Kritik kararların hep özel anlarda olacağını zannederiz ya, aslında en sıradan anlarda birdenbire karşınıza dikiliverirler.
Akşam yemeği için yemekhanede toplanmışken çalan siren sesleri belki de bir tek beni tedirgin etmemişti. Yaşam puanı yüksek olanlar bile bir anlığına ellerini kalplerine götürüp soluklanmışlardı da ben oturup yemeğime devam etmiştim. Sonrasında gelen yabancı biri tam karşıma oturup gözlerini bana dikmişti. Bir şey söylemek istiyor ancak nezaket kuralları gereği yemeğimi bitirmemi bekliyordu. Ben de bundan istifade çatalımın ucuyla aldığım lokmalarımı en az beş dakika çiğniyordum. Karşımdaki insanın sıkıntıya düşmesinden inanılmaz bir haz duyuyordum. Biraz sonra asıl sıkıntıya düşenin ben olacağımı da elbette biliyordum.
Siren sesleri yaşadığımız bloktaki bir kişinin artık fazla olduğunu, oksijende kritik seviyeye ulaştığımızı gösteriyordu. Yaşam puanı en az olan ben, bu hikayedeki fazlalık oluyordum. Tabağında kalan son lokmaya gülümseyerek baktım. Onu da mideme uğurladıktan sonra karşımda oturan yabancıya “Gidebiliriz.” dedim. Yabancı yol boyunca bana yapılacak işlemleri anlattı. Hiçbirini dinlemedim. İçimden eski dünyadan aklımda kalan bir melodiyi tekrar ediyordum. Sözlerin bir kısmını unutmuş olsam da şarkı tüm zihnimi ele geçirmişti.
Genel müdürlüğe geldiğimizde bir arkadaşımı, aslında buradaki tek arkadaşımı, orada çalışırken buldum. Müdürün sekreteri gibi bir konumu vardı sanırım. Bir ara anlatmıştı ama çok da iyi dinlememişim. Selamlaştık ve sonra uğraştığı işine devam etti. O sırada genel müdür bana kısa bir veda konuşması yaptı. Benim gönderileceğimi anlayınca arkadaşım bir anda panikledi. Bir şeyler söylemeye çalıştı ama çok da konuşamadı. Genel müdür de kaş göz yapınca hemen susmak zorunda kaldı. Bakışlarında hüzün vardı. Tüm işlemler bitip de odadan çıkma vaktim gelince bir bahane ile peşimden geldi ve sarıldı. Normalde çok temas sevmediğim için şaşkınlıkla kalakaldım. Bizi izleyen gözlerin fark etmeyeceği şekilde kulağıma fısıldadı.
“Seni mağaraya götürdüklerinde arkana bile bakmadan kaç.”
Beni mağaraya mı götüreceklerdi? Ben başka bir bloğa transfer olduğumu sanıyordum. Mağarada oksijen var mıydı? Varsa orada da kalırdım, hem daha bile iyi olurdu. İnsanlardan uzak, yalancı tebessümlerden, tedirgin bakışlardan, diken üstünde yaşamaktan uzak. Mağara harika diye düşündüm içimden. Benim mutluluğumu gören arkadaşım neler düşündüğümü anlamış olacak ki bana küçük bir hediye verme bahanesiyle masasına koştu ve masasında duran küçük bir yapay çiçeği elime tutuşturdu. Duygulanmış gibi yapıp tekrardan bana sarıldı. Bu kadar sevgi karşısında kendimi boğulacak gibi hissettim. Bir an önce mağarama dönmek istiyordum. Ama arkadaşımın yeniden fısıldamasıyla tüm hayallerim suya düştü.
“Mağarada seni öldürecek bir canavar var. Ondan mutlaka kaç.”
Yüzümdeki mutluluk yerini şaşkınlığa bırakmıştı ama asla hüzne değil. Bu da tuhaftı. İnsan öldürülme ihtimaline üzülmeliydi normalde ya da sinirlenmeli ama şaşırmamalı. Görevlilerin yeter artık bakışları eşliğinde vedalaştık ve beni diğer bloğa götüreceklerini söyleyip eşyalarımı toplamamı istediler. Eşyalarım birkaç kıyafetten ve bir kitaptan ibaretti. Eski dünyadan kalma bir kitabı gizlice içeri girdirmiştim. Bazen herkes uyuduktan sonra sayfalarını çevirir ve onu okurken uyuyakaldığımı, yaşadığımız her şeyin bir kabus olduğunu hayal ederdim. Ama her gün aynı güne uyandıkça asıl kabusun bu hayalleri kurmak olduğunu fark etmiştim. Şimdi o hayalleri de beni öldürmek istedikleri mağaraya mı götürecektim?
