Modern insan, sürekli bir koşuşturmacanın içindeydi. Etraf, değişen dünyaya ayak uydurmak için kendi benliğinden vazgeçenlerle doluydu. Yeni çıkan her şey çarçabuk tüketiliyordu. Yerine daha yenisi isteniyordu.
Günlerce aç kalmış gibiydiler. Ama bir farkları vardı. Bunlar sofranın başına oturup ‘yemek yemek’ diye bağırmak yerine ‘yeni yeni’ diye bağırıyorlardı. Ne kadar yerlerse yesinler doymuyorlardı. Tüketim furyasının başını çeken, estetik ameliyatlar oluyordu. İnsanlar, kendilerinde beğenmedikleri en ufak şeyi hızlıca değiştiriyordu. Son günlerde ise haber kanalları aracılığıyla ortalığı kasıp kavuran yeni bir ameliyattan, şu şekilde söz ediliyordu:
“İnsanlar kırışıklıklarını aldırır gibi uyku ihtiyacını da aldırabilecek. Bir insan bunu neden mi ister? Çünkü modern insana zaman yetmiyor. Para kazanmak için tüm gününü harcıyor. Peki bu parayı tüketmek için ve geri kalan işlerini halletmek için yeterince vakti kalıyor mu? Tabii ki de kalmıyor, işlerini halletmek için iki ayaklarını bir pabuca sokuyorlar. Uykuda geçirdiğimiz vakitler boşa gidiyor. Biz bilim insanları, bu büyük sorunu çözmek için yıllardır uğraşıyoruz. Uzun araştırmalar ve deneyler sonucunda insanın uyku ihtiyacını tamamen alacak bir ameliyat geliştirdik. Yarından itibaren bu ameliyatları gerçekleştirmeye başlayacağız”
Ameliyatı bulan bilim insanları ve doktorlar, adeta onu pazarlıyordu. Aybüke de bu ameliyatı geliştiren ekibin içinde yer alıyordu. Ama onun niyeti diğerlerinden farklıydı. O, insan psikolojisini ve davranışlarını araştırıyordu. Asıl ilgilendiği alan ise uyku ve rüyalardı. Psikolojinin, kişinin rüyalarına etkisi geçmişten beri biliniyordu. Bunun üzerine sayısız çalışmalar yapılmıştı. Uykudayken, bilinçaltı gün yüzüne çıkıyordu. Kişi; korkularıyla, kaygılarıyla, bastırılmış duygularıyla, söylemek isteyip söyleyemedikleriyle ve yapamadıklarıyla uykularında yüzleşiyordu. Peki ya uyku diye bir şey hiç olmasaydı, bu insan psikolojisini ve davranışlarını nasıl etkilerdi? Aybüke asıl bunu merak ediyordu. Bilim insanları ve doktorların, insanların uyku ihtiyacını alacak bir ameliyatın peşinde olduğunu duyduğunda, merakını gidermek için bu ekibe katıldı. Hatta uykusuz hayatın nasıl olacağını yakından incelemek için kendisi de bu ameliyatı olmaya niyetliydi. Böylece bunun etkilerini hem kendinde hem de başka kişilerde gözlemleyebilirdi. Bu da araştırmasının daha güvenilir sonuçlar vermesine sebep olurdu. Yoğun geçen çalışmaların meyve verme vakti gelmişti. Yarın, ilk ameliyatlar yapılacaktı. Aybüke, ne olur ne olmaz diye ilk seferde ameliyat olmamayı düşündü. Operasyon, ilk başta gönüllü kişilere yapılacaktı. Eğer bir komplikasyon gelişmezse ondan sonra ameliyat ücrete tabii tutulacaktı.
Ertesi gün doktorlar, büyük bir merak ve heyecanla dört gönüllüyle operasyona başladı. Tüm halk, sabırsızlıkla bundan sonra olacakları merak ediyordu. Herkesin isteği bir an önce ameliyatın bitmesi ve olacak cümbüşü seyretmekti. Çünkü pek az kişi bunun başarılı olacağına inanıyordu. Evlerde ve sokaklarda bu durumun sonucu hakkında tartışmalar başlamıştı.
-Yav bu bilim insanları hastalıklara çare bulacaklarına saçma sapan işlerle uğraşıyorlar. Neymiş uyku ihtiyacını ameliyatla alacaklarmış. Pehh!
-Niye öyle diyorsun abicim. Fena mı olur, bize bol bol zaman kalır. İstediğimiz gibi kullanırız.
