Rui: Uzayan Bir Hayır

Dilber Yeliz Yılmaz

Rui, düğününden bir gece önce ağladığında gözyaşı yanağından değil boğazında açılan uzun ve kırmızı bir yoldan aktı. Önce bunu bir rüya sandı. Çünkü insan, kendi bedeninden korktuğu ilk anda uyanık olduğuna inanamazdı. Odanın ortasında dizlerinin üzerine çökmüş bedeni tir tir titriyor, başı ise yağmurun buğulandırdığı pencereye yakın duruyordu. Aradaki mesafe Rui’nin boynuydu: ince, sıcak, soluk kırmızılıkta uzayan, sanki ten değil de yıllarca gizlenmiş fısıltıdan örülmüş bir yol.

Tavandan sarkan kandilin ışığı boynunun üzerine vuruyor; ertesi sabah giymesi için hazırlanan shiromuku (gelin kimonosu) duvarda sessizce duruyordu. Rui, duvara bakınca boğazında eski bir düğüm kabardı. İstemiyorum demek istedi fakat kelime dudaklarına varmadan içine geri düştü. O an boynu biraz daha uzadı. Rui, çığlık atmamak için ağzını kapattı. Köy kadınlarının çocukluğundan beri kulağına bıraktığı sözler, yağmur damlaları gibi zihnine vurmaya başladı:

“Annen de geceleri başını evden çıkarır boynunu yılan gibi uzatırdı.”

“Çok ağlayan kadınların boynu uzar, sonra insanlıktan çıkarlar.”

Rui, annesine benzemekten hep korkmuştu. Çünkü annesi bu evde bir insan adıyla değil bir söylentiyle anılırdı. Yıllar önce lanetlendiği, canavara dönüştüğü ve bir gece ansızın kaçtığı söylenirdi. Şimdi Rui de aynı karanlık mirasın kendi teninde uyandığını sanarak tedirginlikle pencereye baktı. Belki Japonya’daki kasvetli ormana, tapınağın arkasındaki sisli patikaya, kaçısa doğru uzanacaktı. Fakat boynu ansızın odanın en karanlık köşesine; kimsenin dokunmasına izin verilmeyen eski, kilitli sandığa doğru kıvrıldı. Rui başını geri çekmeye çalıştı, elleriyle boynunu toplamak istedi ama boynu onun bilmediği eski bir şeyi biliyor gibiydi. Sanki kaçmak istemiyor, hatırlamak istiyordu.

Rui, o sandığın anahtarını çocukluğundan beri babasının kuşağında görürdü. Rui’nin annesinin adı her geçtiğinde Rui’nin babasının yüzü taş kesilir, buz gibi olurdu. Rui’ye bakıp hep o cümleyi söylerdi:

“Gidenin ardından ağlanmaz.”

Oysa Rui geceleri, annesinin gittiği söylenen yöne bakarak uyurdu. Terk edilmiş çocukların içinde büyüyen o paslı soruyu kendi kendine mırıldandı:

“İnsan, biricik evladını hiçbir şey söylemeden bırakıp gider mi?”

Düğün hazırlıkları başladığından beri bu sorunun ağırlığı Rui için daha da artmıştı. Çünkü Rui’ye sorulmamış sadece bildirilip razı göstermesi beklenmişti. Hangi eve gideceği, hangi adamın yanında susacağı, hangi sofrada bir ömür başını eğeceği, hangi cümleleri yutacağı, kiminle bir yastığa baş koyacağı çoktan kararlaştırılmıştı. Rui; her peki dediğinde boğazı daralmış, her sustuğunda dili damağına yapışmış, her çaresizlik kokan tebessümünde içinde küçük bir şey ölmüştü. Şimdi anlıyordu. Boynu durup dururken uzamamıştı. İçinde yıllardır söyleyemediği ne varsa, hayır diyemediği her an, annesini sormaya cesaret edemediği her gece, susmak zorunda kaldığı her sabah boğazında birikmişti. Kendi kendine cevabını duymak istediği sorular mırıldandı:

“Yaşadığım cidden hayat mı? Yaşamak bu kadar sancılı olmak zorunda mı?”

