Kördüğüm

Yakup Karahan

KÖR DÜĞÜM

El Verme

Halası Melih’in ağzına tükürdü. Bunun, Melih’in ilk bakışta kendini ele veren dandiniliğiyle doğrudan alakası yoktu.

Evlatsız kocayan ihtiyar kadın, yüzükoyun uzanmasına rağmen gözlerini tavana açarak kalktı döşeğinden. Hilkatin aksine kafası ters dönmüş, çenesi ensesinden başlar vaziyetteydi. Halbuki her sabah gözlerini açtığında burnunun gömülü olduğu sararmış yastık kılıfıyla yüz yüze geliyordu. Elini başının arkasına, saçlarının bittiği yere attı. Temas etmesiyle adem elmasının yükselip inmesi bir oldu. Gözleri yuvasından uğradı. Bundan sonra bir yere giderken geri geri yürüyormuş gibi gözükecekti.

Otuz sene önce yine bir sabah kafası ters dönmüş hâlde uyanan teyzesinden aldığı görevi devretmenin zamanıydı.

Tek kardeşinin tek çocuğu olan Melih’i karşısına, daha doğrusu sırtı istikametine aldı. Sedire oturduğunda ruberu gelemeyeceği için pencereye taraf döndü vücudunu. Ayakta, ellerini kararlı bir biçimde göbeğinde kavuşmuştu. Fakat yüzünden taraf bakınca rütbeli muvazzafların rahatlık pozisyonunda gözüküyordu.

“Çenem oynadıkça C1,C2 disklerim sızım sızım sızlıyor evladım, nolursun yormadan anla beni,” diye başladı merhamet dilenen bir sesle. “Sülalemize nasip olan vazifeyi bundan geri sen ifa edeceksin yeğenim.” Sesi birden hâkimane bir tonla çınlamıştı.

Mahallenin, yaprakları rutubetten sararmış, kallavi, siyah ciltli sicil defterini yeğenine uzattı. Böylece nenesinin nenesinden nenesinin annesine, nenesinin annesinden nenesine, nenesinden teyzesine, teyzesinin sülbünden aday olmadığı için ondan kendisine intikal eden dedikoduyazdı vazifesini biricik yeğenine tevdi ederek el verdi. Melih’in kırlangıç yavrusu gibi açtığı ağzına da mesleki ruhun yoğunlaşmış hâlini fışkırttı.

“Zanaatımızın incelikleri defterin baş sayfasında yazılı. Kafana iyice kazı bunları.” Aynı buyurgan tonla devam ediyordu. “Eğer güç yetirebilirsem bu gece seni talime çıkaracağım.”

Taze Meskun

O esnada mahallenin yeni sakini Melahat nene, torunu ve geliniyle okulun arka sokağındaki apartman dairesine taşınmaktaydı. Hala'nın sicil defterine işlediğine göre dünya evine taze girmiş öğretmen çift, damadın nenesiyle birlikte yaşamak üzere tutmuştu bu daireyi. Genç öğretmenin anne babası epey zaman önce ahirete irtihal etmiş, o zamandan sonra nenesinin vesayetinde büyümüştü.

Melih Melahat neneyi ilk gördüğünde dedi ki: “Lan bu Melahat hanım teyze aynı rahmetli nenem, sanırsın mezarından çıkmış!”

Öğretmenin şoförle beraber ıkına sıkına kamyondan indirmeye çalıştığı buzdolabına el attı Melih: “Hoş geldiniz hocam. Şuradan tutun isterseniz siz, motor tarafı ağır olur.” Melahat nenenin yerleştirilecek ilk şeymiş gibi karton koliden çıkarıp duvardaki çiviye astığı siyah beyaz gençlik fotoğrafının aynısı Melihgilin aile albümünde de vardı. Cavcavlı mukavva kapağı açılınca minik hoparlöründen müzik yayılan albümdeki ilk fotoğraftı bu.

Şoföre ya da torununa değil Melih’e buyurdu Melahat nene: “Şuraya bırakın, şuraya. Bak nereyi gösteriyorum dikkat et. Sırtını söveye ver de çizilmesin dolap. Sıfır daha, fişi takılmadı.”

Melih o gün sicil defterindeki ilgili sayfaya şöyle yazacaktı Melahat nene için: “Tam ceberrut kadın. Öğretmen bey şoförün parasını verirken omzunu dürtüyordu torununun: ‘harcırahı kes! a oğlum harcırahı kes!’”

Meraksız Melih

Merakı, ilgisi kendi hâline münhasır çocuktu Melih. Oldum bittim böyleydi. Karnesindeki kırık, gece ıslatması, imkansız platoniği, sonra tezgahının zabıtaca alaşağı edilmesi yeterince meşgul edegelmişti kendisini. Bununla birlikte uğraştığı her mesele de kulaktan kulağa, geyikten geyiğe şişe şişe ayyuka çıkmıştı.

