Beyaz

Zeynep Hilal Dike

Beyaz duvarlar, beyaz önlükler, koşturur gibi yürüyen hemşireler, doktorlar, hasta bakıcılar… Burada her şey üstüne üstüne geliyor sanki insanın; yanlışlıkla elini koyduğu merdiven korkuluğundaki mikroplar, asık suratlı doktorlar ve bitmek bilmeyen tahliller- ve hatta tahlillerin alay edercesine asla iyi çıkmayan sonuçları. Anonslar, bir sonraki hastanın adını bağıran asistanlar ve işinden bezmiş, emekliliğe gün sayan sekreterler. İnsan, hasta olunca yahut hastası olunca hassaslaşıyor tabii. Nezaket, ilgi, şefkat bekliyor. Doktorlardan bile. Artık hiçbir hastaya karşı merhamet duyamayan, çünkü akıl sağlığını korumak için merhamet duygusunu yitirip ruhsuzlaşan doktorlardan bile. Onlar için ölümün sıradanlaşması, hatta rutine binmesi ne tuhaf! Oysa ölüm, ölen kişi için ne anlama gelir bilinmese de, şayet bu kişi şanslıysa yakınları için fevkalade zordur. Hastanelerin, ölümün anlamını-şayet varsa- bir sayıya hapsedip ölüm olgusunu önemsizleştirmesi kolayca kabullenebilen bir duygu değil. Demiştim ya, insan hassaslaşıyor, belki de ondan düşünüyorum bu saçmalıkları. Belki de ölüm gerçekten bir sayı, dünya nüfusunda oluşan bir boşluktur- bir sonraki doğumla hemencecik kapanan bir boşluk. Fakat ne yalan söyleyeyim, günlerimiz hastanede geçerken bunu düşünmek insana iki kat üzüntü veriyor. İnsan sevdiğinin ölümü anlamlı olsun istiyor. Ne küçük hesaplar!

Kocama kanser teşhisi konalı 1,5 yıl oluyor. Bu süreçte her şey iyiye gitti demeyi çok isterdim ama gerçek ne yazık ki bunun tam tersi. Son haftalarda ise artık evden çok hastaneyi görmeye başladık. Doktorların ağzından ise umut uyandırıcı tek bir kelime çıkmıyor. Ne yazık.

Hastane koridorlarında beklediğim günlerden birinde, kocamın olduğu odada bir koşturma başladı. Hemşireler aceleyle bir şeyler yapıyor, içeri bir doktor giriyor diğeri çıkıyordu. Endişelenmeye hâlim bile yoktu. Gözlerimi yumdum. Uyumuşum. Gözünü kırpınca geri açamayacak kadar uykusuz ve yorgun olursun ya bazen, öyle anlardan biri olsa gerek. Uyandığımda etraf sakinlemişti. Bir süre sonra hemşire olduğunu sonraları ancak idrak ettiğim bir kadın gelip bana kocamın bir saat önce, saat tam 18.23’te öldüğünü söyledi. Neden bana bu saati söyledi ki? Saati bilmek ne işime yarayacak zihnimdeki ıstırabı tek bir noktada, 12 Eylül saat 18.23’te yoğunlaştırmaktan başka?

***

Okula gitmeye dair içimde en ufak bir kırıntısı bile olmayan heyecan, mutfaktan gelen yumurtalı ekmek kokularına karşı içimde karşı çıkılamaz şekilde yükseliyordu. Koşarak mutfağa gittim. Annem, her zamanki asık suratıyla yemek pişiriyordu. Benim için. Bilmiyordu ki onun bana gülümsemesi beni yumurtalı ekmekten daha çok heyecanlandırırdı. Ama eşref saatine denk gelmediysem- ki çoğunlukla gelmiyordum- bu heyecanı yaşayamıyordum. Yaşıtlarıma göre biraz kilolu bir çocuktum. Neden bilmem, annemin oldum olası kilomla bir sorunu vardır. Bu sabah da, çoğu sabah olduğu gibi, söylenmeye başladı: “Bu kadar yumurtalı ekmeği tek oturuşta yiyor, ya rabbim, ne olacak bu kızın hâli? Yakında kurbanlığa dönecek.” Dertlenecek daha önemli bir konusu yokmuş gibi. Ya rabbim.

