Annemin Gölgesi

Meryem Betül Dikbaş

Haftaya oğlumun sünnet düğünü var. Bir buçuk yıl önce evlendiğim düğün salonunda. Aynı misafirler, aynı ikramlar. Tek fark kucağımda altı aylık bir bebek. Hiç hevesli de değilim ne yalan söyleyeyim. Ben bu tarz organizasyonları oldum olası hiç sevmem. Ama çok sever gibi görünürüm. Çünkü annem çok sever. Sevmediğim anlaşılmasın diye eğlenmeye bile çalışırım. Çünkü annem asık suratımdan hiç hoşlanmaz. Hem istemediğimi kocam da anlarsa düğün müğün yapmaz. Ona göre zaten fuzuli masraf. Aslında anneme bahsettim biraz bundan, daha düğün borçlarını yeni kapatmışken bir de bu masrafa girmesek, hem sünnet düğününün çocukların psikolojik gelişimine ket vurduğunu söylüyor uzmanlar diye. “Aman onlar ne bilecek, her şey hakkında da bir yorumları var.” dedi. “Ele güne karşı bir pozumuz olmalı. Erkek evladımız var paşalar gibi. Erkek doğdu, şimdi tam erkek oldu, tabii ki yapacağız düğününü. Ama ben size erken oldu dedim, doktorun dediğine kandınız şuncacık çocuğu erkenden sünnet ettirdiniz. Şöyle büyüseydi paşalar gibi gününün tadını çıkarsaydı oğlum. Bu sefer bari uzmanları değil beni dinleyin, bu düğün mutlaka yapılmalı. Sizin için söylüyorum kızım, sizin şanınız için.” dedi, ikna etti beni. O kadar çok konuşmasa da ikna olurdum ben. Yıllarca böyle olmadı mı zaten?

Zihnimde düğün planı cirit atarken içim geçmiş. İkindi güneşi perdenin aralık yerinden odaya girip yüzümü hedef alarak uyandırdı. Kucağımda bebeğim, kulağımda ninni sesiyle yerimden doğruldum. Hırsız adımlarındaki hassasiyetle bebeğimi beşiğine yatırdım. Ön hazırlığını yaptığım yemeği fırına attım, kendime çay doldurdum. Yanına iki kurabiye koyup sünnet düğününün detaylarını planlamaya başladım. Üzerime yük gibi geliyordu düğün telaşı. Sünnet düğünü neticede. Çocuğun tedavisiyle mi ilgilenecektim, misafirlerle mi? Boşa koydum dolmadı, doluya koydum almadı. Zil sesi kafamdaki soruları susturdu. Gelen annemdi. Gelir gelmez mutfağa girdi, fırındaki yemeği gördü. “Ben sana kaç defa söyledim kızım fırında yemek olur mu? Adam akıllı soğanını salçanı kavur, ocakta yap şu yemekleri.” dedi. “Haklısın anne” diyebildim sadece. Kendine de bir çay doldurdu, yanıma oturdu. Çay tepsimdeki küp şeker kavanozunu eleştiren gözlerle aldı, dolaba kaldırdı. “Eee göster bakalım paşamın düğünde giyeceği kıyafeti.” dedi. Getirdiğim tuluma “Sen benimle dalga mı geçiyorsun, başkasının düğününe gitmiyor bu çocuk, kendi düğününe gidiyor. Neyse. İş başa düştü yine. Ben ayarlarım şehzademe kıyafetini, o gün erkenden gelir giydiririm.” dedi ve çantasını aldığıyla çıktı çarşıya.

