Sevdiğimiz insanları gerçekte ne kadar tanıyoruz? Tek başına kaldıklarında ne yaptıklarını, dünyaya bakarken zihinlerinden neler geçtiğini, çevrelerindeki insanları nasıl gördüklerini, yalnızlığı nasıl deneyimlediklerini, birini sevmenin onlar için ne anlama geldiğini gerçekten biliyor muyuz mesela? Yoksa herkes zihnimizdeki bir filtreden süzülerek mi anlaşılır oluyor bizim için. İnsan en yakınındakini bile kendinden çıkıp anlayabilir mi? Kaldı ki annesini… En çok da annesini.
Ben annemi hep neşeli, hayat dolu hatta biraz da umursamaz bir kadın olarak gördüm. Özgür bir ruhtu o. Kendi hayatı vardı. Günlerini kendi arzusuna göre doldurur, yaptığı her şeyi canla başla yapardı. Bir gün bir kitap kulübüne katılır diğer gün arkadaşlarıyla doğa yürüyüşüne çıkar öteki gün çini atölyesinde yaptığı bir tabloyla eve dönerdi. Yaptığı her şeyde de oldukça iyiydi. Onun böyle bir kadın olması hoşuma giderdi ama biraz da canımı sıkardı. Önceliği ben olmayı arzulardım. Babam yoktu, ben çok küçükken ölmüştü. Dünyadaki tek varlığım annemdi. Belki biraz da bu yüzden, annemle daha yakın olmaya can atardım. Dikkatini bana versin, benimle oyunlar oynasın, etkinliklerine beni de götürsün isterdim. Onun ayrı bir dünyası olması benim dünyamı kıymetsiz kılıyordu sanki.
Başta zorlanmış olsam da zamanla bu durum bende onun gibi biri olma isteği uyandırdı. Ben bir şeylere giriştikçe de annem mutlu oluyordu. Onun kadar her şeye meraklı değildim ama yapmak istediğim şeyler bulmak için yeni etkinlikler denemek hoşuma gidiyordu. Onun gibi, denemekten korkmayan birine dönüşüyor ve onun gözlerinden bakarak kendimle gurur duyuyordum. Böylece aramızdaki ilişki de tamir oluyordu. İkimiz de farklı şehirlerde kendi hayatlarımızı yaşıyorduk ve birbirimizin uzak ama yakın varlığından mutluyduk. Ona benzemek bana anlam veriyordu, ona benzemem ona destek oluyordu. En azından ben öyle düşünüyordum.
Ama birkaç gün önce yaz tatili için annemin yanına geldiğimde bambaşka bir kadınla karşılaştım. Başta her şey normal göründü. Birbirini özlemiş bir anne kızdık. Görüşmediğimiz zamanlarda yaptıklarımızı paylaşıyor, arada sırada birbirimize sarılıyor ve günleri olabildiğince beraber geçirmeye çalışıyorduk. Ancak birkaç gün sonra -normalde olduğu gibi- yavaş yavaş kendi hayatlarımıza dönmemizi beklerken annemin giderek daha çok etrafımda olmak istediğini fark etmeye başladım. Her şeyi benimle yapmak istiyordu. Sabah kalkıyor, ben uyanana kadar odamın etrafında dönüp duruyordu. Uyandığımda kahvaltı hazırlamak için beni çağırıyor, beraber hazırladığımız kahvaltıyı yaptıktan sonra kahve içerken muhabbet etmek için beni balkona çekiştiriyordu. Ne zaman farklı planlarım olsa katılmayı teklif ediyordu.
On gün sonunda annemi karşıma alıp konuşmaya karar verdim. Kahvaltı sonrası kahvemizi içerken söze yumuşak bir şekilde girmeye çalıştım. “Normalde geldiğimde hep aktiviteden aktiviteye koşardın, hayırdır hep evdesin?” diye şaka yollu takıldım. “E sen varsın ya, nasıl gideyim?” Söylediği şey garipti ama bunu fark etmiş gibi durmuyordu. “Normalde ben burada olsam da giderdin, hem gidebilirsin ben rahatsız olmam. Arkadaşlarımla plan yapacağım zaten bu ara.” Bunu söylememle annem gözleri hayretten kocaman açılmış halde başını sanki yavaş çekimdeymiş gibi bana çevirdi. “Bensiz mi?” dedi. İçim ürpermişti. Gözlerini kırpmadan gözlerimin içine bakıyor, benden cevap bekliyordu. Tedirginliğimi şaka yaparak bastırmaya çalıştım. “Yani pek iyi anlaşacağınızı sanmam, benim arkadaşlarım sonuçta.” Annem gözlerini kırpmadan bana bakmaya devam ediyordu. Garip bir his boynumla omuzlarımın birleştiği yerden başlayıp göğsüme çarpıyor, oradan tüm vücuduma yayılıyordu. Ömrümde ilk defa annemden korkuyordum. “Anne…” Gözünü kırptı, bir damla yaş döküldü yanağına doğru. “İyi misin?” Annem koşarcasına içeriye girdi.
