Sirkadiyen Bağımsızlık

Yasemin Çakır

Uyanış

Ameliyattan üç gün sonra fark ettim artık gece diye bir şey olmadığını. Doktorum ameliyat öncesi görüşmede bunu sirkadiyen bağımsızlık diye adlandırmıştı. Kulağa bir özgürlük gibi geliyordu. "Zamandan bağımsız yaşam," demişti gülümseyerek, ofisindeki o soğuk beyaz ışığın altında. Duvarda prosedürü ilk yaptıran üç ismin fotoğrafı asılıydı. Bir teknoloji CEO'su, bir film yapımcısı, bir de adını hiç duymadığım ama gözlerinden paralı olduğu anlaşılan bir kadın. Hepsi kameraya gülümsüyordu, sanki uykunun kendisi bir eksiklikmiş de onlar bu eksikliği düzeltmiş gibiydiler.

"Beyin hâlâ dinleniyor," diye açıklamıştı doktor, elindeki tabletten bir animasyon gösterirken. "Sadece... daha verimli. Glenfatik sistem artık uyanıkken de çalışıyor. Hafızanız konsolide oluyor, toksinler temizleniyor. Hepsi siz kahvenizi içerken, e-postalarınızı yanıtlarken oluyor."

O an bana çok mantıklı gelmişti anlattıkları. Otuz dört yaşındaydım, günde altı saat uyuyordum, hep yorgundum. Ve her şeye geç kalıyordum. Etrafımdaki herkes, en azından İnstagram'daki herkes, bu ameliyatı oldu. Sonra "hayatım değişti" videoları çekmeye başladı. Bir gecede sekiz saat kazanmak. Bir yılda seksen sekiz gün. Kimse bunu geri çevirmezdi.

İlk gece, ya da artık "gece" dediğimiz o saatler dilimi, yatağıma uzandım. Haliyle alışkanlıklardan öyle kolay vazgeçilmiyordu. Gözlerimi kapadım. Bekledim. Beklemeye devam ettim.

Hiçbir şey olmadı.

Uyku tarif edemeyeceğim kadar tuhaf bir şekilde gelmeyi reddetti. Evet, reddetti. Kendi kişiliği olan biri gibi. Hoş, yorgun değildim ki uyusun zaten. Ama bu, enerjik hissetmek de değildi. Daha çok, bir asansörün kapısının açılmasını bekleyip de asansörün hiç gelmediğini fark etmek gibiydi. Beklediğin şey artık var olmuyordu.

Saat 3'te kalktım. Mutfağa gittim. Buzdolabının ışığında dururken kendime şimdi ne yapacağımı soruyordum. Bu soruyu bir daha, hiç durmadan, aylarca kendime soracağımı o an bilmiyordum.

Boşluk

İlk hafta insanlar bana imreniyordu. İş arkadaşım Deniz "Kaç saat kazandın şimdiye kadar?" diye soruyordu öğle molalarında. Gözlerinde hem merak hem de bir tür açlık vardı. Hesapladım. Elli altı saat. İki buçuk gün. "Ben de yaptırsam mı acaba?" dedi, sanki bir kilo verme ameliyatından bahsediyormuşuz gibi.

Ona anlatmadım. Çünkü henüz kendim de anlamamıştım. Kazandığım o saatler, bir hediye gibi gelmiyordu bana. Daha çok biri elimden bir şeyi almış ve yerine boş bir kutu koymuş gibiydi. Uykunun sadece sistemi kapatmak olmadığını fark ettim. Bir tür sınırdı. Günün nerede bittiğini, yarının nerede başladığını gösteren bir çizgi. O çizgi kalkınca zaman bir bütün hâline geldi. Kesintisiz, dikişsiz, uçsuz bucaksız bir kumaş gibi. Salı ile çarşamba arasındaki fark artık sadece bir kelimeydi. Bedenimde hissedilen bir şey değildi.

İkinci haftanın ortasında, gece dörtte elimde bir kitapla bakışıyordum. Gözlerim satırların üzerinde geziniyor ama hiçbir şey içeri girmiyordu. Birden midemde bir sıkışma hissettim. Tarif etmesi zor bir şey. Sanki kafamın içinde bir oda vardı ve o odanın kapısı hiç kapanmıyordu. Normalde uyku o kapıyı kapatırdı. Şimdi kapı sonuna kadar açık duruyordu ve içeri sürekli bir şeyler giriyordu. Düşünceler, anılar, o gün söylenmiş bir cümle, dört yıl önce söylenmiş bir şey… Hepsi aynı anda, hiçbir sıra gözetmeden üşüştüler odaya.

