Çare Bursa İpeği

Fatma Ünsal

Ben ağlamaya yer ararım. Ben ki beş okyanusun yedi kıtanın prensesi. Ben ki sultan babasının biriciği. Ben ki şuraların buraların hatta oraların en sevilen prensesi. Bir kusur verdiyse bana Tanrı Taala, o da vara yoğa ağlamamdır. Sultan babamla dünyalar akıllısı anam güç yetiremez bana. Canımdan çok sevdiğim dayem bile sözünü dinletemez. Böyle bir insanın çekilmez olduğunu da bilirim ama göz pınarlarıma söz geçiremem. Göz pınarı da değiller artık. Göz okyanuslarımı dindiremem. Ne yapayım, her güzelin bir kusuru oluyor.

Bu yüzden halkın arasına pek karışamıyorum. Karışacak gibi olunca onların her hâli bana sefil, acınası geliyor. Bir dilencinin yanından geçiyoruz misal. Ona değil akçeler ciğerimi bırakasım geliyor. Tabii tonla da gözyaşımı. Diyelim ki bir yaşlı satıcı görüyorum. Onun tezgâhında ne var ne yok alasım geliyor. Tabii tezgâhını gözyaşlarımla sele kaptırmazsam. Bir velet, üstü pejmürde olsa kaftanımı yırtıp onu kundağa sarar gibi sarasım geliyor. Bu insanlara merhamet, elbet kötü değil. Ama merhamete her daim eşlik eden ağlamak, onu yani merhameti bir yamacın toprağını sıyırıp atan sel gibi götürüyor. Geriye ne yardım edecek insan kalıyor ne de seni teskin edecek birileri. Herkes çil yavrusu gibi dağılıyor çevrenden. Onlara hak veriyorum. Lakin dedim ya her güzelin de bir kusuru oluyor canım.

Yine de bir gün dayemi ikna ettim benimle çarşıya çıkması için. Ölümü gör dedim, ossaat kabul etti. O ne biçim laf, dedi. Gözleri doldu tontonumun. Ama yine de tembihledi. “Öyle gözünü her şeye sıkmak suyunu çıkarmak yok. Ağlamak ağlamayı, gülmek gülmeyi çeker yavrum.” dedi. Haklıydı. Bilmem kaçıncı kez duyduğum bu söze bilmem kaçıncı kez hak verdim. Ama gel gör ki gönül ferman dinlemiyor. Bu sözün de buraya uymadığını bilirim lakin ne kadar ağlak bir prenses olsam da aynı zamanda komik biriyimdir de. “Tamam canım dayem.” dedim. “Sen yeter ki iste. Gözlerime pamuklar tıkarım da yine ağlamam. Seni de üzmem.” Dayem, şüpheyle baktı suratıma. Başını usul usul salladı. Hazırlanıp çıktık muhafızlarla. Tabii sultan babamın iznini de alınca.

Dayem, beni varsılların daha çok olduğu çarşıya götürdü. Anladım niyesini lakin sesimi çıkarmadım. Bozulmadım da değil. Tam gözümün kenarına yaş gelmişti ki kimsecikler görmeden geri gönderdim onu. Çin ipekleriyle, Hint diyarından gelme misklerle, Tebriz halılarıyla, çeşit çeşit sebze meyvelerle doluydu çarşı. Satıcılar mutlu, alıcılar onlardan da mutluydu. Bu denklemin sebebini anlayamasam da herkesin bu derece mutlu olması içimi burkmaya başladı. Neticede buranın hemen üç dört sokak aşağısında sefillikleri paçalarından akan Âdem oğulları, Havva kızları dolaşıyordu. Yine gözüm sızladı, sızladı, sızladı. Lakin engelledim. Dur, dedim ey gözlerim. “Dur daha sırası değil. Az daha sabret.”

Derken bir kumaşçıya uğradık. Adam, yanımızdaki muhafızları görünce anladı mühim kimseler olduğumuzu. Yerlere kadar eğildi. Yağcı. Bunu kim çıkardıysa Allah bildiği gibi yapsın. Mühim kimseler görünce yerlere kadar eğilmeyi yani. Vay efendimler, şöyle hoş geldinizler. Efendim ne ikram edelimler. Size en kıymetli kumaşları sereyim seçinler. Dayem, güngörmüş kadındır da adamı durdurdu. “Sus efendi,” dedi. “Biz kendimiz bakalım.” Adam, hay hay efendim aman efendim diye bir çuval laf ettikten sonra sustu. Biz de dayemle birbirinden güzel kumaşlara bakmaya başladık. Gözüm bir ipek kumaşa takıldı. Mor desem değil. İçinde siyahları var. Parıltıları insanın gözünü alıyor. Öyle bir ipek ki elinden duru su gibi akıp gidiyor. Lakin kumaşta elimi gezdirdikçe sesler çalınmaya başladı kulağıma. Sanki birileri içli içli hıçkırıyordu. Kumaşı elimden bırakınca sesler kesiliyor, elime alınca yeniden başlıyordu. Kumaşçıya sordum: “Efendi, bu kumaş neredendir? Kimlerin eli değmiştir?”

