Göç

Hacer Noğman

Güneş pürüzsüz dağlara çarşaf gibi serilirken inekleri yedirmiş, sütlerini sağmış, yaylıma çıkarmak için hazırlanıyordu. Gecenin ayazı kendini hâlen hissettiriyordu. Kalın hırkasını ahır kıyafetlerinin üzerine giydi. Üşümek onun için daha büyük dertti şimdilik. Buzağı sabırsızlanıyordu. Buzağının annesi ise anneliğin verdiği vakur duruşla, sabırla bekliyordu ipinin çözülmesini. Kapıyı açtı, güneş ahırdan içeri doldu. Güneş hüzmesiyle dans eden toz tanecikleri çok net seçilebiliyordu. Olduğu yerde mıhlandı. İçeri hırsız gibi düşen soğuk dikkatini dağıtmadan önce toz zerreleri kendine hapsetmişti onu. Belli belirsiz seçilen evler zerrelerin ardında bir perdeden ibaretti. Tam da bu saatte, daha güneş bile ayılamamışken bu ânların böylesi berrak belirmesi de neydi? Kapıdan içeri süzen her güneş parçasına tutunan toz zerresi geçmiş yıllarından bir ânı onun gözleri önüne getiriyordu. Zaman, dedi içinden; zaman, geçip gitsen bir dert, geçip gitmesen.

Elinde çubuğu ile toprağı karıştırırken yayılan hayvanları izliyordu. Kimisi doymuş uzanıyordu, kimisi dünyaya yeni gelmişliğin heyecanıyla zıplıyor, koşturuyordu. Kendisini gördü buzağılarda. Yıllar önceki kendisini. Dönmek istediği zamanlardaki kendisini. Annesi ve babası uzak sayılacak bir mesafeden buzağının hoplayıp zıplamasını seyrediyordu. Toprakta avucunun içi kadar bir oyuk oluşturdu. Gözleri buzağıda, eşelemeye devam ediyordu. Kâh ot yiyor kâh zıplıyor kâh de uzanıyordu. Bunların hepsini dakikalar içinde defalarca tekrarlıyordu. Onun hareketlerine karışan kimsesi yoktu. Arada annesini rahatsız ettiğinde annesi onu uyarıyordu. Sonra yoruluyor ve çayırda uzanıyordu.

Vadilerin arasını dolduran boşluk sesi göğe çarpıp çayırlara seriliyordu. Ağaçlar metrelerce rakım aşağıda kalmış, yaprak sesinin nasıl bir şey olduğunu unutacaktı yaşlılar. Gençlerin kafası daha dinç. Bu yüzden çayırlara serilen boşluk sesi gençlere daha korkutucu geliyor. Meryem’e. Kimse konuşmazken, sadece ineklerin otları koparırken çıkardıkları sese karışan nefes alış veriş sesleri dışında koca bir yokluğu barındırıyor bu dağlar. Meryem’i bu çok korkutuyor. Etrafında dünyadan bihaber olan hayvanlara baktığında omuzlarındaki yükler ağırlaşıyor. Topraktaki oyuğu derinleştiriyordu.

Meryem bu boşluk sesinin heybetini ağırlayan dağlara göz attığında babaannesinin kulaklarının ağır duymasını düşündü. İşite işite ağırlaştı duyması ve bu zamandan sonra duyacak neyi kaldı ki, diye düşündü. Artık bu sesi de duymuyordur. Yaşlılara dünya daha yaşanılası mı geliyordur acaba? Öyle olsa neden buralara kaçarlardı? Sadece nemden kaçmak değil bu, insanlara karşı başkaldırı. Ben senin olduğun yerde değilim, demenin vücut bulmuş hâli. Yağımı ben yaparım, peynirimi ben yaparım demenin bir başka hâli. İnsanlarla uğraşmaktansa hayvanlarımla uğraşmayı tercih etmek. Meryem atalarının ne büyük insan olduklarını düşündü bir kez daha. Düşüncelerini oyduğu toprağa gömdü, evin yolunu tuttu.

“Niye geç geldin?”

“Biraz bekledim hayvanları.”

“İyi, toparla sen de şu odayı.”