Yumurtalı ekmeklerimi “kurbanlık bir dana” gibi yedikten sonra çantamı alıp okul servisine yetiştim. Okul her zamanki gibi geçiyordu. Matematik, matematik, beden eğitimi, beden eğitimi, fizik, din kültürü, din kültürü. Her şey oldukça normal olmasına rağmen içimde büyüyen, büyüdükçe sanki başka hiçbir şeye yer bırakmayan bir yumru vardı. “His”, fizik dersinde yoğunlaştı. His diyorum, çünkü tanımlamakta zorlanıyorum. Fizik dersinin sonunu getiremeyeceğim diye korktum, teneffüs zili çalar çalmaz kendimi kızlar tuvaletine attım. Dürtülerimle hareket ediyordum. O an yaptıklarıma karşı koyacak, kendime engel olacak iradem yoktu sanki. Midemi, boğazımı zorluyor, elimle boğazımı yokluyordum sürekli. Sonra kustum. İçimdeki yumruyu, anneme olan kırgınlığımı, babamı özleyişimi, kaybolmuşluğumu- ama en çok o yumruyu. İçimde diğer her şeye yer açıldı sanki o an. Rahatlamıştım.

Çok sürmedi. Yumru içimden çıkarken yumurtasını bırakmış içime. Yeni bir yumrum oldu nur topu gibi. Boğazımda düğümlenip akamayan gözyaşları verdi bana bu yumru, “his” verdi; buna karşın içimdeki tüm her şeyi dışarı atmak suretiyle tüm içimi kapladı. Bu yumruyu da kustum, yenisi doğdu, yenisini kustum, yepyeni biri doğdu… O zaman anladım ki ben artık yumru oldum.

***

Olağandışı bir Pazar günü oluyor. Kocam öldüğünden beri ilk kez kiliseye gittim. O sene 12 Eylülden beri Tanrı’ya inanmıyordum. Ne kadar kaybolmuş olduğumu bir ben biliyorum. Ama insan birçok şeye muktedir değil. Ben bugün, bu Pazar günü Tanrı’mı geri istedim. Bunun için yalvardım, kime, neye olduğunu bilmeden. İçimdeki kiliseye gitme, dua etme ihtiyacını bastırmadım, çabalamadım bile. Tanrı’mı geri istiyorum. Düşünebildiğim, söyleyebildiğim tek şey buydu. En yakın kiliseye gittim, yıllardır oynamadığım ibadet etme oyununu oynadım. İyi de geldi. Epey hem de. Bir umut, kızımın düzeleceğine inanmayı tercih ettim.

***

Annemi tanıyamaz olmuştum. Bilhassa, bana Tanrı’nın, dinlerin masal olduğunu öğreten bu kadını 17 yılın ardından kiliseden dönerken görünce. Hayatımı üzerine kurduğum bütün o dinsizlik hikâyesi gözümde bulanıklaştı. Ama aynı zamanda anneme, benim elimden gerçeklerimi- kendi verdiği gerçekleri- geri aldığı için öfkeliydim. İçimdeki yumru hâlâ benimleydi. Ama sanki annemin içine bir şey, şeytan – ya da melek- girmişti. Ama ben kendimi ne kadar zorlasam da bu masallara inanamıyordum. Annemin içine bir şey girmiş olamazdı, ama birisi annemin rolünü çok iyi oynuyor olabilirdi.

Anneme önceden de bayıldığım söylenemezdi. Ama şimdi, benim için temsil ettiği tüm gerçeklerle birlikte geri gelmesini istiyorum. Yazarlar hep Tanrı’yı kaybetmenin zorluğundan bahseder. Peki, onunla hiç hesapta yokken karşılaşmanın zorluğuna ne demeli? Hiçbir zaman zihnimde oturtamayacağımdan emin olduğum, insanı delirten türden bir otorite. Bütün kibrimi, benlik algımı sarsmaya cesaret edecek bir zelzele. Ama ben buna dayanamıyorum. İçimdeki yumru da hiç yardımcı olmuyor. Büyüdükçe büyüyor, derimi, organlarımı parçalayıp dışarı çıkmak istiyor. Ben ise… Ben ise bu şekilde var olmaya devam edemeyeceğim. Hayır, yapamayacağım. Annem de yok artık, Tanrıyla tek başıma nasıl mücadele edeceğim?

Evde işe yarar bir şeyler aradım. O kadar bilgisizim ki, kendime şaştım. Nasıl kıyılır cana, ne koparır bağlarımı hayattan? Bilmiyorum. Bilmek istiyorum. Canım çok acımasın da istiyorum, ne çelişki! Mutfakta annemi oynayan kadın var, gizlice bıçak alsam? En acılı yollardan biri gibi geliyor. Ev bir an çok boş görünüyor gözüme. Gözüm kararıyor. Yine de ayağa kalkmaya zorluyorum kendimi. Mutfağa gidiyorum, kadın balkona çıkmış. Tam zamanı. Gözüme en keskin görünen bıçağı alıyorum ve odama geçiyorum.