İşini gücünü bitirip de akşam yemeğini yiyenler yavaş yavaş kahveyi dolduruyordu. Akşam namazından çıkan yaşlılar da yatsıyı beklemek için masalarında yerlerini almışlardı. Gençler kahvenin arka, kuytu taraflarına toplanmış okey oynuyor, orta yaşlılar kâğıt oynuyor, yaşlılar da bastonlarına dayana dayana onlarca defadır anlattıkları eski hikâyeleri birbirine ekliyorlardı. Köyde belli bir yaşın üstündeki herkes her şeyi bilirdi. Hepsi aynı kahvede aynı masalarda almışlardı hayata dair eğitimlerini. Yaşlılardan birinin kendi gözlerimle gördüm diye başladığı ya da bitirdiği herhangi bir cümle, onlarca atıf almış makalelerden daha ilmî bir geçerliliğe sahipti. Yaşlılar yatsı namazına gidip geldikten sonra laf dönüp dolaşıp genelde dağdaki kızıllığa gelirdi. Bunlardan biri camiden gelirken muhakkak o kızıllığı görür, diğerlerine parmağıyla göstermeye çalışır, her defasında farklı tariflerle tanımlar dururlardı. Gece dağa çıkmanın uğursuzluk getireceğine inanıldığından o güne kadar kimse kızıllığın ne olduğunu görmeye gidememişti.
Köyün yirmi beş yıllık muhtarı, onun bir yılan olduğunu söylüyordu. Şahmeran’ın geceleri çıkıp köyü koruduğunu, diğer yılanları kontrol edip köylüye zarar vermemesi için uyardığını söylüyordu. Doğrusu Kızıldağ köyü yıllardır doğal ölümler dışında herhangi bir acı yaşamamıştı. Ne büyük bir kavga çıkmış, ne insanları huzursuz edecek hırsızlıklar yaşanmıştı. Kızlar hep Allah’ın emri ile koca evine gider, kimse kimseye yan gözle bakmazdı. O yüzden bu hikâye köylüler için çok inandırıcıydı. Köyün berberi kızıllığın Zümrüdüanka kuşu olduğunu iddia ediyordu. Geceleri yandığını gündüzleri küllerinden yeniden doğduğunu söylüyor, köydeki envai kuş türlerinin sebebini de buna bağlıyordu. İmam, “Kızıllığın hikmetini yalnızca Allah bilir, sorgulamayın, başımıza musibetler yağdırmadığına şükredin. Her gördüğünüzde Allah’ı hatırlayıp bir Ayetel Kürsi okuyun.” diyordu. Bu hikâyeler çocukların ilgisini çekse de gençler artık duyarsızlaşmıştı. Her gördüm diyenin arkasından koşup dağa dakikalarca bakmıyorlardı. Kadınlar evin işlerini bitirince el işlerini alıp pencere kenarına oturuyor, ara sıra gözleriyle dağları tarıyor ve kızıllığı arıyorlardı. Bazen görüyor, bazen gördüğünü sanıyorlardı. Onlar için bu an dua etme fırsatıydı. Kızıllığı görenin o an ettiği duanın kabul olacağına inanıyor, tüm dualarını kızıllığı görecekleri ana saklıyorlardı.
