Kerîm oğlu kerîm oğlu kerîm oğlu kerîm; İbrahim oğlu, İshak oğlu, Ya’kup oğlu Yûsuf’un gömleği kardeşleri tarafından çıkarılınca kuyu kendisine geleceğin kim olduğunu biliyor muydu bilinmez. Gömlek, kana bulanınca bu kanın Yûsuf’a ait olup olmadığını biliyor muydu bilinmez. Ya’kup, gömleği yüzüne gözüne sürünce, Rabbinden güzelce bir sabır isterken kan, “Hayır, ben senin Yûsuf’una ait değilim.” diye haykırdı mı bilinmez. Yûsuf, kuru bir kuyuya atılınca ilk ne dedi, bilinmez. Kaç kervan, kuyunun yanından geçti bilinmez. Tüm hikâyeler de zaten bir bilinmeyenden yola düzülür. Tüm kervanlar bilir yolun sonu nereye çıkar. Lakin tüm kervanlar, yanlarından geçtikleri kuyuların Yûsuflar ağırladığını bilir mi, bilinmez.
Mısır’a revan olan bir kafilenin başında Mervan vardı. Gücü kuvveti yerinde, sarığı başında Mervan. İnsanları pek de dinlemeyen, dinlese bile yine kendi dediğini okuyan, teni buğday, dişleri inci kervanbaşı. Parayı seven, para uğruna yaşayan, düşleri ve dilinde zikri para olan Mervan. Mısır’a hızlıca varmayı bu sefer koydu aklına. Yetişirse efendilere yetişecekti. Elindeki güzel yüzlü kadınlar, gücü kuvveti yerinde adamları bu efendilere yetiştirecekti yani. Mervan. Kafasında ve gönlünde ikinci bir fikre yer vermeyen Mervan.
Kafile uğul uğul ilerlerken sıcağın altında, arka sıralardan bir ses koptu. Baktılar ki kafilenin sucusu, bir adamla kavgaya tutuşmuş. Meğer adam, sucunun koca su kabını devirmiş de kendisi yapmamış gibi hareket etmiş. Şimdi nereden bula da bu kabı doldura? Her menzil hesaplı da olduğundan kim bilir ne zaman denk gele bir kuyu da geri doldurula. Kervanbaşı, yardımcısını yolladı arkaya. “Git şu aklı kıtı sustur, ilk kuyuda konaklarız diye de kandır. Suyumuz mu yok da yaygara koparıyor?” diye de hiddetlendi. Yardımcı, arkaya şöyle bir baktı. Epey de var. Boyu da kısa olduğundan efendisine başını yukarı kaldırarak baktı, bir şey diyecek oldu. Azar yiyeceğini sezdi, her an buğulu gözlerini yere indirdi. Arkaya yollandı. Develerin, katırların yanından geçerken ayağının altındaki kumu düşünüyordu. Karısının daha kırkı çıkmamıştı. Bir sabah, yanında ölüsünü bulduğu iki çocuğunun anası olan karısının. Adamların mırıltıları, hayvanların seslerini duymuyor gibi yürüyordu. Yaşlı anası, iki çocukla baş edebilecek miydi? Ya çocuklar? Analarının öldüğünü kabullenmişler miydi artık? Derken derken kervanın arkasını buldu. O gidene kadar sucu sakinlemiş, yanına bir arkadaş bile edinmişti. Yine de kervanbaşının dediğini iletti dalgın yüzünü sucuya dikerken: “İlk kuyuda duracağız efendi, sakin ol. Öyle bağırırsan seni örnek alan çok olur. Acelemiz var. Yol uzun. Mısır, şurası mı da?” Sucu, genç yaşına rağmen insan tüccarıydı. Bu âdemin dertli olduğunu anladı, onu yormadı. Başıyla onay verdi, yüzüyle de güven. Kervanbaşının yardımcısı memnun, ayrıldı yanlarından. Allah sucudan razı olsun. Aslen şerbetçiydi, Allah onun şerbetlerinin şifasını da alıcısını da artırsın. Allah onu Leyla’sına da bağışlasın. Hoş, önce Leyla’nın gözünü açsın da bu genç oğlancığı fark etsin.
