Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman büklüm büklüm bükülürken, uzak diyarlarda insanlar güllük gülistanlık geçinirken, günlerden bir gün Keloğlan arkadaşlarının yanına gitmek istemiş ama gel gör ki yolunu kaybetmiş ve bilmediği bir ormanın derinliklerinde kaybolmuş. Saatler saatleri kovalamış, Keloğlan bir yol bulmak umuduyla ormanda bir o yana bir bu yana koşmuş. Fakat ne çare, bir çıkış yolu bulamamış.
Bir sürenin daha ardından Keloğlan bitap düşüp bir ağacın gölgesine oturmuş. Bohçasından peynir ekmeğini çıkarmış. Sakince yemeğini yemeye koyulmuş. Fakat o da ne! Çok da uzak olmayan uzaklardan gelen bir kadın çığlığı ve çığlığa eşlik eden tüyler ürpertici bir rüzgar. Keloğlan yerinden sıçramış. Bohçasını hızlıca toplayıp omzuna almış, sesin olduğu tarafa yönelmiş. Kısa bir süre, belki birkaç, belki on dakika yol gittikten sonra sesin geldiği mağarayı bulmuş. Mağaranın içinden dış dünyaya dehşet verici bir uğultu ve rüzgar geliyordu. İğrenç kokulu bir rüzgar. “Allah Allah,” diye geçirdi içinden Keloğlan, “Bu da ne ola ki?” Cesaretini toplayıp mağaraya yaklaşmış. Yaklaşmış, yaklaşmış.Tam içine girerken uğultu artmasın mı? Keloğlan telaşlanmış, bohçasını asılı olduğu örtüden çıkarıp kenara koymuş, böylece sopayı silah olarak kullanabilirmiş.
İçeri birkaç adım daha atmış, atmış ama atmasıyla birlikte içerden bir şey de ona doğru yaklaşmış. “Aaaay amaaaan!” diye bir çığlık atmış Keloğlan. Kırmızı renkli, kafası kadın, vücudu yılan olan bir yaratıkmış kendine yaklaşan. Ama bu yaratık ağlıyormuş ki ne ağlamak! Keloğlan endişelenmiş ve merakına yenik düşüp sormuş “Hey, ordaki. Neden ağlıyorsun? İyi misin?” Kırmızı başlı, yılan vücutlu yaratık insana huzur veren sesiyle cevaplamış: “Ey Keloğlan, seni bana ormanların ve diğer tüm köylerin yaratıcısı Tanrı göndermiş olmalı. Bana yardım et, ne olursun!” Keloğlan’ın kafası karışmış ama sesin tatlılığı ve masalsı tonundan dolayı yardım etmeye dünden razı olmuştu. Sanki bu seste bir şey vardı. Siz deyin büyü ben diyeyim anne şefkati. Keloğlan cevap verdi: “Elbette güzel sesli, alımlı yaratık; ne dilersen dile benden!” Yaratığın kırmızı suratına sinsi bir gülümseme yerleşti ama Keloğlan öyle büyülenmişti ki duyduğu sesten bu gülümsemeyi fark etmedi bile.
“Öyleyse yüce gönüllü Keloğlan, senden dileğim şudur: Benim yerime bu mağaraya sen geçeceksin, böylece orman canavarına istediği adağı vermiş olacağız. Ben ise özgürlüğüme kavuşacağım.” Keloğlan hâlâ büyülenmiş gibi bakıyordu. Neyse ki sorması gereken o soruyu sormayı akıl edebildi: “Peki bana ne olacak? Senin yerine ben mi tutsak olacağım?” Yaratığın yüzü düştü, planında hiçbir pürüz istemiyordu. Masalsı sesiyle konuşmaya devam etti: “Hayır canım, olur mu öyle şey? Ben geri dönüp seni kurtaracağım. Serbest kaldığımda ormanda alt edemeyeceğim canavar yok. Seni onun elinden alacağım.” Keloğlan çoktan ikna olmuştu bile. “Tamam!” dedi ve seve seve yaratıkla yer değiştirdi.
Şimdi yaratık özgür, Keloğlan tutsaktı ama yaratığa öyle çok güvenmişti ki onun kendisini almadan gitmeyeceğine emindi. Fakat yaratık, Keloğlan’la yer değiştirir değiştirmez arkasına bakmadan koşmaya başladı. Keloğlan bağırdı: “Hey, nereye gidiyorsun? Ben ne olacağım?” Yaratık arkasını döndü ve o güzel sesiyle bir kahkaha kopardı. “Ah Keloğlan, vah Keloğlan! Sen gerçekten benim seni kurtaracağıma inandın mı? Bu yaratığı ormanda alt edebilecek kimse yok. Eğer o kimse ben olsaydım buralara düşer miydim?” Sonra arkasına bakmadan koşmaya başladı. Keloğlan ise aptallığına ahlayıp vahlayadurdu. Böylece, talihsiz bir şekilde her tatlı söze kanılmayacağını öğrendi Keloğlan. Fakat artık iş işten geçmişti.