Kâğıtsızlar

Kim Bu Gözlerindeki Yabancı? - İrem İlayda Karkı

Kim Bu Gözlerindeki Yabancı?

İrem İlayda Karkı

Bir kuyudan çıkıp gelmiştim bugüne. Dünden kalan taşlarımı akan sulara döktüğümü sanarak. Meğer sırtımda taşımışım da fark etmemişim. Sakinleştim sanıyordum, unutmuştum. Dargın değildim artık. Şimdi karşımda gözlerini ezbere bildiğim kadın hiç bilmediğim bakışlar atıyor bana. Yüzleştim sanıyordum. Bilmediğim bu bakışlar hiç olmadığı kadar canımı yakıyor. Uzattığı eli, bana hiç uzanmayan ellerini yüzüme vuruyor. Gülümseyen dudakları, ettiği küfürleri kulaklarımla çınlatıyor. Ben saçlarımı okşamayan ellerini de, şefkatli sözler dökülmeyen dudaklarını da, beni sevmeyen bakışlarını da kabullenmiştim. Şimdi sen, annemin yerine geçen kadın, her kimsen, beni neden çıktığım o kuyuya attın?

Yıllar önce, küçük bir çocukken bir masalda kızının saçlarını tarayan bir anneye denk gelmiştim. Şaşırmıştım. Hemen hayalini kurmuştum. Uzun sevmeme rağmen bir mahalle kuaföründe kısacık kesilen saçlarımı taratma umuduyla tarağımı alıp anneme koşmuştum. Mutfakta akşam yemeği telaşındaydı. Önce hiçbir şey söylemeden uzaktan izledim. Domatesleri o kadar narin tutuyordu ki bir an için domateslere imrendim. Benim ellerimi de bu kadar narin tuttuğunu hayal ettim hemencecik. Ben o zamanlar pembe gözlük takan sekiz yaşında bir hayalperesttim. Soğanları doğrarken gözlerinden yaşlar akmaya başladı. Annem her gece soğan mı doğrardı?

Bir köşede sıramın gelmesini bekledim sessizce. Ama aynı zamanda içim kıpır kıpırdı. Saçlarım taranırken yüzümdeki gülümsemeyi hayal ediyordum. O anın heyecanıyla “Anneee.” diye bağırdım bir anda. Elinde tuttuğu tencere yere düşüverdi. Bir yanardağdan alevler nasıl yükselirse, nasıl saçılırsa etrafa ve dokunduğu her şeyi nasıl küle dönüştürürse annemin attığı o bakış da aynen öyleydi. Karşılaştığım öfkenin şaşkınlığıyla “Şeyy, saçlarım, tarak.” gibi şeyler sıralamıştım. O andan kaçmak istediğimi hatırlıyorum, nasıl donakaldığımı da. Söylenen sözleri net hatırlayamıyorum ama hissettiklerimi ve saçımdan tutulup oturma odasına sürüklenişimi de unutamıyorum. Keşke benim de gözyaşlarım soğan doğradığım için aksaydı sadece.

Sen kimsin? Benim en derine gömdüğüm hatıralarımı çıkarıp önüme seriyorsun. Hem de yalnızca gülümseyerek. Sıcacık, içten bir “Kızımmm.” dedin diye sana inanacak mıyım sanıyorsun? “Benim, annen.” derkenki şefkatli ses tonun bile annem olmadığını kanıtlıyor. Ablama anlattım, delirdin sen diyor. Abla sen bilmiyor musun annemizi? Beni saçımdan sürüklerken sen de o odadaydın ya, dilin tutulmuştu da bir köşeye sinmiştin. Seni de çayı üstüne döktün diye odaya kilitlemişti hani, bacağındaki yanığı, çığlıklarını umursamadan çay dökülen halıyı silmişti ya? Abla nasıl unuttun sen o günleri de bir tebessüme kanıp “Yaşlandı artık, değişmiştir.” diyebiliyorsun? İçindeki çocuk ona akmak istiyor hâlâ biliyorum. İnsan kaç yaşında olursa olsun annesine akmak istiyor. Ama o bizim annemiz değil, anlasana. Biri onu ele geçirmiş. Neden biri annemizin yerine geçmek istesin deme. Boş bir kalbi ele geçirmek çok daha kolay olmalı. Bizi daha küçücükken terk edip giden birinin kalbinde sevgi olabileceğine inanıyor musun? Hala diyorsan ki “O bizim annemiz.” belki sen de bu işin içindesin. Abla, bir süre görüşmeyelim.

Benim gençliğimde, evlendiğimde, yaşadığım tüm zorluklarda, hamileliğimde, lohusalığımda yanımda olmayan kadın, gelmiş bana “Torunlarımı göreyim.” diyor. “Neden benimle konuşmuyorsun?” diyor. Ben çocuklarımı tanımadığınız kimseyle konuşmayın diye tembihlerken nasıl olur tanımadığım bir insanla konuşurum? Kocama ulaşıp onu da kandırmış. “Biliyorum zor zamanlar yaşamışsın ama o da artık çok pişman. Bir şans mı versen?” dedi bana. Konuşamadım ama bakışlarımdan cevabını almış olsa gerek.

Eğer karşıma nefret dolu bakışları, umursamaz tavırları, gülmeyen suratıyla gelseydi bir ihtimal belki affederdim. Benim annem olduğunu bilirdim. O da böyle işte, der geçerdim. Bir ihtimal çocuklarımı bile gösterirdim. Tamam kalbinde sevgisi, sözlerinde şevkati, gözlerinde merhameti yok ama o benim tanıdığım kişi, derdim. Şimdi karşımdaki yabancı annem olsaydı bile… Hayır hayır, düşünmemeliyim bunu. Ben artık sekiz yaşındaki o hayalperest değilim. “Eğer ben çocukken de böyle olsaydı, nasıl bir hayatım olurdu?” sorusunu hayal etmemeliyim.

Lütfen git artık. Akıl sağlığımı da alma benden. Annesinin kokusunu arayan bebekler gibiydim bir zamanlar onca şeye rağmen, şimdi değilim. Bak kızın büyüdü. O artık ne bir bebek ne de hayalperest. Saçlarını kendi taradı, uyurken kollarını kendine sardı. Sen yokken çokça soğan doğradı. Soğan kokan ellerinde, senin kokunu anımsadı. Sonra gözyaşları süzüldü. Bak yine dilimin bağı çözüldü. Bu bile senin annem olmadığına kanıt. Annem çok konuşmazdı benimle, ben de çekinirdim hâliyle. Şimdi sen benim gerçekten annem olsaydın “Sus kız, ne dram yaptın.” derdin ya da “Aç mı bıraktım, susuz mu?” derdin. Bense köşeme siner cevap veremezdim.

Oh, gidiyor sonunda. Öyle rahatladım ki. Bir dakika bekle. Bir kez sarılayım sana. Sadece annem olmadığına emin olmak için. Hayır, ağlamıyorum. Bak şimdi daha da eminim. Annem olsaydın sarılmama da izin vermezdin.