Bir kuş olsaydım; göç ettiğim uzak diyarlardan geri döndüğümde bir zamanlar yuva bellediğim dalları kendime yabancı görür müydüm? Bu düşünce, kapı eşiğinde durduğum an zihnime sinsi bir gölge gibi çökmüştü. Şimdi evin salonundaydım. Hayır, şimdi bir evin salonundaydım. Perdeden içeriye dolan ışık aynı. Saatin çıkardığı tik tak sesleri aynı. Televizyonda açık olan haber kanalı aynı. Masanın üzerindeki tabaklar, kaşıklar, bardaklar aynı. Yutkunmaya çalıştığım lokmalar aynı. Yemek yiyen kişi sayısı aynı. Bir şey farklı. Tüm bu aynıların arasında insana nefes almayı unutturan bir fark var. Annem. Annem farklıydı, belki sahteydi, belki yalandı, belki de yoktu. Annem bir yabancıydı. Ve ben bir yabancının evindeydim.
Ondaki bu tuhaflığı iki yılın ardından bugün, kapıdan içeri adımımı attığım ilk an fark etmiştim. Yurt dışından ev bildiğim yere döndüğümde beni tanıdık olduğum eski heyecanıyla karşılamamıştı. Halbuki annem gibi bir kadın elinde olsa beni sımsıkı tutar dizinin dibine oturtur uzun uzun sever, sohbet ederdi. Uzaklardayken her gün arayıp sesimi duymadan yapamayan kadın dizinin dibine geldiğimde beni yok saymıştı. Sarıldığımda sanki zoraki sarılır gibi kollarını belime sarmıştı. Şimdiyse bir masanın etrafında toplanmış ondaki bu farklılıkları izliyordum. Yüzüyle, kırışıklarıyla, sol gözündeki birikmiş ince kan çizgisiyle, aklaşmış saçlarıyla, kollarıyla, elleriyle, parmağında küçüklüğünden kalma yarasıyla, her şeyiyle annemdi. Ama suyu tek nefeste içişi, bardağı sertçe masaya koyuşu… Farklıydı işte. Annem gibi değildi. Yavaş içerdi suyu. Üç nefeste. Bardağın da canı varmışçasına zarifçe koyardı masaya.
Göz göze geldik. Gülümsedi bana. Ama bu içten bir tebessüm değildi, anlayabiliyordum. Yapmak zorunda olduğu bir rolü canlandırıyormuş gibi gözüküyordu. “Bir şey yemiyorsun,” dedi yüzündeki prova edilmiş gülümsemesiyle. “Beğenmedin mi?”
“İştahım yok.” diyebildim, zihnimde dönüp duran karmaşayı gizleyerek. Önümdeki tabağa dalıp gitmiştim.
“Olur mu öyle şey? En sevdiğin karalahana çorbasından yaptım sana.”
Tabağın üzerindeki bakışlarımı birden ona çevirdim. İçim tam anlamıyla buza dönüşmüştü. Çünkü ben karalahana çorbası sevmezdim. Abim severdi. Öyle bir şeydi ki karşımdaki kadın annemin hafızasına bir yerlerden sahip olmuş ama yanlış çekmeceden yanlış anıyı çekip çıkarmıştı.
Kaşığı yavaşça masaya bırakıp kendimi daha dik bir konuma getirdim. Hareketlerimi izliyordu. Fark etmişti kırdığı potu. Gülümsemesi yüzünde birkaç salise dondu.
“Pardon,” dedi kısık sesiyle. Gözlerini sağa sola oynatıyordu. Hem kendine kızıyor hem de utanıyor gibiydi. “Karıştırmışım.” Aynı sessizlikte masada durmaya devam ettim.
Yemekten sonra odama çekildim. Yattığım yatağımda annemi düşünüp durdum. Ne olmuştu anneme? Sanki başka biriydi. Annem gitmiş, onun bedeninde başka biri gelmişti sanki. Hiç annem gibi değildi.