Annem böyledir. Hep böyleydi. Genç kızlığımda yemek yapmak için mutfağa girsem sen beceremezsin şimdi, git dersine çalış derdi. Elime toz bezi alsam parlatamadın parkeleri diye tekrar üzerinden geçerdi. Hatta ilkokul birinci sınıfta güzel yazamıyorum diye yaptığım ödevleri siler kendi yazardı. Öğretmenim anlar, ödevimi kendim yapmadım diye ceza verirdi. Arkadaşlarıma göre çok şanslıydım. Annem beni çok seviyordu, bana hiç iş yaptırmıyordu, bana hep çok güzel elbiseler giydiriyordu, saçımı çok güzel örüyordu. İlk zamanlar anneme kızıyordum, uzun saç istemiyorum, pantolon giymek istiyorum diye. Ama annem bütün bunların benim iyiliğim için olduğunu o kadar vurguluyordu ki zamanla ben de arkadaşlarım gibi düşünmeye başladım: Annem beni çok seviyordu. Üniversite seçimimden eş seçimime kadar hayatımdaki tüm kararlarımı vermeden önce annemle oturduk, düşündük, benim iyiliğim için olanı seçtik. Annem düğünümde de her şeye el attı. Gelinliğim, düğün salonum, ev eşyalarım için o kadar koşturdu ki benim tüm bunlara kafa yormama gerek kalmadı. Bunlarla yorulmayayım diye, benim iyiliğim için. Annemin gösteriş sevgisine karşı benim içim sadelikten yanaydı. Annem “Seninki tembellikten, uğraşmak istemediğin için. Ben hallederim senin yerine.” dedi. Öyle de yaptı. Evlilik arifesinde, evlendikten sonra, anneliğimde. Annemle aynı mahalleden ev tuttuk. Yetim büyümüştüm, öksüz de olmayayım diye ondan ayrı kalmayı ben de hiç istemiyordum. Sıkıştığımda yetişmesi, sık sık yanımda bitmesi, benim adıma kararlar vermesi beni rahatsız etmiyordu bu yüzden. Ama bu sünnet düğünü meselesi de hiç içimden gelmiyordu. İkna olmuştum evet, ama annemin benim adıma verdiği bir karara ilk kez bu kadar mesafeliydim içten içe.

Birkaç saat sonra elinde alışveriş çantalarıyla annem tekrar geldi. Hepimizin düğünde giyeceği kıyafetleri almış, tek tek göstermişti. Kendine gelinlikten hallice bir elbise, bana dümdüz siyah bir elbise almıştı. “Bu da oğluma” diye gösterdiği kıyafet kendine aldığı elbise ile kombinlenmişti. Anne-oğul olarak satılan kıyafetin anne versiyonunu kendine almıştı yani. Anlam veremedim bu yaptığına. Benim iyiliğim için olamazdı ya bu da. O an içimde bir şeylerin kırıldığını hissettim. Bana aldığı dümdüz siyah elbiseye, sonra onun elindeki şatafatlı anne-oğul takımına baktım. Kendi hayatımın figüranı olduğumu ilk kez bu kadar çıplak gördüm. “Kendine aldığın elbiseyi ben giymek istiyorum.” dedim. Sesimdeki soğukluk beni bile şaşırttı. “Sen sade seversin diye sana bunu aldım, onu ben giyeceğim oğlumla takım olacağız.” dedi. “Oğlun değil torunun.” dedim. Annem şaşkındı, bir şeyler söylemeye çalıştı, dilinden kelimeler geri döndü. Kelimeleri toplayamayınca ortalığa döktüğü kıyafetleri topladı. Bebeğimin ağlama sesiyle ortamdaki gerginlik biraz geri planda kaldı. Kalktı, ondan önce davranıp oğlumu kucağıma aldım. “Kızım sen biraz dinlen, ben gideyim.” dedi ve gitti. Oğluma sıkı sıkı sarıldım. “Sana bunu yapmayacağım oğlum, kendi iplerimi verdim, senin iplerini vermeyeceğim, ne anneme ne kendime. Bu gölgeden ikimizi de kurtaracağım. Hatta buna mahkûm ettiğim babanı da.”

Fırını tekrar yaktım, iki küp şeker attığım çayımı elime aldım. Mobilyaları ve eşyaları incelemeye başladım. Sahi ben ne seviyordum?