Sinir bozucu olan bunun uykusuzluk gibi hissettirmemesiydi. Uykusuzluğu bilirdim, göz kapaklarının ağırlığını, beynin bulanıklaşmasını. Bu onun tam tersiydi. Beynim asla bulanıklaşmıyordu. Asla durmuyordu. Bir motor gibiydi. Kapatma düğmesi sökülmüş bir motor.

Eşim Kerem, üçüncü haftada, bir sabah -yine "sabah" diyorum, artık anlamı kalmasa da- beni mutfakta otururken buldu. Saat beşti. Işıkları kapatmıştım, sadece sokak lambasının ışığı vuruyordu masaya. "Yine mi burada oturuyorsun?" dedi. "Bir şey yapmıyorum ki," dedim. "Sadece oturuyorum." Bana tuhaf tuhaf baktı, bakışı zihnime kazındı. Hem endişe hem de küçük bir korku vardı içinde. "Kaç gündür böyle oturuyorsun?" Cevap veremedim. Çünkü artık günleri sayamıyordum. Kerem uyuyup uyandığında bir gün geçmiş oluyordu onun için. Benim için gün artık öyle bir birim değildi. Sabah, öğle, akşam… Hepsi aynı ışıksız ışıkta eriyip gitmişti.

O gece ilk kez korktum. Uykunun eksikliğinden değil. Zamanın eksikliğinden. Beni bölen, dinlendiren, yeni bir gün diye bir şeyin var olduğuna beni ikna eden o küçük ölümün eksikliğinden.

Kerem'e bir şey söylemedim. Sadece gülümsedim, "İyiyim," dedim. O da inanmak istedi galiba, çünkü bir şey demeden mutfaktan çıktı. Ama o günden sonra, her sabah beni mutfakta bulduğunda gözlerindeki o korku biraz daha büyüdü. Sanki ben yavaş yavaş tanıdığı biri olmaktan çıkıyordum.

Sızıntı

Rüya görmediğimi fark etmem biraz zaman aldı. Çünkü rüyanın yokluğunu fark etmek bir şeyin varlığını fark etmekten çok daha zordu. Ama sonra, dördüncü haftada, tuhaf şeyler olmaya başladı.

Öğleden sonra ofiste bir tablo hazırlarken birden kendimi çocukluğumda annemin mutfağında buldum. Gerçekten buldum. Gözüm açık, elimde fare, ekranda tablo dururken burnuma o mutfağın kokusu geldi. Kaynayan mercimek çorbasının kokusu, ve bir saniyeliğine annemin sesini duydum. Otuz yıl önce söylediği bir cümleyi. Sonra geri döndüm. Ekran hâlâ oradaydı. Fare elimdeydi. Ama üç saniye mi geçmişti, otuz saniye mi bilmiyordum.

Deniz karşımda oturuyordu o gün. Yüzümdeki ifadeyi görmüş olacak ki "İyi misin?" diye sordu. "Bir yere dalıp gittin sanki." "Sanırım," dedim, ama tam olarak ne olduğunu anlatamadım ona. Nasıl anlatabilirdim ki? Rüya gördüm ama uyanıktım cümlesi kulağa delilik gibi geliyordu ben söylerken bile.

Sonraki günlerde bu sızıntılar sıklaştı. Bazen bir koku, bazen bir ses, bazen sadece bir duygu; hiçbir sebep olmadan beliren yoğun bir hüzün ya da tarif edilemez bir aidiyet hissi ve sonra hepsinin kaybolması. Beynimin rüya göremediği için uyanıkken bunları sızdırdığını düşündüm. Gece biriktirilen, işlenen, sonra unutulan her şey artık birikiyordu, birikiyordu ve bir yerden taşması gerekiyordu.