Eşyalarımı topladıktan ve oksijen maskelerimizi taktıktan sonra dışarıya çıktık. Bana diğer bloğun biraz uzakta olduğunu yolda havasının kendi kendine temizlendiği bir mağarada dinleneceğimizi söylediler. İşte o zaman arkadaşımın sözlerinden emin oldum. Şaşkınlığım yerini tedirginliğe bıraktı. O ana kadar yaşamak istediğimi bile bilmiyordum. Ama şimdi hayatım için nasıl savaşabilirdim?
Mağaranın kapısına gelince oksijen tüplerimizi çıkarttık ve girişe bıraktık. Birkaç adım atmıştım ki geriye giden ayak seslerini duydum. Bana silah doğrultmuşlardı ve geriye doğru gitmeye devam ediyorlardı. O sırada “Kusura bakma emirler böyle.” gibi şeyler sıralıyorlardı. Kusura bakmam neden bakayım. Nasılsa ardımda endişelenecek kimsem, benim için üzülecek bir ailem yok. Siz de böyle düşündünüz değil mi?
Görevliler mağaradan çıktıktan ve kapıyı da üzerime kapattıp gittikten sonra etraf yeniden zifiri karanlığa gömüldü. Gözlerim biraz alışınca sisli de olsa görmeye başladım. Etrafı inceledim biraz. Demek burası kendi kendine havayı temizliyordu. Canavar olmasa tam yaşanacak yerdi. Beni yemeye çalışmayacaksa canavarla da yaşanırdı aslında. Hatta insanlar mı canavar mı deseler canavarı seçerdim. Canavarla konuşsam beni yememeyi kabul eder miydi?
Biraz etrafı inceledikten sonra ayak sesleri duymaya başladım. Az önceki saçma düşüncelerim aklımdan siliniverdi. Kaçmak istedim ama kaçabileceğim bir yer de yoktu. Bir çıkıntıya fark edince sessizce oraya yöneldim. Biri beni burada fark etmeyecek olsa bir tek burada fark edemezdi. Ayak sesleri yaklaşınca canavarın sesi de ortaya çıktı. Bizim gibi, bizim dilimizi konuşuyordu.
“Kokunu alıyorum. Benden kaçma boşuna.”
Kaçmayım da ye hemen. Kaçsam da yiyeceksin değil mi? Yine de bedenim kendini korumaya almak istiyor. Hayır hemen teslim olmayacağım.
“Hep kaçıyorlar benden. Niyetim arkadaş olmak. Çok sıkılıyorum burada.”
Yemeyecek misin beni? E çıkayım o zaman. Ama ya yalansa. Kandırmaya çalışıyorsa beni. Hadi canavar lütfen ikna et beni. İnan gül gibi geçinip gideriz birlikte. Kibar bir ses tonuyla yineledi.
“Tek başına çok sıkıcı burası. Kaçsan bile sıkılacaksın. Hadi gel konuşalım biraz.”
Bedenim bulunduğum yerde kalmak için ısrarcıydı. Zihnimse hadi çık ne olacaksa olsun diyordu. Zihnim kazanmak üzerdeyken ses bir anda kabalaştı.
“Çık diyorum sana. Ağzımın suları akmaya başladı bile. Seni öyle güzel yiyeceğim ki!”
Tamam be gel ye. Bir yere sığdıramadılar bu hayatta beni zaten. Gel ye, belki midene sığarım. Ses yeniden kibarlaştı.
“Kusura bakma öyle demek istemedim. Benim diğer karakterim biraz agresif ama korkutmasın seni sadece tehditler savurur durur. Hiçbir şey yapamaz.”
Canavarın bile kişilik bozukluğu olanına denk gelmiştim. Halbuki ne güzel hayallerim vardı benim. Ayak sesi iyice yaklaşmıştı. Yutkunmak istiyordum ama yutkunurken çıkacak sese bile korkuyordum. Nefesimi bile tutmuştum.
“Bak ben ne kadar muhteşemim. Zekiyim, güzelim, güçlüyüm. Ama siz insanlar ne kadar tahmin edilebilirsiniz. Senin o çıkıntıda saklandığını kokunu duymasam bile anlardım mesela.”
Bunu demesiyle karşımda insan kafasına benzer bir kafa görmem bir oldu. Kısa kahküllü saçları vardı. Boynu upuzun ve esnek olmalıydı. Sadece bana doğru eğilen boynunu ve kafasını görebiliyordum. Yüzünün yarısında daha önce çoğu insanda gördüğüm kibir, diğer yarısında ise bana acıyan ve benim için gözyaşı döken bir bakış vardı.
“Diğer yanım seni sevdi ama benim de beslenmeye ihtiyacım var küçük insan.”
Olur tabii. Seni yadırgamadım aslında. Bana en büyük zararı verenler, beni sevdiğini söyleyenlerdi hep.