Sucu, kendisine arkadaş deyu bir kumaş tüccarını bulmuştu. O kargaşada bu efendi sayesinde sakinlemiş, gerginliğini unutmuştu. Fars diyarındandı. Gözleri çamçakırdı. Ondan sebep, ürktü çevresindekiler bu adamdan. Nazarından korktular. O yüzden sucuyla da çok uğraşmadılar. Neme lazım, şöyle bir baksa nazardan hepsini mezara koyardı belki de. Ama sucu, kendisi gibi bekar lakin kendisinden uzun bu Fars’ı sevdi. Adını da dedi demesine ya, ne gerek bilmeye, aklında tutmaya? Kumaş tüccarı diye seslendi konuşurken de. Kumaş tüccarı aşağı kumaş tüccarı yukarı. Zaten kervan Mısır’a varanda ayrılacak yolları. Bazı arkadaşlıklar, kervanın ömrü kadar olur neticede. Kumaş tüccarı da sucu gibi bekar olunca aynı derdin muzdaribi de çıkınca iyice kenetlendiler birbirlerine. Sucu, ona Leyla’dan bahsetti. Detay detay anlatmadı. Kıskanırdı çünkü Leyla’sını. Kimsenin tahayyülünde yer etsin istemezdi. Lakin buğday tenli olduğunu mecbur dedi. Kumaşlarından ona layık olanlardan ayır, diye iyice tembihledi. Kumaş tüccarı, pek şendi. Pek şakacıydı. Yol boyu takıldı sucuya. Sen şimdi Leyla serabı da görüyorsundur, diye. Sonra duruldu, hoş benim göreceğim serap bile yoktur. “Bir ihtimal, kısmetim Mısır’a saklanmıştır. Ha sucu? Mısır’da mıdır?” diye de ümitsizce sordu.
Sucu, öyle böyle derken kervanbaşına kaydı bakışları. Dahi onun yardımcısına. Yardımcının kederli bir adam olduğu belliydi. Burada dururken, nefes alırken diken yutmuş gibi acı çektiği anlaşılıyordu. Ama nasıl oluyordu da kervanbaşı anlamıyordu bu hâli? “Yahu kumaş tüccarı,” dedi. “Bu yardımcının derdi yaman bence. Baksana, kervanbaşı ne derse yapıyor ama ayaklarını sürüye sürüye yapıyor. Ne dersin, korktuğu bir şey mi var ola?” Kumaş tüccarının gözleri o kadar iyi seçmiyordu ileriyi. Çok da merak etmemişti ama sucuyu biricik arkadaşını kırmak olmazdı. “Yok, bence korkmuyor da sanki ona muhtaç. O yüzden katlanıyor. Eh, bu adama yoksa kim katlanır öyle değil mi ya?” Sucu cıkladı. “Hiç sanmam.” dedi. “Korkuyor bu korkuyor. Şuna bak, omuzları çökük geziyor. Vah zavallı vah, vah gariban vah. Vah düşkün âdem vah! Ne dersin, onu kurtarsak mı adamın elinden?” “Delirme,” diye haykırdı kumaş tüccarı. Ne kurtarması? Başımıza iş mi açacaksın? Herife baksana, dev gibi. Bir dudağı yerde, bir dudağı gökte. İkimizi ikiye böler de dört parçamızı na şu kuyuya attırır.” Sucu heyecanla başını çevirdi kuyudan yana. Bağırmaya başladı sevinçle koşarken: “Kuyu kuyu kuyu var! Durdur kervanı ey kervanbaşı durdur!”
Kervanbaşının yardımcısı sucuyu duydu. Efendisine iletti. “Kuyu,” dedi. “Ne dersiniz, eğlensek mi acaba?” Kervanbaşı, ağzının içiyle, “Olmaz.” dedi. “Vaktinde varalım ki efendilere yetişelim. Bunca köleyi kime satarım sonra?” Yardımcı sustu. İçine içine sustu. “Ne diyeyim peki?” dedi. “Hiç.” dedi kervanbaşı. “Bağırır bağırır susar. Tıpkı ilgilenilmeyince susan veletler gibi.” Kervan devam etti, sucu bağırmasıyla kaldı. Kuyu da geride kaldı. Lakin, yardımcının içi elvermedi. Sanki kuyuda biri beklerdi. Kuyudaki sanki bir kervan beklerdi. Sanki bir kuyu, bir çocuğu beklerdi. Kervan, kuyuya baktı. Sucu, içini çeke çeke baktı. Kuyu kervana baktı. Acelesi olan kervan, içinde Yûsuf olan kuyuya geç kaldı.