İnternette araştırdım, tabii ki yalnız değildim. Forumlar vardı, Reddit'te bir grup, "post-somnektomi" deneyimlerini paylaşan insanlar. Biri şöyle yazmıştı: "Beynim artık bir çöp kutusu gibi, boşaltılamayan bir çöp kutusu.” Bir diğeri: “Rüyalar bir çeşit temizlikti sanırım. Şimdi hepsi üst üste yığılıyor ve ben uyanıkken düşüyor üzerime." demişti. Bir başkası daha vahim bir şey yazmıştı: "Artık kim olduğumdan emin değilim. Sanırım rüyalarım kendimi kendime anlattığım yerdi. Anlatı durunca eksik bir hikâyeye dönüştüm."

Ekranın karşısında uzun süre oturdum. Boş boş baktım. Çünkü tam olarak hissettiğim şey buydu. Söyledikleri her şey kelimelere dökemediğim şeylerdi.

Bir hafta sonra iş çıkışı, bir bar köşesinde otururken Deniz'e "Sen hâlâ istiyor musun bu ameliyatı?" diye sordum. Elindeki kadehi masaya bırakırken bana garip bir şekilde baktı. "Noldu? Pişman mı oldun?" Cevap veremedim. Çünkü pişman olmak bile artık yaşadığım şeyi anlatmak için çok basit bir kelime gibi geliyordu. "Bilmiyorum," dedim sadece. "Sanırım artık hiçbir şeyi eskisi gibi bilmiyorum."

Kırılma

Altıncı haftaya geldiğimde artık zamanın ne kadar geçtiğini gerçekten bilmiyordum.

Kerem'le aramızdaki en büyük sorun, onun uyuduğu benim uyumadığım saatlerdi. Önceden bu saatler bizim için hiçbir şey ifade etmezdi. O uyurdu, ben de yanında uyurdum, sabah beraber uyanırdık. Şimdiyse her gece o yattığında yalnız kalıyordum. Evin içinde o sekiz saat benim için sekiz saat değil, sanki sekiz gün gibi uzayıp gidiyordu.

Bir gece, saat kaçtı bilmiyorum çünkü artık saatlere bakmayı bırakmıştım, yatak odasına girdim. Kerem uyuyordu, yüzü yastığa dönük, nefesi düzenliydi. Onu izledim. Uzun süre izledim. Belki yarım saat, belki üç saat bilmiyorum. Zaman artık benimle konuşmuyordu.

Onu izlerken ona imrendiğimi fark ettim. Uyuduğu için. Gözlerini kapatıp bir yere gidebildiği, sonra geri dönebildiği için. Ben hiçbir yere gidemiyordum. Sürekli buradaydım. Sürekli ben'dim. Kesintisiz, dinlenmeden, on dört saat, yirmi dört saat, kırk sekiz saat aynı ben.

Sabah uyandığında hâlâ orada oturduğumu, onu izlediğimi görünce irkildi. "Ne yapıyorsun?" dedi, sesi hem uykulu hem de tedirgindi. "Seni izliyordum," dedim. Yalan söylemenin bir anlamı yoktu artık. Doğruldu yatakta. "Bu kaçıncı gece? Yani... kaç gündür böylesin?" "Bilmiyorum." "Nasıl bilmiyorsun?" Sesi yükseldi, korku öfkeye dönüşmüştü. "Ben her gün senin aynı yerde oturduğunu görüyorum. Bazen mutfakta, bazen burada. Sen hiç... sen hiç değişmiyorsun artık."

Haklıydı, değişmiyordum. Gün denen şey, insanı küçük küçük değiştiren bir şeydi. Uyu, unut, sıfırla, yeniden başla. Benim için sıfırlama yoktu. Altı hafta önceki ben ile şu anki ben arasında hiç kopmamış, tek bir uzun, kesintisiz ipin üzerinde yürüyordum. Ve o ip gittikçe inceliyordu.

"Belki de," dedi Kerem, sesi kırılarak "bu ameliyatı yaptırman bir hataydı." Bunu duymak canımı yaktı. Ama beni asıl yakan, içimde bir yerin ona hak veriyor olmasıydı. "Belki," dedim.

"Bana geri gel," dedi elimi tutarak. Sesi yalvarır gibiydi. "Yani... eskiden nasılsan. Yorgun olsan bile. En azından yorgun olduğunda seni tanıyordum." Sanki yorgunluk benim bir parçammış da o parçayı ameliyatla birlikte kaybetmişim gibi söyledi. Belki de öyleydi. Belki yorgunluk, insanın kendi sınırlarını hissettiği yerdi. Belki de sınırlarını hissetmeyen biri, artık tam olarak biri değildi.