Bilal, zayıflığı yüzünden Cin Ali diye anılan köyün akıllı oğlu, öğretmeninin yönlendirmesiyle kasabadaki yatılı bölge okulunda okuyordu. Anlatılanlar ona deli saçması geliyor ama merakına da engel olamıyordu. Hayallerinin büyük kısmı kızıllığın ne olduğunu öğrendiği günle alakalıydı. Cılız olduğu kadar da korkak olmasa bir gece dağa çıkacak ve elinde fener bile olmadan bu gizemi çözecekti. Annesi onun bu hayaline inanmıyor ama hevesini kırmamak için de onu hep cesaretlendiriyordu. Uzun tatiller dışında köye gelmiyordu Bilal, pansiyonda geçen günlerinde okul kütüphanesinden çıkmıyor, özellikle mitolojik hikâye ve romanları okuyarak vakit geçiriyordu. Okuduğu her kitap ona Kızıldağ köyünün dağını hatırlatıyor, bu kızıllığın hikâyesini yazacağı günün hayaliyle uyuyordu. Tatile geldiği bir gün, hava kararmadan dönmek üzere dağa çıkmaya karar verdi. Daha önce köyün o tarafına geçmediğinden önce epey ürperdi, defalarca geri dönmeyi de düşündü ama dönerse bir daha buna cesaret edemeyeceğini bilmediğinden süphanekeden başlayıp bildiği tüm dua ve sureleri okuya okuya dağa tırmanmaya devam etti. yol ilerledikçe buralara köylülerin de yıllardır gelmediğini fark ediyordu. Çalılar adam boyu olmuş, patika yol neredeyse kullanılmaya kullanılmaya kaybolmaya yüz tutmuştu. Ara ara taşlara takılıp tökezliyor, bazen düşüp kalkıyordu da. Akıllı olduğu kadar sakardı. Yürüdüğü yolun sonunda güneş ışığıyla parlayan bir ağaç fark etti. Yaklaştıkça ağaçta nazlı nazlı salınan rengârenk bezler dikkatini çekiyordu. Yaşlı ağacın dallarında hiç yaprak kalmadığını buna rağmen çok heybetli olduğu, dallarında yüzlerce bezin eskimekten lime lime olduğunu gördü. Ağacı hayranlıkla izleyip dinlenmek için altına oturdu, sırtını ağacın gövdesine yaslayıp, meraklı gözlerle etrafını izlemeye başladı. Taşlar bile eski duruyordu, kuzeyleri yosunlarla kaplanmış, yosunsuz kalan yerleri de su izine benzer minik oyuklarla dolmuştu. Karıncalar, kuşlar, kurbağalar, cırcır böcekleri, arılar, solucanlar kendi hâkimiyetlerini kurmuş, oradan oraya günlük telaşlarını taşıyorlardı. Bir uğur böceğini görüp, parmağını uzattı. Parmağının ucuna kadar gelen böceğe “Uç uç böceğim, yarın bayram olacak, annen sana terlik pabuç alacak.” diye bir mani söylemeye başladı. Köyün bu aydın çocuğunun, çocukluk anılarına dönüp bir böcekten uğur umut etmesi kendisine komik gelmişti, gülmeye başladı. Nereden geldiğini anlamadığı bir sesle irkildi sonra.
“Neden bu kadar geç kaldın?”
Yanlış duymuş olmayı ümit ederek etrafına baktı. Gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Karşısında kömür karası saçları, katran karası gözleri olan, kırmızı bir kadın duruyordu. Başı bir kadın başı, boynu yılan, kuyruğu bir ejderhayı andırıyordu. Gözlerini ondan ayırmadan eliyle etrafında bir sopa, bir taş aradı ama hiçbir şey bulamadı. Titrek bir sesle “Kimsin sen?” diye sordu. Karşısındaki kadın, “Gel beni kurtar şu ağaçtan.” diye bir emir verdi ama Bilal yerinden kımıldayamadı. Kuyruğu bir ağaca dolanmıştı, kurtulmaya çalıştıkça ağacın kökünü yerinden oynatmıştı ama kuyruğunu bir türlü ağaçtan alamamıştı. Bilal’den hayır gelmeyeceğini anlayınca, kuyruğunu bir kez daha savurdu, ağacı kökünden söküp arkasından sürükleye sürükleye Bilal’e doğru gelmeye başladı. Bilal arkaya doğru birkaç adım attıysa da kaçmaya güç bulamadı kendinde. Sadece gelme diye yalvardı.