- Zaman artacak da ne olacak? Hırsıza, uğursuza, aylağa, kötüye hediyeden başka.
Onlar ve daha niceleri böyle tartışagelirken aradan saatler geçmiş ve doktorlar ameliyatları bitirmişti. Ameliyat esnasında herhangi bir komplikasyon gelişmemişti. Doktorlar, hastaları birkaç gün müşahede altında tutulacaklar ve davranışlarını inceleyeceklerdi. Narkozun etkisi geçince, hastalar birer birer kendilerine geldiler. Aradan iki gün geçti, hiçbiri bu süre zarfında uyumadı ve uyku ihtiyacı hissetmedi. Sağlık durumlarında da herhangi bir problem olmayınca taburcu edildiler. Doktorlar, bilim insanları, ve ameliyatı olan kişiler son dakika haberlerinde boy gösteriyordu. Onlara sorulan soruların ardı arkası kesilmiyordu. Hele uykusunu aldıranlar birdenbire ünlü olmuştu. Böyle bir şeye gönüllü oldukları için cesaretleri kutlanıyordu. Bir hafta sonra onların hâlâ uyumadıklarını öğrenen ‘yeni tüketicileri’ fahiş fiyatına rağmen uyku aldırma ameliyatı sırasına girdiler. Yeni olan her şey gibi bunu da tüketmekten geri kalamazdılar. Aybüke de her şeyin sorunsuz ilerlediğini görünce ameliyatı olmak için kendini psikolojik olarak hazırlamaya başladı. Sorun çıkmamış olsa da korkmadan edemiyordu. Uyku, bazen onun için sığınaktı. Hayatın onu boğan keşmekeşinden kaçıştı. Bazen ise bilinçaltındaki olumsuzluklarla yüzleştiği yerdi. Her şeye rağmen hiç uyuyamayacak olmak onu endişelendiriyordu. Ama araştırmaları için kendi üzerinde gözlem yapmak, kaçık bir fikir gibi gelse de onu inanılmaz heyecanlandırıyordu.
Ekibin içinde olduğundan ondan ücret almayacaklardı. Yani parayı toparlamak için beklemesine gerek yoktu.
Aybüke, ameliyat masasında soğuktan ve endişeden titreyerek bekliyordu. Arkadaşı olan doktoru, onu sakinleştirdi ve narkozu verdi. Uyandığında kendini biraz esrik hissediyordu ve hafif ağrıları vardı. Onun dışında iyiydi. Ertesi gün neredeyse yirmi saattir uyumamış olarak uykusunu aldırdığı için şimdiden pişman olmuştu. Hastaneden çıktıktan sonra kendisinin ve diğerlerinin davranışlarını incelemeye başladı. İki kişi dışında durumdan memnun olan yoktu. O iki kişi de durup dinlenmeden bilgisayar oyunu oynuyordu. Zamanının artması, kendi psikolojisini çok kötü etkilemeye başlamıştı. Günün büyük bir kısmını çalışarak geçiriyordu. Sonra bol bol okuyor, dolaşıyor, spor yapıyor, arkadaşlarıyla sohbet ediyordu. Ama mutsuz zannettiği eski hayatında, uykunun az da olsa mutsuzluğunu örttüğü gerçeğiyle yüzleşti. Üstelik bu durumun geri dönüşü yoktu. Gittikçe huysuzlanmaya, endişelenmeye ve en çok keyif aldığı şeylerden bile keyif almamaya başlamıştı.
İlk uyku aldırma ameliyatını olanlar, uykusuz on birinci günlerine basmışlardı ki hiç beklenmedik bir şey oldu. Hepsi önce oldukları yerde uyuklamaya başladı. Ardından ağırlaşan göz kapaklarına daha fazla dayanamayarak uykunun tatlı kollarına, kendilerini bıraktılar. Bu olay anında her yanı sardı. Aybüke, bu haberi duyunca istemsizce sevindi. Uykusuz dördüncü günüydü. Oysa ona kırk yıl geçmiş gibi acı vermişti. Ameliyat ekibi, olayı konuşmak için acil toplandı. Aybüke onlara, sevincini belli etmemek için çok çabaladı. Ekiple birlikte, neden böyle bir sorun çıktığını anlamak için çok uğraştılar ama bulamadılar. Gözler şimdi Aybüke ve ondan sonra ameliyat olanlara dönmüştü. Acaba onlar da uyuyacak mıydı? Ekip çaresizce ameliyatı ilk olanların uyanmasını bekleyecekti. Sorunu çözene kadar da ameliyatlara ara verildi. İki gün geçmesine rağmen uyanmadılar. Doktorlar, onları hastanede müşahede altında tutmaya karar verdi. Hepsi makinelere bağlandı, hayati fonksiyonları tamamen normaldi. Bir hafta geçmesine rağmen onlar henüz uyanmamıştı. Aybüke de uykusuz on birinci gününde hastanede diğerlerinin uyanmasını bekliyordu. Kendini halsiz hissedince koltuğa uzandı. Uzanır uzanmaz derin bir uykuya daldı.