Güz yeli insanları yayladan almak için yaylaya dağılmıştı. Nem elini eteğini çekiyordu şehirden. Böylece insanlar şehirde daha rahat nefes alıyor, dağların tepelerine konuşlanan insanlar yavaşça göç hazırlığına başlıyordu. Meryem’in babaannesi her sene, sanki bu yayladan ilk kez ayrılıyormuş gibi hüzünle dolup taşıyordu. Oysa torunları şehirde yaşıyor, yalnızca kocasıyla yaylada kalıyordu. Meryem her göç zamanında babaannesinin üzerine çöken hüzün bulutunu izliyor, babaannesinin bu yere yüklediği anlamı görmeye çalışıyordu. Çocukluk yaşlarını geçtiğinde bu olayın basit bir göç olmadığını anlamıştı. Yayla evlerinin her köşesinde kendi anılarının ardında saklanan babaannesinin anılarını gördüğünde onu anlamıştı. Sonra bir daha hiç ısrar etmemişti babaannesine. Ne zaman isterse yaylaya çıkmaları için yardım eder, inecekleri zaman da onlarla bu göçü yapardı.

Yükler araca yüklenmişti. Ahır temizlenmiş, hayvanların yaylımdan gelmesini bekliyorlardı. Meryem babaannesi ve dedesiyle kalmıştı. Eşyaları yüklenen araç çoktan yola koyulmuştu. Meryem hayvanlara doğru gitti. Daha geleli üç gün olmuştu. Yarın işbaşı yapacaktı. Burada inziva hayatı yaşayabilecekken insan toplulukları arasında delirmeyi seçmek bir seçenek miydi gerçekten, diye sordu kendine. O sırada komşu Emine’nin inekleri dönüyordu. Yıllar önce kardeşleriyle koşturduğu bu dağlarda şimdi tek başına yürürken toprağın ayaklarını çektiğini, adım atmakta zorlandığını hissetti. İneklerin su içtiği lubanın yanından geçerken dedesiyle bu lubayı tamir ettikleri günü, bir kurban bayramında kurban edilişin nasıl bir şey olduğunu ve hayretle gözlerinin pörtlemesini anımsadı. Sonra buralarda kaybolduğu o sisli günü. O mantar toplarken babaannesinin onu ararken bağırmaktan sesinin kesildiğini. sonra anne ve babasının derinden gelen seslerini işitir gibi… Ama çok muğlak. Yıllar önce bir toprak göçünün altında bıraktığında işittiği sesler geliyordu kulağına. Duymak istemiyordu ama işitiyordu. Anne ve babasına dair zihninde kalan son şeyi buydu ve buradaydı.

İnek sesleri duyuluyordu. Sabah onları bıraktığı yere varmadan inekleri buldu ama yine de sabahki yere gitti. İnekler Meryem’e aldırış etmeden dönüş yoluna devam ettiler. Çubuğu bıraktığı yerde durdu. Tepelerini gördüğü dağlarda gezindi gözleri. Akşamüstü yeli kurumaya yüz tutmuş çayırları okşarken Meryem’i de üşütüyordu. Ciğerlerini doldurabildiği kadar doldurdu. Burun direğinde bir acı hissetti. Bir boşluk nasıl bu kadar ağır olabilirdi? İçi ürperdi. Korkuyla doldu her zerresi. Ucu görünmeyen tepelerin büyüklüğünde acziyeti büyüdü de büyüdü. Kendisinin bir zerreden ibaret olduğunu hissetti. Sabah oyduğu toprağa girse sığabilirdi, diye düşündü. Babaannesini sonra. İnsan ait olduğu yerden nasıl ayrılır? Bir yerden ötesi, zaman, insan ve konum üçlemesi olarak bir yer. İnsan bir yerden nasıl ayrılabilir? Kopmak olur ancak bu. İstemeden.

Keşke kulaklarım işitmeseydi şimdi, dedi. Sesli bir şekilde. Derinden gelen uğultu bana mısın demedi. O dağların arasından süzülen boşluk sesinin oluşturduğu uğultu giderek arttı. Sabahki çubuğu olduğu yere bıraktı. Onları eve götürmek üzere çıktığı bu yolda hayvanların peşine takıldı, hayvanlar onu eve götürdü. Meryem bunun farkındaydı. Omuzları ağrıyordu.

Babaannesi kapının önünde oturmuş, bir elini alnına dayamıştı. İnekler eve çok yaklaşmasına rağmen babaanne pozisyonunu değiştirmemişti.

“Babaanne!”

“Geldin mi? Hayvanları sağalım da yola koyulalım.”

Meryem başını salladı. Babannesi gözlerine, Meryem’e bakarkenki hüznü yerleştirmişti yine. Meryem bunu çok net görüyordu, çocukluğundan beri. Bunu görmek istemediği için evin etrafını son kez dolanmaya çıktı.

Kamyonet dağlarda süzülürken muavin koltuğunda babaannesiyle ortak bir sessizliği paylaşıyordu Meryem. Pencereden içeri giren rüzgâr, yanağına süzülen yaşları kurutuyordu.