Kahkaha Adamlar

Büşra Baysal

Her iki yanı ağaçlarla çevrili bir yoldayım. Ağaçların köklerini yemyeşil çimenler kapatıyor. Hafifçe esen rüzgârla birlikte çimenler ve ağaçların dalları salına salına dans ediyor. Yaprak yığınını aşıp gelen güneş ışıkları gözlerimi kamaştırıyor. Her notadan öten kuşların sesi ruhumu okşuyor. Temiz havayı içime çekiyorum ve yüzüme minik bir tebessüm yerleştiriyorum. Huzurum korkup kaçmasın diye usul usul yürüyorum. Kendisini çok sevsem de bana pek nadir uğruyor haşmetmeapları. En ufak bir sorun görünce ortadan kayboluyor. Sonra ara ki bulasın. Duygularımız karşılıklı olmasa gerek diye düşünüyorum. Ben onu bir ayının balı sevdiği gibi severken o beni bir vampirin güneşi sevmediği gibi sevmiyor.

Şimdi ayı ve vampirin bu durumla ilgisi ne ben pek şey edemedim de?

Sen her lafa karışma!

Off. Peki peki huzurunu da al başına çal.

İleride şehrin manzarasını gören bir banka oturuyorum. Ah şimdi buradan beton yığınları yerine dalgalarının zihnime çarptığı bir deniz olsaydı. Dalgaları, zihnimdeki düşmanlarıma çarpa çarpa onları kumların arasına karıştırıp orada boğsaydı. Amann yine söz sözü açtı, az daha buraya asıl geliş amacımı unutuyordum.

Ahhaha amacı da varmış. Seni gidi büyük insan seni.

Tabii var. Senin gibi ortalığı karıştırmak değil hem de.

Neymiş peki o ulvi amacın?

Hikâye yazmak Patrik, yüksek müsaadenle.

Ehh yaz bakalım. Bu huzurlu ortam beni pek bunalttı. Belki hikâyende onu kaçıracak bir şey vardır.

Hayır yok, Patrikçim. Bu hikâye komik olacak. Çünkü öyle bir şey yazacağım ki karakterler gülmekten konuşamayacak. Sana burdan ekmek çıkmaz, hadi başka kapıya.

Hımm. Ben senin öyle komik şeyler yazacağına pek inanamıyorum ama neyse.

Banktan kalkıp biraz daha yürümeye karar veriyorum. İlham beni bulsun diye geldiğim yerde olan ilhamım da kaçıyor. Bari biraz hareket etmiş olayım. Az önce gözümü kamaştıran güneş ışıkları bu sefer safları sıkı tutan yaprakları aşıp geçemiyor. Bu yüzden ben ilerlerledikçe karanlık da benimle birlikte geliyor. Epey uzakta iki tane karartı görüyorum. Koca birer c harfini andırıyorlar. Ormanı harfler basmamıştır herhalde. İçime birdenbire çöreklenen ürpertiyi umursamayarak c harflerine doğru yürüyorum ve onların sanrı olmasını diliyorum. Ama yaklaştıkça ne c harfi ne de sanrı olmadıklarını anlıyorum. Burayı aydınlatmayı başarabilmiş cılız ışık sayesinde, karşı karşıya durmuş, başlarını eğmiş iki kişi görüyorum. Belki de buradan ardıma bile bakmadan kaçmam gerekiyor. Fakat paçalarıma yapışıp kalan merakım yüzünden geri gitmek yerine ilerliyorum. Olanları daha net görebilmek için telefonumun fenerini açıyorum. İki adam, ikisi de karnını tutmuş ileri geri sallanıyorlar. Havada artık o tatlı kuş cıvıltılarının olmadığını fark ediyorum. Onun yerini boğuk kahkaha sesleri alıyor.

Hikâye yazacağım diye bizi getirdiğin yere bak! Huzur gitsin istedim de bu korkunç yere gelelim demedim. Ormanın ortasında, inle cinin top oynamaktan korktuğu yerde iki adamın kahkahası havayı inletiyor. Sen tabanları yağlamak yerine adamların dibine girmeye devam ediyorsun. Sonra da beni, seni kaygılara, kederlere boğmakla suçluyorsun. Böyle bir şey yapmıyorum tabii. Ama nadiren de olsa yapmamaya dikkat edeceğim. Ne olur bizi bu korkunç yerden kurtar.