“Kimlerin olacak? Bursa derler bir Osmanlı vilayetinin fakir kızları dokumuştur. Onu dokumak için canlarından olur çoğu. Öyle ki ipeğe bu hâlini veren ilaç, biçare kızların akciğerlerini söndürür de al yanaklarıyla girdikleri atölyelerden tabutlarla çıkarlar.” Başımı kaldırdım ki bir civan, ala gözlerini bana dikmiş duruyor. “Oğlum.” dedi kumaşçı sesinde bin gururla. “Lakin siz ona bakmayın. Gençtir. Aklını işçi hakları gibi mevzularla meşgul edecek zamanlarındadır.” “Ben de o zamanlarımdayım.” dedim sol yumruğumu kimseler görmeden sıkar iken. Sonra hicap ettim de sağ yumruğumu sıktım. “Şayet bu efendinin anlattığı gibiyse bu ipek, onu giyeni yakar. Eline alanı dağlar.” İşte o zaman boğazımdan bir hıçkırık yükseldi. Gözümden de bir damla yaş, elimdeki ipeğe yuvarlandı. Ben hıçkırınca boynum çeyrek arşın kadar uzadı. Örtünün altında olduğundan pek anlamadılar ama ben anladım. Boyun benim boynum neticede. Ürktüm, estağfurullah çektim. Kumaşçı o esnada elime tutuşturdu ipeği. “Aman efendim, şunun akışına şunun kusursuzluğuna bakın. Tam sultanımıza layıktır.” diye bir araba laf etti yine. Kumaşı zoraki elime alınca hıçkırıklar, ağlayışlar yine geldi kumaştan. Demek Bursa’nın çilekeş kızlarının ağlayışlarıydı bunlar. Demek onların ağıtlarıydı. Benim de boğazımdan bir yumru yükseldi yükseldi. Göğsüme kocaman bir öküz oturdu oturdu. Ağlamaya başladım. Her hıçkırığımda boynum uzadı da uzadı. Hıçkırıklarımı durduramadım. Ağladıkça boynum uzadı. Sonunda yanımdakiler de fark ettiler.

Vücudum aşağıda kaldı. Upuzun boynumla göğe kadar çıktım. Aşağıdakileri göremiyordum artık. Bu sefer de korkudan ağlıyordum. Ağladıkça boynum uzuyordu. Sus sus, diye kendime kızsam da susamadım. Bulutların üstüne çıktım upuzun boynumla. Herhâlde bulutları aşan ilk Havva kızıydım. Gerçi bununla gururlanacak zaman değildi. Derken ağlamamı durdurdum. Boynumun büyümesi de durdu. Susunca boynum aynı şekline gelir diye bekledim ama nafile. Kaldım öylece yukarıda. Yine gözüm dolmaya başlamıştı ki korkudan geri kuruttum yaşları. Usul usul, boynumu kıvıra kıvıra aşağı indim.

Aşağıda kocaman bir kalabalık beni bekliyordu. Hepsinin gözleri fal taşı gibi açılmıştı. İyice eğildim yanlarına kocaman boynumla. Dayeme bakındım. Bir köşede baygın yatıyordu. Sultan babamla annem de gelmişlerdi bir alay muhafızla. Feryadı feryada uladılar. Bu kızın hâli ne, diye baygın dayeme ve muhafızlara kızdılar. “Kızmayın onlara,” dedim. “Ben ısrar ettim çarşıya gelmek için. Eh siz de izin verdiniz. Düzelir elbet. Saraya götürün beni. Boynum ağrıdı.” Beni bir arabaya yüklediler. Beni ve boynumu. Yola koyulduk. Odama taşıdılar. Lakin yatağıma yatamadım. Odanın tabanını döşeklerle döşediler. Olabildiğince uzandım. Derken hekimler doluştular. Efsun bilir âlimler geldiler. Sorular sorup gittiler. Öyle yorulmuştum ki gözlerim kendiliğinden kapandı.