Bir insanın sesi kesilirse bedeni konuşmaya başlardı. Dışarıda tapınak çanı geceyi üçe böldüğünde Rui’nin uzun boynu sandığa ulaştı. Başının yanında duran kilit, paslı bir diş gibi karanlıkta parlıyordu. Rui ağlarken gözyaşları kilidin üzerine düştü. Evde herkes uyurken boynuyla koridora süzüldü, babasının odasındaki kuşaktan anahtarı dişleriyle çekip aldı. Kendi bedeni Rui’den daha cesurdu. Hızlıca kendi odasına döndü ve sandığı kimseye fark ettirmeden usulca açtı. Sandığın içinden naftalin kokusu yükseldi. Rui önce beyaz bir kuşak gördü; sonra siyah saplı bir tarak, sararmış bir saç teli demeti ve kat yerleri neredeyse parçalanmış bir mektup. Kâğıdı açarken boynu titredi. Sabah olmadan her şeyi saklaması gerektiğini biliyordu; çünkü biri onu böyle görürse annesi gibi uğursuz, annesi gibi lanetli, annesi gibi insanlıktan çıkmış sayılacaktı. Ama mektubun ilk cümlesini okuyunca artık saklanacak bir şey kalmadığını anladı:

“Kızım Rui. Sana gözyaşı anlamına gelen ismi verdim. Çünkü bu evde ağlayabilen herkes hâlâ insandır.”

Mektubun devamında annesi kaçmadığını ama köylülerin buna inandığını yazmıştı. Çünkü bir kadının gerçeği söylediğine inanmak yerine onun canavar olduğuna inanmak daha kolaylarına geldi diye de eklemişti. Annesi kaçmamıştı evet ama nereye götürüldüğünü, o geceden sonra hangi kapının bir daha açılmadığını, kimlerin sustuğunu söylemiyordu. Bazı gerçekler, yazıya bile sığamayacak kadar eski ve korkaktı. O da Rui gibi bir gece ağlamış, boynu artık ağlamalarına dayanamayıp uzamış, başı kendi annesinden kalan aynı sandığa yönelmişti. O sandıkta kadınların birbirine bıraktığı başka mektuplar da vardı. Anneannesinin, onun da annesinin, ondan öncekilerin; hepsi aynı şeyi başka başka kelimelerle söylemişti. Bu evdeki kadınlar sustukça boyunları uzuyor, çünkü söylenmeyen sözler bedende kendine yol arıyordu. Köyün canavar dediği şey aslında duyulmamış bir sesin timsaliydi.

Rui, mektubu göğsüne bastırdı ve gözyaşları hızlı yağan yağmur gibi akmaya başladı. Ağlıyordu çünkü annesinin onu terk etmediğini anlamıştı. Ağlıyordu çünkü yıllarca korktuğu kaderin aslında annesinden kalan bir yara olduğunu görmüştü. Ağlıyordu çünkü ertesi sabah kendisi de susarsa farklı cümlelerle de olsa aynı tarz mektubu bir gün kendi kızına bırakacağını biliyordu.

Gün ağarırken evin avlusunda akrabalar, komşular ve damadın ailesi toplandı. Herkes Rui’nin gelin odasında hazırlanıp uslu uslu beklediğini düşünüyordu. Rui’nin babası misafirlerle ilgileniyordu. Tam o sırada kapının aralığından ince, kırmızı ve uzun bir şey süzüldü. Önce herkes bunun kırmızı bir kuşak olduğunu sandı. Sonra Rui’nin başı, solgun yüzü ve yaşlı gözleri belirdi. Kimse bağırmaya, bir şey demeye cesaret edemedi. Rui ilk kez başını eğmeden herkese göz gezdirdi. Sesi, yıllardır suskun bekleyen bütün kadınların sesi olmak ister gibi gür çıktı:

“Ben annem değilim ama onun sustuğu yerden konuşuyorum. Bu evliliği istemiyorum.”

O anda uzun boynu ne koptu ne de kayboldu, yavaşça kısalmaya ve Rui’nin bedenine dönmeye başladı. Sanki yıllardır uzak düşmüş bir ruh, sonunda ait olduğu yere varıyordu. Rui ayağa kalktı. Annesinin mektubunu koynuna, beyaz kuşağı beline sardı ve orayı terk etti. Köylüler o sabah evin eşiğinden tapınağın merdivenlerine kadar uzanan ince, kırmızı bir iz gördüler. Kimse Rui’nin kaçtığını söyleyemedi; çünkü kız yalnız başını değil bütün bedenini de yanında götürmüştü.