Sus Allah aşkına sus, başımıza bir şey gelecek, tövbe estağfirullah ne güldük gece gece.
Balkonda oturuyoruz, saat en son baktığımda birdi. En fazla elli santimetrelik bir genişlik. Demirleri görünmeyelim diye örtüyle kapanmış; dışarısını görmüyoruz, dışarısı da bizi. Yüz yüze bakacak alanımız yok. Balkon örtüsünün yeşil üstüne sarı-beyaz çizgilerinde göz gezdirirken çocukluğumuza iniyoruz. On birinde falandık; apartmanın arka bahçesindeki kayısı ağacına çıkıp kapıcının bizi görmemesi için nefesimizi tuttuğumuz günü anlatıyorum. Sadece gülüyor, "Evet, evet" diyor ama gözlerinde o günün değil, benim anlatışımın ışığı var sanki. Isıtıcının önünde ıslak mendillerle top oynadığımız kışı, merdiven boşluğunda saklanırken aynı anda hapşırıp yakalandığımızı hatırlatıyorum. Bu kez gülmüyor, başını sallıyor sadece; bir anıyı değil de bir masalı dinliyormuş gibi kibarca. Konuşan hep benim; o sadece doğru yerlerde gülüyor, doğru yerlerde "Hadi oradan" diyor. Sesimin bir adım gerisinden gelen, zayıf bir tınlama gibi.
Şefkat gözlerimizi irileştirip göz kapaklarımızı indiriyor, muziplik kaz ayaklarımıza bir yenisini ekliyor ama kahkaha atarken dokunuyoruz. Dizine vuruyorum; gülüyorum ama dalga geçmiyorum, gülüyorum ama gülünç değilsin demek bu. Beş yıldır görmemiştim onu. Üzerinde hâlâ o eski kot ceket var; doksanlardan kalma, annesinin dolabından çaldığı ceket. Hâlâ mı, yoksa hep mi öyleydi, emin olamıyorum. Havası suyu derken saçının ucunu iştahla emerken yakalıyorum onu. Hâlâ çok iğrenç. Saçındaki tüm yağın ağzına geçtiğini, egzoz dumanı kokusunu, saçına sinen taze fasulye aromalarını ve gün boyu süründüğü her yerden toplayıp getirdiği o izleri hissediyorum. Bu kokuyu o kadar net hatırlıyorum ki... Elli santimetrelik bu balkonda gerçekten var olduğuna dair tek somut kanıtım belki de bu.
Hatırladığımız tüm saçmalıklara dalıyoruz. Sırf içine düştüğümüz nostaljiye uyuyor diye uydurduğumuz çakma anıları yaşadığımızı kabul ediyoruz. Zamanda gerilerken saat ilerliyor. Biz sessizce gülmenin binbir çeşit yolunu keşfediyoruz. Gözümüzden yaşlar geliyor, çene kaslarımız sızlayana kadar gülüyoruz. Nasıl oluyorsa fısıldarken daha sesli konuşuyoruz. Bir noktada konuşamaz hale geliyoruz; cümleler ağzımda yarım kalıp gülüşe dönüyor. Onun sesi zaten hep benimkinin bir tık altındaydı, sanki ses tellerini benimle paylaşıyormuş gibi. İşte o konuşamama hali bizi sakinleştiriyor.
- Sus Allah aşkına sus, başımıza bir şey gelecek.
- Ya asıl sen sus, nereden çıkardın şimdi?
- Ne bileyim... Öyle derler ya...
- Kim?
- Herkes.
Cevap vermiyor. Kesik nefeslerin ve kime ait olduğunu artık ayırt edemediğim bir hıçkırıklı gülüşün içinde eriyoruz.
- Saçmalık... İki mutlu olduk diye tanrılar mı cezalandıracak yani?
- Aman neyse... İyi güldük, karın kaslarımız belirginleşmiştir.
- Sen görmeyeli kendinle kafayı bozmuşsun.
- Sen de herkesle...
Balkonun karşısındaki kavak ağaçlarının rüzgârdaki uğultusu derinleşiyor. Göz pınarımda kalan yaşı silerken bacaklarımı esnetmek ve havaya bakmak için ayağa kalkıyorum. Sabah ezanı okunmuş, tan vakti kızıllığı etrafı kaplamıştı. Arkama, onun oturmaya devam ettiği yere bakıyorum. Sandalye gıcırdamamıştı; oysa bu daracık yerde ne zaman kıpırdasak gıcırdardı, şimdi fark ediyorum.
— Bak, bak, bak!
— Neye bakayım?
— Bak işte...
Etraf kıpkızıldı. Önümüzde yeşil ağaçlar, dallarında rüzgâr az önce hiç esmemişçesine kımıltısız yapraklar. Ağaçların önünde, havada asılı, muntazam bir yuvarlaklıkta ve kızıllıkta bir şey duruyordu. Güneş değildi bu; ışık saçmıyor, yakmıyor, gözümüzü kör etmiyordu. Öylece, sakin bir kesinlikle asılıydı orada; sanki biri onu oraya özenle yerleştirmiş, sonra unutmuştu. Bir yüzün olması gereken yerde bir çiçek demeti gibi, orada olmaması gereken bir şey tam da olması gereken yerdeymiş gibi bir rahatlıkla duruyordu.
Ve bize bakıyordu. Bize mi, yoksa sadece bana mı, emin değilim. Yanımdan hiç ses gelmiyor bu kez, ne bir "bak" ne de bir nefes. Kızıllığın ortasında iki gölgelik beliriyor; gözler kadar sabit, gözler kadar bekleyen. Sonra irileşiyorlar, bir kapak iner gibi kısılıyorlar ve bir ses geliyor, kavaklardan mı, kendi içimden mi, yoksa arkamda hâlâ oturuyor olması gereken kişiden mi, artık bunu bilemeyeceğim:
— Çok mu güldük?
Dönüp bakmaya çekiniyorum. Karın kaslarıma bir yenisini daha ekliyorum.