Kırmızı kadın, durdu. “Korkma, sana zarar vermem, şu kuyruğumdaki ağaçları çıkarmama yardım etmen lazım.” dedi. Kuyruğunda iki ağaç takılıydı. Kadın önce yıllardır ardında sürüdüğü kuru ağaçtan kurtulmak istiyordu. “Bu sakarlığım yüzünden bu dağ başında kalakaldım. Yıllardır buralarda dolanıp duruyorum. Nereye gitmeye çalışsam bu ağaç bir yerlere takılıyor ve geçmeme izin vermiyor. Gözünü seveyim şunlardan kurtar beni.” diye yalvardı. Bilal kararsızdı. Şimdilik ona bir şey yapamazdı ama ya ağaçlardan kurtulunca saldırırsa? “Önce bana kim olduğunu anlat.” dedi Bilal. Kadın adının Kor olduğunu söyledi. Aslında yer altında yaşaması gerektiğini, güneşin ona zarar verdiğini, derisinin bu yüzden geceleri parladığını anlattı. “Yılda bir kez, güneş tutulması ile yeryüzüne çıkarız, her yıl başka başka yerleri ziyaret ederiz. En son çıktığımda yani bundan yüz yıl kadar önce, kuyruğuma takılan ağaç yüzünden yer altına dönemedim. Buralarda dönüp duruyorum. Eskiden insanlar gelir, şu ağaca bez bağlar dilekler tutarlardı ama geceleri benim ışığımı gördükçe korkup ayaklarını buradan kestiler. En azından o zamanlar insanlara görünmeden onları izliyor, vakit geçiriyordum. Yıllardı karıncaları böcekleri izliyorum.” diye devam etti. Bilal şimdi köye daha yakın bir yerde bir dilek ağacı olduğunu, kadınların bayram günlerinde o ağaca bez bağladığını söyledi. Ama artık sadece yaşlı kadınların bu ağaca kıymet verdiğini, imamın bunların hurafe olduğunu, dileklerini yalnızca Allah’a iletmek için dua etmeleri gerektiğini söylediğini de anlattı. Kırmızı kadına dileklerin gerçekten gerçekleşme ihtimalini sordu Bilal. O da “Dilekler tutulduktan sonra gerçekleşmesi, dileyenin çabasına bağlı. Dileği tutan gerçekleşme umuduna tutunuyor, sonra eskisinden daha büyük bir inançla emek vermeye başlıyor. Seven sevdiğinin önünden geçiyor, haber yolluyor, mektup yazıyor. Samimi bir çaba her zaman karşılık bulur. Sevdiceğine kavuşunca da ağaçtan, bezden biliyor, hepsi bu.” dedi. Tam da Bilal’e göre bir cevaptı.
Konu konuyu açıyor, sohbetleri uzadıkça uzuyordu. Bilal havanın kararmaya başladığını kırmızı kadının parlamaya başlamasından anladı. Sırtını yasladığı ağaçtan ayrılıp ayağa kalktı, ayakkabılarını giyip kırmızı kadına artık gitmesi gerektiğini söyledi. Tekrar uğrayacağını da ekledi ama kuyruğundaki ağaçtan kurtulan kadın bulduğu ilk çatlaktan yerin dibini boylamıştı bile. Bilal, bunu bir sır olarak mı saklamalı kahveye gidip ballandıra ballandıra anlatmalı mı karar vermeye çalışarak yürümeye başladı. Birkaç adım atmıştı ki kırmızı kadının kuyruğundan kurtardığı ağaca takılıp yuvarlandı. Üstü başı toz içinde kalmıştı, ellerindeki tozları çırpmak için avuçlarını açtığında, kırmızı parlak çizgiyi gördü. Bu bir hatıra mıydı yoksa artık o da yer altı kabilesinden bir iz mi taşıyordu? Bunu zaman gösterecekti, yine de emin olmak için eliyle kuyruk sokumunu yokladı. Bir kuyruk çıkarmaktan korkarak hayatına devam etme korkusuyla yedi Ayetel Kürsi okuyup Kızıldağ köyüne doğru yürümeye başladı.