Gece yarısı ev sessizliğe büründüğünde ben hâlâ uyuyamamıştım. Zifiri karanlık koridordan gelen hafif tıkırtıyı duydum. Sessiz adımlarla koridora çıktım. Annemin odasının kapısına kadar geldim. Aralıktan baktığımda annemi gördüm. Aynanın karşısında durmuş, elleriyle yanaklarını yukarı doğru çekiyor, dudak kenarlarını zorla bir tebessüme sabitlemeye çalışıyordu. Kendi yüzünün mimiklerini santim santim ayarlıyor gibiydi. Beni fark etmişti. Birkaç saniye donakalan suratı gevşemiş, rolüne bürünmüştü. “Oğlum, sen mi geldin?”
Karşımdaki kadın annemin yüzüne sahipti ama aynada kendine gülümse rolü yapan bu kişi benim annem olamazdı. Beni kandırmak için mimik provası yapıyordu.
Ona cevap vermedim. Odama kaçtım. Ne yapmıştı anneme? Annem neredeydi? Nasıl yapmıştı bunu? Kimdi bu kadın? Abim fark etmemiş miydi? Hele babam, insan karısını tanımaz mıydı? Daralıyordum. Pencereyi açtım. Yüzüme vuran soğuk havayla sakinleşmeye çalıştım. Nefes almaya devam ettikçe uyku beni eline geçirdi.
Sabahın ilk ışıkları içeri sızarken salondan sesler gelmeye başladı. Kapıyı açıp salona fırladım. Abim gelmişti. Annem, ya da annem kılığındaki o kadın, mutfakta çay demliyordu.
"Abi!" diye bağırdım, hiç hesapsız kitapsız. "Bu kadın kim? Bu kadın benim annem olamaz. Kandırıyor bizi."
Abim girişte kalakaldı. "Ne diyorsun sen?" dedi şaşkınlıkla.
"Anlamıyor musun?" dedim mutfağı işaret ederek. "Annem değil o! Bu kadın onun bedenine bürünmüş nasıl oldu bilmiyorum ama bu kadın annem değil. Geldiğimden beri bir soğuk, doğru düzgün konuşmadı bile benimle. Dün bana karalahana çorbası sevdiğimi söyledi, seninle karıştırdı beni, suyu tek nefeste içiyor, gece yarısı aynanın karşısında kendi yüzüne gülümseme provası yapıyor. Bizi kandırıyor!"
Yüzüm anneme, o kadına, dönüktü. Elinde tepsi öyle bir titriyordu ki bardakların şıngırtısı salonu doldurdu. Gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı.
Abim ne yapacağını bilemez gibi duruyordu. “Anne, Hakan kaç gündür antipsikotikleri içmiyor?”
Abimin kurduğu bu cümle, salondaki havayı bir anda buz kesti. "Antipsikotik" kelimesi zihnimde yankılanırken, taşlar sonunda yerine oturdu. Demek oyun bu kadar büyüktü. Demek sadece annemi değiştirmemişlerdi; abimi de çoktan ele geçirmişler, ya da bu hain plana ortak etmişlerdi.
Mutfaktaki kadının gözlerinden akan yaşlara baktım. Ne kadar da kusursuz bir oyunculuktu. Tepsideki bardakları titremesi bile beni akıl hastası olduğuma inandırmak için tasarlanmış dekordan ibaretti.
"Ben deli değilim." dedim sesimi olabildiğince soğuk ve kararlı tutmaya çalışarak. Abim bana doğru bir adım attı, eli cebine gidiyordu. Muhtemelen beni uyuşturacak o hapı çıkaracaktı. "Hakan, sakin ol ilaçlarını almamışsın." diye fısıldadı. Karşımdaki adam abimin sesine sahipti ama gözleri farklıydı. "Uzak dur benden!" diye bağırdım. Bu ev benim değildi. Ailem benim ailem değildi. Kaçmak istedim. Abim atik bir şekilde beni yakaladı. Kaçamadım.
Beni sıkı sıkı tuttu. Annem de yanıma çöktü. “İlaçlarını içmen gerekiyor oğlum.” dedi. Gözlerimi kapattım. Karşımdaki kadına bakmamaya çalıştım. Uzattığı suya kafamı çevirdim. Benim annem suyu tek nefeste içmezdi. Gerçek annemi bulacaktım. O sırada abim elindeki o küçük, beyaz hapı dilimin üzerine bıraktı. Tükürmeme fırsat kalmadan ağzımın içinde eriyip yok oldu.