Ne oldu Patrik korktun mu? Bu öyle benimle uğraşmaya benzemiyormuş değil mi? İnadına gideceğim.

Kime inat ediyorsun da gidiyorsun acaba? Sanki inat ettiğin farklı biri.

Patrik bu sefer haklı sanırım. Her ne kadar bunu kabul etmek istemesem de onu dinlemeliyim.

Şu an hiç güleceğim yok ama üsülen hahhah. Beni dinlemediğin an yok ki. Neyse neyse çabuk kaçalım buradan.

Hemen şımarma Patrik!

Adamların kahkahalarının yırtıcılığı o denli artıyor ki ruhumun tırmalandığı hissine kapılıyorum. Elimde olmadan, gitmekten vazgeçip bir süre adamları inceliyorum. İstiflerini hiç bozmadan sarsıla sarsıla gülüyorlar. Güldükçe yüzleri nefes üflenen bir balon gibi şişiyor da şişiyor. Ormanın ortasında böyle bir manzaraya şahit olmanın pek normal bir şey olmadığını kavramak için geç kaldığımı biliyorum. Geç olsun da güç olmasın diyerek geri dönüyorum. İlk defa doğru bir karar verdiğim için kendimi tebrik ederek koşar adım ilerliyorum.

- Heyy! Ne hahaha nere hahahha ye gidi hahaha yorsun hahaha?

Olduğum yere mıh gibi çakılıyorum. Ne dedi o bana? Nereye gidiyorsun mu diye soruyor? Dönüp cevap versem mi acaba? Yok yok ilerleyeyim.

- Şş haha şşt haha bak hahaha sana!

Yavaş yavaş arkama dönüyorum. Bir süre adamlarla bakışıyoruz. Korkunun ecele faydası yok lafa giriyorum:

- Buyur ağbii.

Adamlar iki büklüm hâlde, gülmelerine ara vermeden bana doğru birkaç adım atıp duruyorlar. İkisi birden:

- Biz hahaha de haha se haha ni hahaha bekli haha yor haha duk.

Kendimi iki bilinmeyenli denklemin içinde kalmış gibi hissediyorum. Adamların söylediği de benim için denklemler kadar bilinmez. Hahaları atıp geriye kalanları birleştirmek için her seferinde, bir iki dakika kadar uğraştıktan sonra kafamda bir ampul parlıyor.

- Be-ni mi bek-li-yor-du-nuz?

Onlar gülmekten konuşamıyor ben ise korkudan kekelediğim için konuşamıyorum.

Gülmekten mi konuşamıyorlar dedin sen? Hani senin yazacağın ama ilham bulamadığın için yazamadığın, ilhamı bulmak için de bu ormana geldiğimiz hikâyedeki gibi mi?

Bi dakka bi dakka. Şu an tam onun gibi gözüküyor. Nasıl yaa? Patrik, bunlar senin oyunların mı yoksa?

Doğru ya her şeyin suçlusu benim.

- Haha e haha vet. Sen haha çağır haha dın haha bi haha zi.

Formül aynı hahaları at geriye kalanları birleştir.

Formüllerden de çok anlarsın ya.

Patrikkkkkk!

- Ben sizi nasıl çağırmış olabilirim ağbii.

- Haha gül haha mekten haha konu haha şama haha yan haha biri haha leri haha nin haha hikâ haha yesini haha yaza haha cak haha tın haha ya. Sen haha hikâ haha yeni haha yaz haha diye haha gel haha dik.

- Nasıl ya? Siz bunu nereden biliyorsunuz? Hadi biliyorsunuz sırf ben hikâye yazayım diye mi ormanın ortasında sabahtan beri katıla katıla gülüyorsunuz? Buraya geleceğimi nerden bildiniz ağbicim?

Allah'ımm! Neyin içindeyim ben? Tabii günlerdir, ben nasıl gülmekten konuşamayan kişilerin hikâyesini yazacağım, bu kişilere ne olsun ki bunlar o kadar gülebilsin diye düşünmekten kafayı yedim. Başka açıklaması yok bunun.

Hani bu hikâye komik olacaktı? Ben dedim ama sen öyle hikâyeler yazamazsın diye.