Korkuyla yerime çakılmıştım ama güçlü bir suçluluk hissi de kendini belli etmeye başlamıştım. Annemin az önceki davranışındaki yabancılık içimi ürpertiyor, sakinleşip harekete geçmemi zorlaştırıyordu. Sonunda kendimi biraz toparlayıp peşinden içeriye girebildim. Yavaş adımlarla, kuşları ürkütmekten korkan bir çocuk gibi adımlıyordum evde. Belki de kendimi ürkütmemeye çalışıyordum. Mutfak kapısından koridora döndüğümde birden annem karşıma çıkıverdi. “Hiiih!” diye garip sesli tiz bir çığlık koydum. Annem gülmeye başladı. Gülmesi beni rahatlatmıştı. Ben de gülerek “Ödümü kopardın anne. İyi misin?” dedim.
Bu iyi misinim öncekinden daha sakin karşılanmıştı. “Kusura bakma kızım bu ara biraz kafam dağınık. Üstüne gelmek istemedim. İyiyim korkma.” “Korkmadım” dedim. Ondan çok kendimi ikna etmeye çalışıyor gibiydim. Ama birden kendimi kötü hissetmiştim. Belli ki annem zor bir dönemden geçiyordu ve ben bunu anlamamış üstüne onu zorlamıştım. Çok da zorlamamıştım gerçi ama annem de hiçbir zaman zayıflığının yüzüne vurulmasını seven biri olmamıştı zaten. Kolayca alınması anlaşılabilirdi. Bana yaşadığı zorluğu anlatmasını istesem de konuyu değiştirip anlatmayacaktı muhtemelen. O yüzden üstelemeyip, annemin yakınlık isteğine daha sabırlı ve anlayışlı bir şekilde cevap vermeye karar verdim. Birkaç gün daha arkadaşlarımı görmesem sorun olmazdı herhalde.
Yine de ne yaparsam yapayım annemin gözleri hayretten kocaman olmuş halde başını bana çevirişini unutamıyordum. Onun her zamanki doğal ve rahat tavrının çok dışında geliyordu bu. Hatta öyle rahatsız olmuştum ki iki kere o bakışları kabusuma girdi. En kötüsü ikinci görüşümde oldu. Rüyamda küçük bir çocuktum. Elimdeki oyuncak bebekle oyun oynarken bebek birden canlanıyor ve annemin o gün yaptığı gibi başını korkunç bir yavaşlıkla çevirip kırpmadığı gözlerini üstüme dikiyordu. Korkuyla yerimden sıçardım. Sesim çıkmamıştı ama kendimi neredeyse oturur pozisyonda buldum. Bir de ne göreyim karşımda annem gözlerini bana dikmiş bir şekilde bakıyor. Onu görmemle çığlığı basmam bir oldu. Annem gidip ışığı açtı. Sanki odama o an girmiş gibi kapıdan bana doğru yürüyüp sakin bir ses tonuyla “Ne oldu kızım?” diye sordu. Rüyanın üstüne uyanır uyanmaz annemin odamdaki varlığı ve üstüme dikilmiş gözleriyle karşılaşmanın etkisiyle dilimi yutmuş gibiydim. Birkaç saniye hiçbir ses çıkaramadım. Sonra hafif kekeleyerek “Se-sen ne yapıyordun odamda?” dedim. “Kabus gördüğün için geldim” dedi durumla uyumsuz derecede geniş bir gülümsemeyle.