O sabah ilk kez ağladım. Aylardır ilk kez. Ağlamak bile eskisi gibi değildi. Bitmiyordu, rahatlatmıyordu. Çünkü ardından gelecek, beni sarıp sarmalayacak bir uyku yoktu. Sadece ağlıyordum. Sonra durdum. Bedenim yoruldu diye değil, gözyaşım tükendiği için.

Kerem beni tuttu o sabah, uzun süre, hiçbir şey söylemeden. Ama tutuşu bir vedanın başlangıcı gibiydi. Sanki ikimiz de bu ameliyatın aldığı şeyin sadece benim uykum olmadığını biliyorduk. Aramızdaki, geceleri paylaştığımız o sessiz, kelimesiz yakınlığı da almıştı.

Forumlardaki insanlarla konuşmam gerekiyordu. Belki geri dönüş diye bir şey vardı. Belki de yoktu. Ama artık bilmem gerekiyordu.

Diğerleri

Forum göründüğünden daha büyük bir yerdi. "Post-Somnektomi Destek Grubu". Üç bin küsur üye, çoğu son altı ay içinde katılmış. Aylar öncesinden ilk baştaki gönderiler hâlâ oradaydı: "Yeni ameliyat oldum, herkes tebrik ediyor!", "İlk haftam, inanılmaz verimliyim!", kalp emojileriyle dolu. Ama yaklaştıkça tonlar değişiyordu.

Bir kullanıcı -rumuzu "eskiuyuyan34"- dört ay önce şunu yazmıştı: "Kızım artık beni tanımıyor gibi davranıyor. 'Baba hep aynı,' diyor. Fark etmemiştim ama haklı. Ben de kendimi hiç değişmiyormuş gibi hissediyorum. Sanki dondum ama etrafımdaki herkes hâlâ akıyor."

Bir başkası, "gecesiz_65", bambaşka bir şey paylaşmıştı: "Doktorlar bunun geri dönüşü olmadığını söylüyor. Glenfatik sistem kalıcı olarak yeniden yapılandırılmış. Tersine ameliyat diye bir şey yok. Sadece ilaçla bastırma var, o da yarı yarıya işe yarıyor ve yan etkileri berbat." Midem bulandı. Bir yerlerde, aptalca bir umutla bir çıkış yolu olduğuna inanmıştım. Şimdi o kapı da kapanıyordu.

Daha derine indim. Doktor olduğunu söyleyen bir kullanıcı, uzun bir açıklama yazmıştı. Ameliyatın ilk yıllarda sadece kronik uykusuzluk hastalarına, narkolepsi tedavisi gören insanlara uygulandığını ancak sonuçların çok etkileyici olduğunu, öyleki üç ay içinde hastaların çoğunun üretkenliğinin iki katına çıktığını ve klinik dışı bir talebin patlak verdiğini yazmıştı. Önce ünlüler, sonra CEO'lar, sonra "kendine yatırım yapan" herkes. Fiyat düştükçe, sıradan insanlar da girmeye başlamıştı. Ama kimse, demişti doktor, uzun vadeli psikolojik etkileri gerçekten araştırmamıştı. "Uykunun sadece bedeni değil, benliği düzenlediğini fark etmemiz için çok geç oldu," diye yazmıştı.

Bir diğer gönderi beni asıl sarsan oldu. Kullanıcı adı yoktu, silinmiş bir hesaptan paylaşılmıştı ama biri ekran görüntüsünü almış, tekrar yüklemişti: "Üç haftadır aynanın karşısında duruyorum ve orada kim olduğumu bilmiyorum. Dün ile bugün arasında hiçbir fark yok. Geçen ay ile bu ay arasında hiçbir fark yok. Ben, tek, uzun, kesintisiz bir andan ibaretim ve bu an hiç bitmiyor. Kimse bana bunun nasıl bir şey olduğunu anlatmadı." Yorumlarda biri "Ne yapıyorsun şu an?" diye sormuş ama cevap gelmemiş. Son mesajdan iki hafta sonra, bir aile üyesi hesaba girip "Kardeşim hastaneye kaldırıldı. Doktorlar zamansal disosiyasyon dediler. Ne demek olduğunu anlamıyorum ama sizi temin ederim iyi bir şey değil." yazmıştı.