Rüyamda Bursalı işçi kızları gördüm. Hasta suratlarını. İpek kozasını doldurdukları koca kovalardan soludukları ecellerini. Yüzüme bakmadılar. Ağlamaklılardı. Sadece birisi bana baktı. O da, “Senin yüzünden.” dedi. “Bunu giymeyince olmuyor mu? Senin yüzünden.” Sonra hepsi soluk benizleriyle toplandılar, üstüme gelmeye başladılar. Geri geri çıktım yanlarından. Kan ter içinde uyandım. Baktım ki daha gün doğmamış. Güç bela pencereyi açtım. Boynumu uzattım. Boynum sarayın bahçesini geçti. Boynum mahallemizi geçti. Boynum sokakları geçti. Boynum payitahtımızı geçti. Nereye gideceğini biliyor gibiydi. Beynim ona söz geçiremedi. Şehirleri geçti. Ülkeleri geçti. Tam devam edecekti ki yetişmedi. Ağladım ben de ağladım da ağladım. Ağladıkça uzadı uzadı. Sonra durdum. Çünkü varacağımız yere varmıştık.

Burası şirin bir Osmanlı vilayetiydi. Yemyeşil sokaklarıyla ulu çınarlarıyla masal şehri gibiydi. İçimden bir ses burası Bursa diye söyledi. Sokakları aşa aşa nihayet bir binaya vardım. Boynumla yani. Baktım, bir ipek böcekçiliği atölyesi. Boynumu içeri uzatınca o keskin koku Allah var beynime kadar gitti. Derken kızları gördüm. Rüyamdaki gibilerdi. Benizleri hasta. Vücutları yorgun. Tabii upuzun boyunlu birini atölyede görünce çığlık çığlığa kaçıştılar. Yapmayın, etmeyin size geldim desem de dinletemedim. Başları olduğunu tahmin ettiğim yaşlıca olan kadın, durdu. Baş hizama kadar geldi. “Bre sen nesin, yılan desem değilsin. Pencereden uzandı dışarı baktı. Ürkerek geri çekildi. “Bu boyun nasıl boyundur? Sen nesin tövbe estağfurullaaah!” çekti. “Beni dinle hanım.” dedim kadına sakince. “Dinle ki anlatayım. Size zarar verecek değilim. Aksine sizin bir ipekte ağlayışınızı hıçkırıklarınızı duydum da böyle oldum. Siz ağladınız ben ağladım. Ağladıkça da boynum uzadı da uzadı. Sonra da kendimi burada buldum. Benim çarem sizde olmalı.” dedim. Derken gözümden bir damla yaş düştü. Kadın, görmüş geçirmiş biriydi belli. Hâlime acıdı. “Sana ne etmeli?” dedi. Odanın içinde bir aşağı bir yukarı dolaşmaya başladı. Bir taraftan da ne etmeli, ne etmeli diye kendi kendine konuşuyordu. Kaçışan işçi kızlar da yavaş yavaş saklandıkları yerlerden çıkmaya başladılar. Kızlardan biri, eline bir kap aldı derken. Tek tek kızları dolaştı. Akıtın gözyaşlarınızı, diye buyruk verdi. Volta atan kadın da durdu. Kızın fikrini anlamış olacak ki memnuniyetle bekledi köşede. Kızlar, ağladılar. Bu sefer benim için ağladılar. Gözlerini kaba akıttılar. Derken başları olan kadın elinde ipek bir şalla geldi. Şalı kaba batırıp ıslattı. Getirdi başıma sardı. Yüzümü de okşadı.

Derken boynum küçülmeye başladı. Yavaş yavaş küçülürken Bursa’daki atölyeden de uzaklaşmaya başladım. Kızlar, pencerelere doluşmuşlar bana el sallıyorlardı. Ben de başımla selam verdim. Boynum küçüldü. Şehirleri geçtik. Ülkeleri aştık. Sarayımızın bahçesine kadar geldik. Sonra odamın penceresinden girdim. Odama döndüğümde başımda Bursalı kızların şalı vardı.

Hemen annemle babamın yanına koştum. Baktılar ki boynum düzelmiş. Şükürlerine şükür uladılar. Kurbanlar kestiler. “Bursalı kızlar sayesinde,” dedim. “Onlara yardım et baba.” dedim. “Belki daha tesirli ama zararsız bir ilaçla üretirler ipeklerini.” Babamdan yardımın sözünü aldım. Dayeme de koştum. Zavallı kadın, benim yüzümden yataklara düşmüştü. Başımdaki şalı çıkardım. Dayemin yüzüne sürdüm. Vücudunun üstünde şöyle bir gezdirdim. Kadıncağız, Yusuf’un(as) gömleği değince gözleri açılan Yakup(as) gibi ayaklandı. Bin şükür etti. O günden sonra gözyaşımı vara yoğa harcamadım. Belki bir gün gerçekten ihtiyacım olurdu.