O an karşımdakinin annem olmadığına emin oldum. Kendimi bir korku filminin içinde, tanımadığı biriyle ya da kötü bir ruh tarafından ele geçirilmiş bir sevdiğiyle aynı eve tıkılmış baş karakter olarak görmeye başlamıştım. Ne yapacağımı bilemiyordum. Bu da beni tedirgin ediyordu. ben tedirginleştikçe annem - ya da artık her kimse- bunu sezmişçesine daha çok üzerime düşmeye, beni bir an bile yalnız bırakmamaya başlıyordu. Her an gözetlendiğime dair bir his taşıyordum. Etrafıma biraz bakınmaya başladığımda ya uzaklaşan ayak sesleri duyuyor ya da bana kilitlenmiş bir çift gözle karşılaşıyordum. Anneme ne olduğunu anlama isteğim ağır basmasa evden kaçıp gidecektim. Ama annem her zaman en yakın dostum, örneğim, hayatta en sevdiğim insan olmuştu. Onu bu halde bırakıp gidemezdim.
Ben de ona ne olduğunu anlamak için bir plan kurdum. Annemin yerine geçen her neyse onu evden çıkarmamın tek yolu vardı: Canımın bir şey istediğini söylediğimde ben evden çıkıp almaya gitmeyeyim diye kendisi alıyordu. O gün de öyle oldu. Canımın balık çektiğini söyledim. Annem (?) de gidip alacağını, evde beklememi söyledi. En yakın balıkçı yarım saat mesafede olduğu için bu bana 1 saatlik zaman kazandıracaktı. O bir saat içinde evin her köşesini arayacak, ne olduğuna dair ipuçları bulacaktım.
Aramaya yatak odasından başladım. Çekmceler, dolap üstleri, yatak altı… Her yere bakmama rağmen anormal duran en ufak bir şey yoktu. Diğer odalarda da durum farksızdı. Sonra birden hatırladım. Annem önemli şeyleri depodaki dolabına saklardı. Oraya bakmam gerekiyordu. Dışarıya çıkacağım için anahtarımı almam gerekiyordu. Çantamdan almak için fermuarı açtığımda anahtarın olmadığını gördüm. Hiç evden çıkmamıştım yani anahtarı hiç çıkarmamıştım da. Ama yoktu işte. Koyabileceğim her yere bakmaya başladım. Yer yarılmıştı da anahtarım içine girmişti sanki. Saat ilerliyor, annemin (?) gelme vakti yaklaşıyordu. Kapıyı aralık bırakmaya karar verip anahtarı aramaktan vazgeçtim. Ancak kapıya geldiğimde dışarıdan kilitli olduğunu gördüm. O an zihnimde bir ışık yandı. Kaçmayayım diye anahtarımı almış, beni içeriye kilitlemişti.
Nefesim daralmaya başladı. Sanki günlerdir yavaş yavaş biriken tüm tedirginliğim, korkum, öfkem üst üste binmiş vücudumu koca bir kalp atışına çevirmiş gibi her yerim zonkluyordu. O sırada kapıda dönen anahtarın sesini duydum. Birden adrenalinin damarlarımda yayıldığını hissettim. Kapı açıldığı gibi kadının üstüne atlayıp onu içeriye aldım ve daha kapının üstünde duran anahtarı hızla çevirdim. Deponun anahtarı da buradaydı. Koşarak depoya indim. Annemin eşyalarını koyduğu dolabın karşısına geldiğimde gürültüyle soluk alıp veriyordum. Ellerim titreyerek dolabı açtım.
En üstte özel bir kliniğin logosu olan belgeler duruyordu. Kadın gelmeden ne olduğunu anlamak için hızlı hareket etmeliydim. En üstte bir reklam afişi duruyordu. Alıp okumaya başladım:
“Yalnız, depresif ve çaresiz mi hissediyorsun? Bu hisleri sonsuza kadar yok edecek ilacımız için deneysel çalışmamıza katıl, hem para kazan hem de sıkıntından kurtul.”
Hızla sonraki kağıda geçtim. Bu annemin taraflardan biri olarak imzaladığı bir sözleşmenin belgesiydi. İlacı kullanmayı kabul ediyor, yan etkilerden kliniğin sorumlu olmadığını anlıyordu. Belgelerin arasında imzalanan, şartların yazdığı tonla kağıt vardı. Hızlı bir şekilde kağıtları karıştırırken içinden defter sayfasından koparılmış gibi duran küçük bir notun düştüğünü gördüm. Üstünde iki cümle yazıyordu. “Ömrüm boyunca kaçmaktan yorulduğum bu hislerden kurtulmak istiyorum. Sadece bitsin istiyorum.”
O sırada kapı açılmış, kadın içeri girmişti. “Kızım?” dedi, “neden kaçtın, benden uzaklaşmaya mı çalışıyorsun? Eve gelmeyecek misin?”
Gözümden bir damla düştü. “Geliyorum anne” dedim.