“Mendebur diyordur mendebur!” diye hiddetlendi sucu. “Bu yardımcı efendisine mendebur diyordur. İçinden küfrediyordur. Şuna bak şuna! Söz verince er kişi sözünü tutmazsa neye benzer?” Kumaş tüccarının tüm neşesi kaçmıştı. “Haklısın,” dedi. “Bizim Fars diyarında bunun gibilere hoştebehoşte deriz. Yani, it. Bu zavallı da diyordur demesine ya amma içinden. Soluk aldırmıyor kervana. Ne acelesi varsa Mısır’da? Neye yetişecekse? Hâlbuki şu kuyu, ne münbit duruyordu.” Sustular bir süre. Derken bir gürültü koptu ön sıralardan. Bir deve çökmüş, kalkmıyordu yerinden. Başını da yere koymuş ki kaldırabilene aşk olsun. Devenin sahibi, ne küfürler saydı hayvana, neler sıraladı. Bir aralık döndü, eliyle kumaş tüccarını işaret ederek, “Bu renkli gözlü Fars’ın nazarı üstümüzde olduğu sürece biz değil Mısır’a burnumuzun ucundaki K. yurduna bile varamayız.” diye haykırdı. Herkes onun işaret ettiği yere döndü. Kervan başı da yardımcısı da. Herkes. Mırıldanmaya başladı kervandakiler. Doğru doğru diyenler çoktu. Çünkü nazar, tehlikeliydi. İhtimali de tehlikeliydi. Devenin sahibi bu sefer de kervanbaşına döndü: “Ey efendi, şayet salimce Mısır’a varmak dilersen bu adamı az önce yanından geçtiğimiz kuyuya at. At ki sağ salim varalım varacağımız yere.” diye bağırdı. Kervan başı oralı olmadı. Kumaş tüccarı tam cevap verecekti ki deve ayaklandı. Adam, dediğini ossaat unuttu. Kervan yoluna devam etti.
Az kalsın kumaş tüccarını susuz kuyuya atacaklardı. Az kalsın kumaş tüccarı, Yûsuf’un kuyu arkadaşı olacaktı. Eğer öyle olsaydısı yok. Olmadı. Olması gerekseydi Allah bunu murat ederdi. Etmedi. Kimi kuyular sadece Yûsuflara tahsis edilirdi.
Kervan devam etti. Yardımcı, aralarda arkalara uğradı. Aslı şerbetçi olan sucu, bazen kervanbaşına da su ikram etti. “Boğazında kala.” da dedi içinden. Ama kimsenin boğazında su kalmadı. Yaşayacakları varmış. Kumaş tüccarı, “Bu yardımcı, çok üzgün efendi.” dedi sucuya. “O yüzden ne kervanbaşını önemsiyor ne de başka şeyi. Şuna baksana, adama bakmıyor da taa uzaklara bakıyor gibi. Acaba kara sevdaya mı düşü ola?” Sucu, yaptığı şerbetlerin alayı üstüne yemin etti: “Bu yardımcı, bu adamı ben görmem belki ama bir kuytuda boğazlar efendi.” dedi kendinden emin. “Güya pek konuşmuyor kervanbaşı ama hâris olduğu her hâlinden belli. Bu zavallı da dayanıyor işte. Ne hatırınaysa artık.”
Gül şerbeti aklına düştü sucunun. Sonra Leyla’sı. O zaman ne yardımcı umurunda oldu ne de kervanbaşı. Ha gül şerbeti ha Leyla. Ha Leyla ha gül şerbeti. Yardımcının üzgün sureti o zaman hemen silindi. Sustu konuşmadı Mısır’a varana kadar. Hayalinde Leyla’ya gül şerbeti ikram ettiğini düşledi. Leyla’nın usuldan güldüğünü.
Kumaşlarını iyi paraya sattığı aklına düştü kumaş tüccarının. Sonra münasip bir kısmet bulduğu. Kendisi gibi çamçakır gözlü. İki çocuk düşledi sonra. Yardımcı da kervan başı da aklından silindi. Sustu konuşmadı Mısır’a varana kadar.
Efendiler aklına düştü kervanbaşının. Satacağı esirler. Alacağı onca altınlar. Mısır aklına düştü. Mısır’ın çarşılarında efendi gibi dolaşacağı. Zaten aklında başka bir şey yoktu. Susmaya devam etti.
Karısı aklına düştü yardımcının. Saçı ve gözleri. Sonra iki çocuğu. Ama en çok anası. Kaderi düşündü yardımcı. Kim bilir neleri kaçırmıştı şimdiye kadar hayatında. Neleri kaçıracaktı daha? Kader, daha onu neyle imtihan edecekti? Susmaya devam etti.
Yûsuf, kervanları düşündü. Nihayet bir kervan sesini duydu. Kervandakiler, sucularını kuyuya gönderdiler. O da gitti kuyuya kovasını sarkıttı.