Kamu Spotu Kahkahası

İrem İlayda Karkı

Zihnimden kulaklarıma yankılanan sessiz bir çığlıktı benimkisi, “Mutlu olmayı istemek zorunda mıyım?”. Herkes üzgündü benim için. Acıyorlar, tavsiyeler veriyorlar, zorla dışarı çıkarmaya çalışıyorlar, doktora gitmeyi teklif ediyorlar ama asla anlamaya çalışmıyorlardı. Beklentim anlamaları da değildi. Tek isteğim beni benimle bırakıp tavsiyelerini peşlerine takıp gitmeleriydi. Ama bunu da söyleyemezdim. İçimden bir parça bu kadar yalnızlığı kaldıramayacağımı fısıldıyordu bana.

Nasıl söylenirdi ki, mutsuzluğum bana keyif veriyor diye? Bunu bu şekilde ifade etsem, yazık kafayı da yemiş sonunda derlerdi. Ama ben iyiydim böyle. Mutsuzdum ama iyiydim. Gülmek içimden gelmiyor diye dünyaya da küsmüş değildim. Ve evet gülmüyorum diye saçma sapan kişisel gelişim şeylerine de gidecek değildim.

“Kendini seversen düzelirsin.”

“Bak benim amcamın kızı buraya gitti, bir haftada kendini bulmuş biri olarak döndü. Mutlaka denemelisin.”

“Kim ne derse dersin asıl konu özşefkat. Kendi değerinin farkında olmalısın.”

“Affetmek de önemli. Önce kendini sonra çevrendekileri.”

Her gelen bir şey diyordu. Dünyayı en iyi kendilerinin bildiklerini sanıyorlar ve bununla da inanılmaz gurur duyuyorlardı. Ceplerinde taşıdıkları bir “Hallederiz” çekleri vardı. Bozuk olan beni düzeltmek için bunu kullanıyorlar, düzelttiklerinde duyacakları kibri şimdiden omuzlarında taşıyorlardı.

Sabah gelen arkadaşım cebinde bir gösteri biletiyle geldi. “Bak bu adam çok iyi, öyle güldürüyor ki insanları. Gülmekten yerlere yatıyorlar diye yerlerde hep minder var. Öyle komik bir adam.” Tamam da bundan bana ne? Komikse bana mı komik? İtiraz ederken sözel olarak söyleyeceğim hiçbir sözün faydalı olmadığını anladım ve bunu yaşayarak göstermenin daha iyi olacağına karar verdim.

“Tamam, gidelim.”

Bu cevabım arkadaşımda hayal kırıklığı oluşturdu. Sanırım eninde sonunda reddedeceğimi düşünüyordu. Belki de bilet için ben nasılsa istemeyeceğim diye başkasını bile ayarlamıştı. Şimdi içinden o kişiye nasıl bir açıklama yapacağını düşünüyor olmalıydı. İçimden güldüm. Uzun zamandır en eğlendiğim an bu olmuştu.

“Şeyyy, tamam akşam görüşürüz o zaman.”

Eminim şimdi de benim akşam çok eğleneceğimi, gösteri çıkışında ona teşekkürler edeceğimi düşünüp keyifleniyordu. Gözlerinden anlıyordum.

Akşam olup da gösteri saati yaklaşınca hazırlanmaya başladım. Çok da özenmedim, nasılsa sıkılıp erkenden kaçmaya çalışacaktım. Hayatın şifrelerini çözdüğüne inananlardan biri de bendim. Kimsenin aslında mutlu olmadığının ama birbirlerine bunu belli etmemek için o role girdiklerinin ve hatta sahte kimliklerle mutluluk yarışı yaptıklarının farkındaydım. Sırf onlardan biri değilim, sahte kimliklere bürünmüyorum diye beni değiştirmeye çabalıyorlardı. Ama boşa çaba, insan bir kere güneşi gördüyse bulutlar onu kapatsa bile güneşin orada olduğunu bilir. Ben artık bulutlara inanamazdım.

Gösteri merkezine geldiğimde gülmeye hevesli bir kalabalıkla karşılaştım. O kadar heyecanlılardı ki bende eksik olan bu duygu araya kaynayıp gidiyordu. Suya atılan bir taş gibiydim o an. Su suyu bulmuştu, taş dibi. Ama memnundum bu durumdan. Su suda kaybolmuştu, taş orada var olmuştu.

Arkadaşım “Bak seni nasıl da getirttim buraya.” bakışıyla bana yaklaşıyordu. Benim burada olmam onun için hak edilmiş bir zaferdi.

“Hoş geldin. Çok iyi ettin. Bak gör bugün çok eğleneceğiz.”

Ufak bir tebessümle karşılık vermek istedim ama dudaklarım kıpırdamadı bile. Kafamı salladım sadece. Bir zil sesiyle gösterinin başlamak üzere olduğunu haber verdiler ve daha gösteri başlamadan gülmeye başlayan grup, hevesle kapıya yöneldi. Ben en arkalarda sürünerek ilerliyordum, benim yüzümden arkadaşım da.

İçerisi küçük bir alandı. Bir gösteriye değil de doğum günü partisine gelmişim gibi hissettim. Çok geçmeden afişte resmini gördüğüm, o çok komik adam sahneye çıktı. Selam bile vermeden direkt bir anısını anlatmaya başladı. Bence gerçek bir anı değildi. Saçmaydı ama yapay bir saçmalık. İnsanların gerçek hayatta yaşadığı saçmalıkların doğal bir akışı olurdu. Gülmeye dünden razı olan bu grup elbette bu saçma anımsı hikayelere gülmeye başladı. Bende mimik oynamamıştı. Kafamı yana çevirince arkadaşımın ciddi bir şekilde beni izlediğini fark ettim. İlk gülüşümü kaçırmak istemiyordu zannedersem. Ufak bir omuz hareketiyle sıkıldığımı belli ettim. Sonra komedyen başka bir anıya geçti.

“Bu benim için de çok yeni. Bakın bugün hahahahahaahh. O kadar komik hahahahahaha. Karşıdan hahahahaahahahha. Karşıya hahahahahah.”

Adam sanırım ilk defa gerçek bir anı anlatmaya başlamıştı ama onu da anlatamıyordu. Her kelimeden sonra uzun bir kahkaha geliyordu. Öyle ki bir noktadan sonra kelimeler yerini sadece kahkahaya bıraktı. Artık gözlerinden yaş gelmeye başlamıştı. Birkaç dakika sonra da kendini yere attı. Onunla beraber gülmeye başlayan insanlar da sanırım tam olarak bu noktada ciddileşmeye başladılar. Yaklaşık bir beş dakika sonra da biri ambulansı aramayı akıl etti. İnsanlar telaşla oradan oraya koşturuyordu. Ben yerimde durmuş sadece gözlem yapıyordum. Arkadaşım şaşkınlıktan ne yapacağını bilemiyordu. Komedyen ise kahkahalarının arasında zorla nefes almaya çalışıyordu. Acı çekmeye başladığı her halinden belliydi. Ambulansın gelmesi çok sürmedi. Hemen sedyeye bağlayıp taşıdılar. Ben hâlâ izliyordum. Arkadaşım da öyle. Komedyenin salondan götürülmesiyle birlikte insanlar da dağıldılar. Arkadaşıma doğru döndüm. Ne diyeceğini bilemez halde bana bakıyordu. Birazcık gülmem için getirildiğim yerde, fazlaca güldüğü için bir başkası hastaneye kaldırılmıştı. Bu durumu düşünmek bana kahkahalar attırdı ama içimden.

“Bak gördün mü, gülmek her zaman sağlıklı değil.”