Off Patrik off. Evet evet, dedin. Aferin sana. Öyle de oldu bunlar komik bir şeye gülmüyorlar. Zaten daha yazamadım ki.

Adamlar o iki büklüm hâllerinden sıyrıldılar, ellerini havaya haldırıp üzerime gelmeye başladılar. Hâlâ gülüyorlardı.

Yaa bırak adamların gülmesini de kaççç!

Var gücümle koşmaya başladım.

İmdaattt! Anneeeğğ!

Bağırmaya ara verdiğim zaman arkama bakıyor, adamların yakınlığını kontrol ediyordum. Ne kadar hızlı koşarsam koşayım aramızdaki mesafe açılmıyordu. Çaresizce adamlara biraz yalvarayım belki fayda eder diye düşündüm:

- Ağbi benim size hiçbir zararım dokunmadı ne olur kovalamayın.

- Haha sen haha bizi haha güldür haha mekten haha çatla haha tacak haha sın.

- Gülmeyin benim canım ağbim, gülmeyin benim suçum ne?

- Haha sen haha iste haha din haha diye haha biz haha böyle haha yiz.

Yok yok yalvarmak nafile. Bacaklarımda derman kalmadı, zaten kalbim depar atıyor.

Annneğğğ! Kahkaha adamlar canıma kastediyorrr! Yardımmmm!

O arada derinlerden bir yerlerden adımı duyuyorum.

- Hasannn, uyann! Hasannn!

Rüyada mıyım ben? Ee niye uyanamıyorum o zaman? Ahh dur, birisi kolumu cimcimlikyor. Arkama bakıyorum kahkaha adamlar hâlâ peşimde.

- Hasann! Ne saçmalıyorsun kanka sen? Uyansana!

Bu Kamil'in sesi ama kendisi etrafta gözükmüyor. Uykudaysam lütfen beni uyandır Kamill! Cümlemi bitirir bitirmez sırılsıklam oluyorum. Durup, yukarı bakıyorum. Ağaçta tünemiş bir baykuşu, elinde kovayla görüyorum. Haydaa. Saçmalardan seçmeler. Bu ifadeyi de çok severim şu an cuk oturdu resmen. Durumum tam da bu saçmalardan seçmeler.

- Hasann! Kalk artık oğlum.

Yüzüme atılan okkalı bir tokatla sıçrıyorum. Yanağım sızlıyor, kafamdan aşağı sular süzülüyor, kalbim deli gibi atıyor. Kendime gelmem birkaç saniye sürüyor. Yatağımdayım, Kamil karşımda.

- Hasan bu nasıl uyumak be oğlum? Az daha uyanmasaydın ağız burun girecektim sana. Hem ne görüyordun sen rüyanda öyle? Bağırışlar, çağışlar, kahkaha adamlar falan.

- Off. Allah'ım bu nasıl bir kâbustu? Kamilll! Kardeşim, Allah senden razı olsun uyandırmasaydın kahkaha adamlar öldürecekti beni.

- Onlar kim oğlum, sen ne yaşıyorsun?

Kamil'e, rüyamı ayrıntılı bir şekilde anlatıyorum. Bu sefer, o deli gibi gülmeye başlıyor. Kahkahasının tonu arttıkça artıyor, yeri göğü inletiyor.

- Haha oğlum haha bu haha ne haha saçma haha rüya.

- Kamil, Allah'ın aşkına gülme. Uzun bir süre gülmeyle ve gülen kişilerle arama mesafe koyacağım.

- Haha tamam haha tamam haha sustum.

Soğuk bir duş almak için kalkıyorum. Beni biraz da olsa kendime getirebilir. O esnada düşünmeden edemiyorum. Neden böyle saçma bir rüya gördüm diye sorgulayıp duruyorum.

Dün gece uyumadan önce, Allah'ım ne olur rüyamda hikâyemin kurgusunu göreyim diye dua ettiğini ne çabuk unuttun?

Doğru ya Patrik. Ben öyle dua etmiştim. Tüm bu saçmalıklar ondandı demek. Neyse önce biraz kendime gelmem gerek. Duştan sonra hikâyeyi yazmaya başlarım.

Yazmaktan hâlâ vazgeçmedin demek. Pes doğrusu.

Kafamı toparladıktan sonra telefonu elime alıp yazmaya başlıyorum.