*********
Aybüke, dışarıdan gelen at kişnemesine uyandı. Gözlerini tavana dikti. O da ne? Tavan taştan değil keçedendi. Etrafına bakındı. Yukarıya doğru daralan, keçeden yapılmış yüksek ve kocaman bir çadırın içindeydi. Çadırın sağ tarafında, minderlerden oluşmuş bir oturma köşesi vardı. Buranın üstünde ise değişik hayvanların postları asılmıştı. Aybüke, şaşkınlıkla ayağı kalktı. Kendi üstüne baktı. Uzun kollu, kahverengi bir entari giymişti. Saçları, iki yandan örgülüydü. Neler oluyordu? Burada bu kılıkta işi neydi? Çadırın, keçe kapısını araladı ve dışarı çıktı. Yan yana bir sürü otağ vardı. Otağların önünde ise birer ikişer atlar bulunuyordu. Aybüke, uçsuz bucaksız bozkırda olduğunu fark etti. Bulunduğu yer tarih dizilerinden fışkırmışa benziyordu. Acaba tarihi dizi-filmlerin çekildiği bir stüdyoya mı gelmişti? Ama nasıl olabilirdi? En son hastanede uykusunu ameliyatla aldıranların uyanmasını bekliyordu. Yoksa o da mı uyumuştu? O böyle düşüncelere dalmışken bir adam ona seslendi:
-Aybüke, hatunum sen niye ayaklandın?
Uzun boylu, karayağız, yapılı, çekik gözlü bir adamdı. Omuzları kürklü, kabana benzer dizlerine kadar uzanan bir şey giymişti. Yine dizine kadar olan siyah çizmeleri vardı.
-Hatunum mu? Burası neresi, ben neden burdayım? Adımı nereden biliyorsunuz?
-Ne dersin sen Aybüke'm kocan Sancar'ı tanımazlıktan mı gelirsin?
-Kocam mı? Ama ben sizi gerçekten tanımıyorum ki. Ne kocası?
-Zannederim ki aldığın yara aklını esritti. On bir gündür kendinde değildin. Obayı basan düşmanlarla vuruşurken karnından kılıç darbesi aldın, hatırlamaz mısın?
-Ben ve kılıçla vuruşmak ha? Ben bu dünyaya bile ait değilim.
-Hatun sen otağa gir, ben otacıya haber edeyim. Senin durumun iyi değil.
Sancar, ileride duran alplerden birine seslendi:
-Bamsı! Tez otacıya haber et gelsin, Aybüke Hatun uyandı fakat, bir değişik konuşur.
Bamsı hızlıca giderken, Aybüke de içeriye girdi. Yerdeki minderlere oturdu ve hastaneden buraya nasıl geldiğini anlamaya çalıştı. Sonra aklına bir şey geldi. Uykusunu aldıranlar uykusuzluklarının on birinci gününde birdenbire uyumaya başlamışlardı. Hastanede koltuğa uzandığı gün onun da uykusuzluğunun on birinci günüydü. O zaman rüyada olmalıydı ve mutlaka uyanacaktı. Uyanana kadar buradakilere durumu çaktırmayayım diye düşündü. Biraz sonra içeriye Sancar ve otacı girdi. Otacı, Aybüke'yi muayene etti. Yarasının iyi olduğunu, irin kapmadığını söyledi. Sonra Aybüke'ye sordu:
-Hatun, olanları hatırlamaz mısın? Bey durumunu anlatınca ateşten sayıklarsın diye düşündüm. Ama ateşin yok, yaran irin de kapmamış.
-Bir an kafam bulandı sanırım otacı, yoksa her şeyi hatırlarım.
Bunun üzerine otacı, birkaç ilaç bırakıp çıktı.
-Çok korkuttun beni hatun. Yaran sancımıyor ya?
-İyiyim, meraklanma.
