Hüseyin mektep medrese görmemiş, eli iş tutmamış, babası gibi çobanlığa heves etmişti. On bir yaşındaydı. Elinde ince bir değnek, önünde koyunlar, arkasında gölge gibi uzayan çocukluğu. Günler birbirinin ardına sıralanıp geçiyor, geceler Ablaktaş yaylasına kara bir yorgan gibi seriliyordu. Hüseyin, gündüzleri koyunların arkasında gezip onların sesinde dinleniyor, geceleri kendini bir hayalin kucağına bırakıyordu. Yaşı ne kadar küçükse hayali o kadar büyüktü. Bedenine büyük gelen yüreğini anlamazlar diye onu bir tek kendi içine açıyordu. Rüyaları onun hem sırdaşı hem öğretmeniydi. Rüyaları onun içine uzanan tenha bir koridordu. Koridorun kapısını her gece başka biri açar, Hüseyin’e kendi ilmini emanet edip giderdi.
Bir gece bu koridorun sonunda bir yüz belirdi. Ak sakallı bir rüya ermişi. Hüseyin onun adını ömrü boyunca hatırlamayacaktı ama öğüdünü bir dua gibi ezberlemişti. Sabah olduğunda aynı çocuk değildi artık. Cebinde kırk taşla uyanmıştı. Taşı ne yapacağını biliyordu ama taşın nereden geldiğine aklı ermiyordu. Kırk gün cebinde taşlarla dolandı durdu, her gün bir taşı eksiltip ermişin rüyasında öğrettiği duayı okuya okuya taşları bitirdi. Kırkıncı günde koyunlar arasında dolaşan ruhlar alemi onu erecek diye beklerken o dilinde Gülperi’nin adıyla dikildi karşılarına.
“Şeyhler elinden bâde içmişim,
Gülperi’nin aşkına düşmüşüm,
Bundan böyle Sümmani’yim
Bahtı kara bir veliyim.”
Hüseyin, aşıklardan ezberlediği bir hikayenin kahramanı oldu. Bade içmek öyle her yiğidin her âşığın harcı değildi ama o eline sazı aldığı gibi rüyasında erdirildiğine herkesi inandırdı. Ona olan şey, bir ağacın köklerinin ansızın suyu bulmasıydı. İçindeki susuzluk ilk kez bir isim edinmişti.
O günden sonra köy küçüldü. Dağlar büyüdü. Yollar uzadı. Hüseyin adını unuttu. Sümmani her gittiği yerde, her handa, her kervan yolunda aynı yüzü aradı. İran’ın tozlu yollarında, Kafkas dağlarının sisli karanlığında, köy kahvelerinde, sazını ne zaman eline alsa aslında tek bir kişiye sesleniyordu. İnsanlar onu dinliyor, alkışlıyor, yanına oturuyordu; ama o kimseyi görmüyor, duymuyordu. Bazen kendi sesini bile tanıyamıyordu. Ne zaman yalnız kalsa sazının göğsüne başını yaslıyor, usulca mırıldanıyordu:
“Ervah-ı ezelde levh-i kalemde
Bu benim bahtımı kara yazdılar.”
Kendi kendine “Aradığın gerçekten var mı?” diye sorduğu oluyordu.
Sonra gülümseyip, “İnsan bazen bulmak için değil, aramak için yaratılır.” diyerek kendi kendini cevaplıyordu. O susunca rüzgâr konuşuyor, rüzgâr susuyor dağlar başlıyordu.
Yıllar geçtikçe, yaşıyla beraber Gülperi’ye olan özlemi de artıyordu. Rüyasında kulağına fısıldanan bir isimden başkası değildi Gülperi esasında. Fakat o Gülperi’nin gerçekliğine olan inancıyla yollara tutunuyor, köy köy, şehir şehir bu rüyanın peşinden koşuyordu.
Yıllar hızlı geçti. Bir gün yoruldu, köyüne döndüğünde çocukluğunun Ablaktaş yaylası yerinde duruyordu. Fakat kendisi değişmişti, Hüseyin olarak terk ettiği köyüne Sümmâni olarak döndü. Yaşlanmıştı, çoban değneğinin bıraktığı izleri aradı otların arasında. Kıyısında namaz kıldığı dere, aynı kıvrımı binlerce kez dönmüş, gökyüzü aynı maviyle binlerce kez boyanmıştı.
Sazını eline aldı.Parmakları tellere değmeden önce uzun uzun sustu. Bu sessizlik türkünün ta kendisiydi aslında. Yine de hafifçe söyledi:
“Bilirim güldürmez devr-i âlemde…”
Sesi dağlarda yankılandı. Göğe yükseldi. Gülperi duymuş muydu bu sesi? Yoksa yalnızca rüzgârla mı söyleşiyordu? Kim bilebilir? Gece ilerledi, yıldızlar çoğaldı. Sümmanî başını kaldırdı. Aradığına kavuşacağına dair bir umut doğmuştu içine. Yıldızlar çoğaldıkça umudu da çoğaldı. Başını sazına yaslayıp gözlerini kapadı. Gülperi’yi görmüş gibi ince bir gülümseme gelip yerleşti dudaklarına.
Sabah küçük çobanlar büyük sürüleri ile Ablaktaş yolunu tutmuşlardı. Biri ağaca yaslanmış sazı, diğeri saza yaslanmış Sümmanî’yi gördü. Sümmanî biraz sazına, biraz rüzgâra, biraz taşa benzemişti. Çobanlar rüzgârın garip uğultusuna kulak kabarttılar. Sümmanî’nin selasını Gülperi’nin sarayına taşımanın telaşına düşen rüzgâr, kuru otları yalayıp dağları aşıyor, göğe yükseliyor, bir sazın telini okşar gibi uğulduyordu.