“İşiniz yok mu oğlum? Size ne benim çişimden!” diye yükselmişti bir gün akranı olan teyzesinin oğlu Halit’e. Lisedeydi o zaman. Halasına odun yararken baltanın sapını kırmıştı.

“Kızma kanka, ben demiyorum. Hala senden için ‘Necla'nın sidikli damadı’ demiş anneme.”

Adının sidikliye çıkmasından çok bir karış sapla elinde kalan baltayla ilgileniyordu o esnada.

“Necla teyze kocasını eve almıyormuş haberin var mı? Hala’yla annemler konuşurken duydum.” Halit’in niyeti biraz olsun teyze oğlunun kafasını dağıtmaktı.

“Bana ne oğlum bana ne!” diye bağırdı. Halasının penceresine kaçamak bir bakış attı. “Sana ne, halama ne, annenlere ne!” Volümünü yükselte yükselte kıpkırmızı kesilmişti. “Hele sen Halit, halamı da geçtin.”

“Yine ne kızıştınız orda!” diye çıktı Hala.

“Bir şey yok, balta kırıldı Hala hanım teyze,” diye açıkladı Halit. Hala pes eder gibi nefesini koyuverdi.

“Bu kaçıncı ulan! Bütün kış balta mı yakacağız ocakta?”

Halit kırılan balta sapını odunluk kapısının önündeki ıskarta sap yığının üzerine attı.

Olası Fetret

İnsan ilişkilerinin seyrini belirleyen her toplumsal dinamik gibi dedikodu ameliyesinin de incelikleri, ölçüleri ve kendinde mündemiç özel bir ciddiyeti vardı. Melih’in el alması tercih değil zaruretti, çünkü her ne kadar müsait şartları sağlamasa da sülalenin yeni nesilden tek ferdiydi. Bu böyledir, kadınsanız mason locasına alınmazsınız ya da Ali Osman’a serdar olmak için ekber ve erşed olmanız lazımdı. Melih mason da olabilirdi hatta uygun akrabalık bağıyla Osmanlı hanedan reisi de, fakat aile geleneğini sürdürebilmesi zordu.

Hala’nın aklı son zamanlarda hep bu meseleyle alakadardı. Hatta kimin, kimle, nerede, ne zaman, nasıl, ne halt ettiğine dair hayatı boyunca duyduğu karşı konulmaz meraka bile gölge vuruyordu bu endişe. Onu odasının penceresinden geleni geçeni, komşu eve gireni, tanıdığı, yabancıyı, bakkal filelerinin nelerle doldurulduğunu dikizlerken görenler hâlindeki değişikliği garipsiyordu: “Gözü üstümüzde de aklı başka yerde kocakarının.”

Artık mahalleye dair magazin sunumlarını da aynı şevk ve heyecanla sürdürmekten uzaktı. Allah’ın günü ahretlikleri evinde toplanır tığ, şiş örgülerini işlerken hangi evde hangi dükkanda neler yaşanmış haberdar olurdu. Halit’in anası yumağın ipini parmağında iki tur çevirdikten sonra: “Necla hanımın kızı da bir haftadır baba evinde Hala hanım. Allah günah yazmasın da sanki beyiyle bi mesele mi olmuş ne? İnsan soramıyor da.”

Hala dumur olmuş gibi bakmakla karşılık verebiliyordu ancak muhabbete. Yılların Mobese Hala’sı eskisi kadar hâkim değildi mahallede olan bitene. Halbuki geçen gece kafasını Necla hanımların evine kadar uzatmış, rüzgar boynuna fazlaca vurduğu için malumat edinmeden geri çekmişti kafasını penceresine.

Yine de meraklı misafirlerinin ilgisini elinde tutmak istedi:

“Fifa 17 geldi.”

“Eee, hadi gözün aydın.”

”Gelin iki el PS atalım.”

Espiyonaj Talimleri

Melih halasının direktiflerini harfiyen ezberledi. Ana kurallar kabaca, başkalarının neler yaptığına yasak tanımayan bir merak duygusuyla yaklaşırken kendi fiillerin konusunda ketum davranmaktan ibaretti. Birini konuşturmanın, bilgi toplamanın en pratik yolu da dost kucağını açmaktan geçiyordu. Bilgi toplamanın da kendi başına bir anlamı yoktu. Toplumsal bir varlık olan insan kuru bilgiyi alıp işlemeli, süsleyerek paylaşmalı, muhabbet ortamını tesis etmeliydi. Burada, anlatılan hikâyedeki gerçek ve kurgu oranı o kadar doyurucu bir ölçüyle ayarlanmalıydı ki, muhatabın ilgisi tatmin edilmeli şüpheleri giderilmeliydi. Ve en önemli kural: Asla bilgiyi kimden aldığını söylemeyecektin. İsmini bir kez refere ettiğin kişi ya ağzı gevşek addedildiği için artık bilgi toplayamaz ya da kendini deşifre edebileceğini düşündüğü için bilgi vermekten kaçınabilirdi.