O an artık kelimeleri bile ayırt edemez olmuştum. Forumu kapattım ve uzun süre boş ekrana baktım. Tek bir şey netleşmişti kafamda. Bu birkaç kişinin garip yan etkisi değildi. Bu, gizlenen, küçültülen, "nadir görülür" diye geçiştirilen bir salgındı. Haberlerde her hafta yeni bir ünlü ameliyat oluyor, yeni bir şirket çalışanlarına "üretkenlik paketi" olarak sunuyordu bu prosedürü. Bazı büyük teknoloji şirketleri işe alım sürecinde sirkadiyen bağımsızlığı bir artı puan sayıyordu. Kimse, ekranın arkasında kaç kişinin aynaya bakıp kendini tanımadığını konuşmuyordu.

Deniz'e forumu gösterdim ertesi gün. Uzun uzun okudu, sonra bana baktı, yüzünde daha önce hiç görmediğim bir ifade vardı. "Ben bu ameliyatı olmayacağım," dedi sadece. Gülümsemeye çalıştım. Ama gülümseme yüzümde durmadı. Çünkü asıl soru artık ameliyat olmalı mıyım değildi. O çoktan geride kalmıştı. Asıl soru bu hâlde ne kadar dayanabileceğimdi.

Ve daha da kötüsü Kerem'e söylediğim gibi, artık geri dönüşü yoktu.

Sabah

Ne zaman başladığını bilmiyorum, çünkü artık başlangıçları da sonları da ayırt edemiyordum. Ama bir noktada kendimi mutfak masasında otururken buldum ve elimde içi boş bir bardak vardı. Hatırlamıyordum ne zaman doldurup ne zaman içtiğimi. Kerem karşımda duruyordu, ağzı hareket ediyordu ama sesi bana çok uzaktan geliyormuş gibi geldi, sanki su altındaydım.

"...beni duyuyor musun? Söylüyorum bak, üç kere söyledim aynı şeyi."

Duymamıştım. Hiçbirini duymamıştım.

O günden sonra bulanıklaşmalar sıklaştı. Tuhaftı, uyku sersemliği gibi değildi. Daha çok aynı sahnenin üst üste binmesi gibiydi. Bir an mutfaktaydım, bir an kendimi işte, masamda otururken buldum, önümde bitmemiş bir rapor, ve saatin kaç olduğunu, o iki anın arasında ne kadar zaman geçtiğini bilmiyordum. Bir saat mi, bir gün mü, üç gün mü…

Deniz sonradan anlattı bana o hafta üç kere aynı cümleyi tekrarladığımı. Sanki bir kaydı yeniden başlatıyormuşum gibiydi. "Fark etmedin mi?" dedi, gözlerinde hâlâ o korku vardı. "Sana söyledim, sen 'evet haklısın' dedin, sonra on dakika sonra aynı şeyi sanki ilk kez duyuyormuşsun gibi bir daha söyledin." Hatırlamıyordum. O on dakika benim için hiç var olmamıştı.

Kerem'in beni hastaneye götürdüğü günü de tam hatırlamıyorum. Parçalar vardı. Arabanın koltuğu, camdan geçen ışıklar… Hâlâ gündüz müydü, gece miydi bilmiyorum, artık ışığın rengi bile bana bir şey söylemiyor. Kerem'in elimi sıkı sıkı tutuyor. Bırakırsa bir yere kayıp gideceğimi düşünüyormuş gibi.

Doktor birkaç soru sordu. Adım neydi, bugünün tarihi neydi. İlk ikisini bildim. Üçüncüsünü bilemedim. Emin olamadım. "Zamansal disosiyasyon," dedi, tıpkı forumda okuduğum gibi. "Sirkadiyen döngü olmadan, bazı beyinler zamanı bir akış olarak değil, parçalı anlar olarak kaydetmeye başlıyor. Sizin durumunuzda henüz erken evre. Tedavi edilebilir. Tam olarak değil ama yönetilebilir."

