Acelesi Olan Düşler

Meryem Betül Dikbaş

Yine buluşma yerine geç kaldım. Ne yapsam bunu kıramıyorum. Erkenden hazırlandım, tüm planlarımı buluşma saatine göre ayarladım. “Bu sefer geç kalmamalısın, kendini ona göre ayarla.” nutukları attım kendime. Ama yok. Yine olmadı. Olmuyor. Psikolojide yeri var mı bilmiyorum ama ben genelde buluşma saatinde anca evden çıkabiliyorum. Bazen buluşma saatinde hazırlanmaya başladığım da oluyor. Bunun buluşacağım kişilerle de alakası yok. Mesela ben bu randevuyu aylardır bekliyorum. Gece uyku tutmayacak kadar heyecanlıyım. Geç kalmamak için erken davrandığımı zannetsem de yine geç kaldım. Şöyle bir etrafıma bakıyorum, o da gelmemiş henüz. Rahatlıyorum. İlk buluşmadan geç kaldığına göre dakik birisi değil. Buna seviniyorum. Yoksa bekletmiş olmaktan mahcup olurdum tüm randevu boyu.

Çınar ağacının gölgesinde boş bir bank bulup oturuyorum. Etrafıma bir göz gezdiriyorum, Pazartesi olmasına rağmen epey kalabalık. Saate bakıyorum. Buluşma saatimizden 56 dakika, benim buraya gelişimden 32 dakika geçmiş. Etrafımı bir daha kolaçan ediyorum. Yok. Telefonumu kontrol ediyorum herhangi bir bildirim yok. Tam elim arama tuşuna gidiyor, sıkboğaz etmeyeyim ilk günden diyorum, vazgeçiyorum.

Karşımdan bir kız çocuğu geçiyor. Kadife çiçeklerine selam veriyor, “merhaba güzel çiçekler.“ diyor. Sensin çiçek diyorum içimden. İki oğlan çocuğu havuza girmek “tehlikeli ve yasaktır” yazan park havuzunda yarı çıplak oynuyorlar. Bir taraftan da görevli gelecek mi korkusuyla etrafı gözlüyorlar. Köşedeki çocuk güvercinleri uçurtmak için annesinden izin istiyor. Yanlarında bir koşsa uçacak olan güvercinler için izin istiyor annesinden. Terbiyesinden mi, anne korkusundan mı bilemem. Çevremdeki onca insandan gözüm sadece çocukları seçiyor. Bir an önce anne olma isteğimin önüne geçemiyorum. Bunun için önce evlenmem lazım. Tabii bu randevudan tek çıkmazsam. Beklemekten sıkılmak yerini evli mutlu çocuklu hayallerime bırakıyor.

Çocukken de böyleydim. Yalnızlıktan ya da kalabalıktan bunalsam hemen hayallere sığınırdım. Gece uyku tutsun diye hayal kurardım. Hayallerimi öyle detaylandırırdım ki iyice açılırdı uykum. Okulda dersten sıkılsam öğretmenin yerinde kendimi hayal ederdim, öğrencilere kızardım dersi dinlemedikleri için. Benim bir sözümle susmalarından gururlanırdım. Ama Serkan’a kızmazdım. Ona hep aferin derdim. Serkan’a kayınca gözlerim hayallerim yön değiştirirdi. Hemen onun yanı başında gelinlikle görürdüm kendimi. Gelin çiçeğimi attığımı düşlerdim, sınıfımdaki kızların kapmaya çalıştıklarını, herkesin bana imrenerek baktığını. Çiçeği Selma kapardı her defasında. Serkan’la aynı sırada oturan sümsük Selma.

Öğretmen olmayı hayal ederdim, ortaokuldan sonra okumadım. Kuaför dükkânı açmayı hayal ederdim, hiç o kadar param olmadı. Serkan’la evlenmeyi hayal ederdim okuldan sonra bir daha görmedim onu. Bir anne olma hayali kaldı elimde, onun için de yaşım geçmek üzere. Birkaç defa yaklaştım aslında. İki kez nişandan döndüm. Birinde de tam anlaştık bu sefer oluyor derken annemle annesinin eski düşmanlıkları çıktı ortaya. Ne görücüler ağırladım, ne muhallebiler yedim mahalle pastanelerinde. Düğün düğün, gün gün gezdim annemle. Arkadaşlarımı geçtim yeğenlerimin düğün ayakkabılarından bile silindi ismim. Tam kaderime küsecektim ki Ferdi’yle tanıştım. Beyaz atı yok Ferdi’nin, beyaz arabası da yok. Ama olsun. Prens bekleyecek yaşı çoktan geçtim. Bu sefer realist takılıyorum. İşimi şansa bırakmadım. Her şeyini araştırdım, her şeyimi ortaya döktüm. Birbirimizin her şeyini biliyoruz. Tek sıkıntımız yüz yüze hiç görüşmedik. Onu da birazdan halledeceğiz ve artık hiçbir engelimiz kalmayacak.

Zihnim şahsi hayatımın beş yıllık kalkınma planları ile meşgulken güneşli hava yerini rüzgâra bırakıyor. Havadaki bu ani ve beklenmeyen değişimden dolayı banklar birer birer boşalıyor. Çocuklar aileleri tarafından asılıp çekilerek parktan çıkarılıyor. Ben de havaya karşı koyamıyorum, parkın içindeki küçük kafeye geçiyorum. Pencere kenarından çınar ağacını gören bir masa seçiyorum. Sandalyeye oturur oturmaz garson dibimde bitiyor. “Hoş geldiniz efendim, bu masa biraz rüzgâr alıyor kalmak ister misiniz? Beklediğiniz biri var mı? Siparişi sonra mı verirsiniz?” Peş peşe gelen sorularına karşı üç evetle uğurluyorum garsonu.

Çantamdan aynamı çıkarıyorum, rüzgârın bozduğu saçımı tarıyorum parmaklarımla. Bir taraftan da buluşma yerimiz olan çınar ağacı çevresini izliyorum. Ne gelen var ne giden. Saate bakmaya korkuyorum. Kendi içimde kuruyorum mahkeme salonunu. Hem yargılıyorum bu kadar beklettiği için, hem savunuyorum bana makul bahanelerle. Telefonuma tekrar bakıyorum. Ne bir mesaj var ne bir arama. Savunduğum tüm bahaneleri çürütüyorum tek tek. Garson tekrar geliyor. Acıyan gözlerle çay ve kek bırakıyor. “Acıkmışsınızdır.” Acıkmışımdır. “Kek açlığıma iyi gelir. Peki hayal kırıklığıma ne iyi gelir?” Elimde kalan son umudumu da masada bırakıp kalkıyorum. Dışarda sağanak yağmur var. Kimse kalmamış parkta. Çınar ağacının altındaki banka tekrar oturuyorum. Gözyaşlarım yağmura karışıyor. Kafedeki garson geliyor yanıma. “Hanımefendi, iyi misiniz? Taksi çağırmamı ister misiniz? Gerçi pazar akşamı taksi de zor bulunur şimdi.” Şaşkınlıkla garsona bakıyorum. “Pazar mı? Bugün pazartesi değil mi?” Evet bugün pazar. Kafamdaki tüm mutsuz senaryoların boşuna olduğuna mı güleyim, geç kaldığımı sanarken randevuya bir gün erken geldiğime mi güleyim? Garson tam cevap verecekken benim gülmem karşısında ne yapacağını şaşırıyor. Bana karşı bakışları değişiyor, bir kahkaha sesi de garsondan geliyor.