Halası el verdiği günün gecesi Melih’i çağırdı. Yeni vazifesinin ilk gecesinde saha görevine beraber çıkmakta fayda görmüştü. Mahallelinin ışıkları bir bir kapanırken pencerenin önünde yerlerini aldılar.

“Bak evladım,” dedi Hala. “Birazdan pencereden kafamı uzatacağım. Boynum merakım nispetinde uzayacak. Sana el verdiğim için sen de uzatabilirsin boynunu ama ilk günden fazla uzamasını bekleme, kafan sokağı dönerse öp başına koy. Unutma ki ne kadar meraklanırsan o kadar uzar boynun.”

Hala yarı beline kadar pencereden sokağa sarktı. Yüzü, bulutların yıldızları örttüğü göğe bakıyordu. Aniden geri içeri çekti vücudunu.

“Özellikle merak ettiğin kimse var mı?”

“Yeni taşınan Melahat nene.”

“Melahat nene ha!” Hala'nın gözleri parladı. Körpe yeğeninin dedikodu malzemesi yakalama azmine hayranlıkla baktı.

“Aynı babaanneme benziyor kadın. Görürsün, sanki ikizi.”

Hala duvarda asılı annesinin siyah beyaz fotoğrafına dikti gözlerini. Zihnindeki arayış bakışlarını buğulamış gibiydi.

“Hadi o zaman gayret et bana yetişmeye çalış. Beraber yol alalım.”

Böylece ikisi birden başını pencereden uzattı. Halanın boynu birden öyle esneyip uzadı ki çatıyı aştı. Melih’in kafası pencere hizasını yeni geçmişti. Hala durup Melih’in yetişmesini bekleye bekleye uzanıyordu karanlık gökyüzünde. Evlerin üzerinden kestirme yolu takip etmek yerine, perdeleri çekilmiş, ışıksız pencereleri temaşa ederek ilerliyorlardı. Köşeyi döndüler, sonraki köşeyi de. Gece kuşları labirentte yol alan bu solucanları görünce gerisin geri terk ettiler mahalleyi. Hala bir ara yarı açık karanlık bir pencerenin önünde duraladı. İçeriden gelen fısıltılara kulak kabarttı. Bir müddet sonra yeğenine döndü, ağzını hayıflanarak büzdü: “Bir şey çıkmaz buradan.” Yoluna devam etti.

İkili okulun arka sokağına dönmüşlerdi ki Melahat neneyle yüz yüze geldiler. Melih çekilip bırakılmış paket lastiği gibi sokağın başına geri fırladı. Hala tavizsiz hâliyle, tıpatıp rahmetli anasına benzeyen Melahat’i süzdü. Melahat kafasını yeni evinin penceresinden çıkarmış, boynunu sokağın başına kadar uzatmıştı. Hala’nın gözünden düşen bir damla yaş rüzgarda ırgalandı. Melahat’in gözleri ve boynu arasında gidip geliyordu bakışları. Halbuki anasının böyle bir hususiyeti yoktu. Melahat Melih’e hınzırca baktı. Yol vermek üzere başını salladı. Melih, nenenin işaret ettiği taraftan burayı bir an önce terk etmeye çalışırken Hala dudaklarını öpücük pozisyonuna getirerek Melahat’in yüzüne atıldı; “Ah anneciğim, sen misin?” O esnada Melih’in kafası Hala’nın atıldığı taraftan geçiyordu. Melahat bir yandan Hala’nın öpücüğünden kurtulmak isterken diğer yandan Melih’le kafalarının tokuşmasından sıyrılmak için başını yukarı kaldırdı. Hala azimle bir atım daha uzandı. Melih iki kafanın arasından çekilmek için davrandı. Başını yukarı doğrulttu, geriye attı. Merakla uzayan üç boyun böylece birbirine dolandı. Telaşla inip çıktı kafalar. Hala son bir gayret yükselince kördüğüm atılmış oldu aradaki bağa.

O gün bugündür mahallenin bir başında bir başına çekilmiş gibi sarkan hattın ucunda imame püskülü gibi sallanır durur bu kafalar. Arada gayrete gelip düğümlerini çözmeye çalışırlarsa da aralarındaki düğümü boğum boğum kalınlaştırmaktan başka bir şeye yaramaz bu çabaları.