"Yönetilebilir" kelimesi kulağımda uzun süre çınladı. Çünkü "iyileşmek" demiyordu. "Eskisi gibi olmak" demiyordu. Sadece, çözülmeyi biraz yavaşlatmak demek istiyordu. Kerem'in elini o masada, hastane odasında, sıkı sıkı tuttuğumu hatırlıyorum. Belki ilk kez, ameliyattan sonra ilk kez, ona gerçekten hissederek bir şey söyledim: "Özür dilerim."

"Neden özür diliyorsun?"

"Çünkü sen bana 'geri gel' dedin, ve ben gelemedim. Belki de artık gidecek bir yer kalmadı benim için." Gözleri doldu, elimi daha sıkı sardı. "Gitmeyeceksin," dedi. "Ben seni buradan çıkaracağım. Yavaş yavaş. Her ne kadarsa, onu geri kazanacağız."

Bilmiyorum inandım mı o an ona. Ama tuttum elini. Aylardır ilk kez bir şey hissettim Uykuya en çok benzeyen şeydi: teslim oluş. Direnmeyi bırakmak, zamanı yönetmeyi bırakmak, sadece orada, o sandalyede, onun elini tutarak var olmak.

İz

Bu satırları yazmaya başlamam, doktorun önerisiyle oldu. İlk başta anlamsız geldi bana bir günlük tutmak, kalemi kâğıda değdirmek, sanki bu basit hareket beni onarabilirmiş gibi. Ama zamanla anladım ki mesele yazdıklarım değildi. Mesele, sayfaların birikmesiydi. Her dolan sayfa, benim için görünmez olan bir şeyi görünür kılıyordu. Zamanın gerçekten geçtiğini. Dün yazdığım cümleyle bugün yazdığım cümle arasında bir mesafe vardı artık. Elle tutulur bir mesafe. Ve bu mesafeyi kendi zihnimde göremesem bile kağıt üzerinde görebiliyordum.

Tedavi de böyle ilerledi, yavaş yavaş, sabırla. İlk aylarda ilaçlar neredeyse hiçbir şey yapmadı; hâlâ günlerin birbirine karıştığı, Kerem'in bana "üç gündür aynı tişörtü giyiyorsun" dediği, benimse o üç günü tek bir uzun andan ayıramadığım haftalar geçirdim. Doktor her kontrolde aynı şeyi söylüyordu: "Beyninize yapay bir ritim öğretiyoruz. Bu, silinmiş bir çizgiyi yeniden çizmek gibi. İlk denemeler hep titrek çıkar." Titrekti gerçekten. Bazen bir hafta boyunca küçük bir ilerleme hissediyor, sonra bir gecede, ya da bir "an"da her şey eski bulanıklığına geri dönüyordu.

Dördüncü ayın sonuna doğru, ilk kez bir şeyi fark ettim: uyandığımda -evet, artık ara sıra gerçekten uyanıyordum- kısa, sığ ama gerçek bir uyku sonrasında önceki günün nerede bittiğini hatırlayabiliyordum. Küçük bir şeydi bu, neredeyse gülünç derecede küçük, ama benim için bir zafer gibiydi. O akşam Kerem'e anlattım. O da benim kadar sevindi, belki daha da fazla.

Altı ayın sonunda geldiğimde artık günleri sayabiliyordum yine. Tam olarak eskisi gibi değildi. İlaçların ördüğü, kırılgan, yapay bir ritimdi bu ama en azından bir ritimdi. Bazı günler hâlâ o kesintisiz, dikişsiz zamanın içine kayıyordum; bir öğleden sonra başlıyor, kendimi akşamın ortasında buluyordum, aradaki saatler yine bir sis gibi dağılmış oluyordu. Ama artık bu kaymalar istisnaydı, kural değildi. Ve bir istisnayı tanımak, ona bir isim verebilmek, "bugün kaydım" diyebilmek bile başlı başına bir iyileşmeydi.

Yalnız yürümedim tabii ki bu yolu. Kerem, en titrek günlerimde bile yanımdaydı. Katettiğimiz bunca yol sadece ilaçların değil onun da sabrının eseriydi. Hâlâ yanımda. Ve bazı geceler, artık gerçek uyku olmasa da ışıkları kapatıp yatağa uzanıyoruz beraber. O uyurken ben onun nefesini dinliyorum. Ve bu, eskiden bildiğim o huzura en yakın şey oluyor.