Aybüke'nin karnında gerçekten kılıç yarası vardı. İçten içe sızlıyordu. Durumun karışıklığından başta acıyı hissetmemişti bile. Endişeyle onu izleyen Sancar'ı ayrıntılı bir şekilde inceledi. Koyu kahverengi gözlerini merhamet bürümüştü. Çıkık elmacık kemikleri ve çekme burnu yüzüne sertlik katıyordu. Sakalı epey uzundu. Sesi kalın ve toktu. Aybüke, sanki onu bir yerden tanıyordu. Galiba Sancar, hayallerinde kurduğu sevgiliydi. O yüzden rüyasında onu eşi olarak görüyor olmalıydı. Sancar, ona elleriyle ilaçlarını içirdikten sonra onu yerdeki döşeğe yatırdı.
-Sen dinlen, Banu sana aş getirsin. Nicedir açsın.
Aybüke elinde olmadan sordu: Banu kim?
-Hatun yine değişik sorulara başladın. Banu, senin karındaşın.
Biraz sonra içeri, orta boylu, buğday tenli, ela gözlü, uzun kollu kırmızı bir entari, onun üzerine de yine kırmızı bir yelek giymiş bir kız girdi. Elindeki çömleklerde de yemek vardı.
-Aybüke eçem uyanmışsın. Gök Tanrı seni uçmağına almadı ya daha ne isterim.
Aybüke, Banu'nun getirdikleri yerken tüm kalbiye gerçekten uyanmayı istiyordu. Burada daha ne kadar idare edebilirdi bilmiyordu. Kılık kıyafetler, kelimeler, zaman, yaşayış şekli kısacası buradaki her şey ona çok yabancıydı. Yemeğini bitirdikten sonra Banu'ya ben biraz uyuyayım dedi. Uzandı, gözlerini kapattı ve kendi evreninde uyanmayı diledi.
O uyurken, Sancar ve Banu sessizce ondaki gariplik hakkında konuşuyordu. Otacı, Sancar'ı bu konuda biraz da olsa rahatlatmıştı. Aybüke gibi uzun süre uyanmayanların başına böyle şeyler gelebileceğini söylemişti.
Aybüke, ertesi sabah uyandığında kendini yine otağın içinde buldu. Neden hâlâ buradaydı? Bu kadar uzun rüya mı olurdu? Rüyanın içerisinde olduğu için mi geçen süre ona çok uzun geliyordu? Uyuyalı çok olmamış mıydı? Düşüncelerinden Sancar'ın sesiyle irkildi:
-Hatun, nasılsın? Beni yine unutmadın ya?
Bunu söylerken gülmüş ve o sert çehresi yumuşamıştı.
Aybüke de farkına varmadan gülmüştü. Gülünce yanağı çukurlaştı. Yeşile kaçan gözlerinden de mutluluk taştı.
-Bugün daha iyiyim. Esrikliğim azalmış sanki Sancar Bey.
Aybüke içinden ne çabuk havaya girdim diye düşündü. Ama elinde değildi. Sancar'ın, ona olan bakışları o kadar sıcaktı ki gönlündeki o buz tutmuş yeri ısıtıyordu. Sancar hep hayatındaymış gibi kendini ona yakın hissediyordu.
Günler günleri kovaladı, Aybüke her gece kendi zamanında uyanma ümidiyle uyudu. Bir yandan bunu isterken bir yandan da Sancar'dan ayrılmak istemiyordu. Ona her gün biraz daha bağlanıyordu. Buradaki yaşama da iyiden iyiye alışmıştı. İnsanları gözlemleyerek o dönemin yaşayışını öğrenmeye çalışıyordu. Çabucak da öğrendi. Bir kısmına zaten tarih derslerinden ve okuduğu tarihi romanlardan aşinaydı. Sancar olmasaydı bütün bunlar için çabalamazdı. Kendi zamanına gitmenin bir yolunu arardı. Ama burada daha mutlu olduğunu hissediyordu. O yüzden yavaş yavaş diğer yaşamını unutmaya başladı.
Aybüke o hastanede koltuğunda uyuya kaldığında başka bir evrende uyanmıştı. Artık ölene kadar bu evrende kalacaktı. Kendi evrenindeki Aybüke ise ölene kadar uyuyacaktı. İkisinin de ömrü aynıydı. Diğer uykusunu aldıranlar da uyudukları zaman başka evrende uyanmışlardı. Onların hangi evrende uyandığını ise Allah bilir.