Bedahşah’ta yola bakan bir pencerenin önünde Gülperi, peri kızlarından güzel bir gül, soldu gitti. Yıllar önce daha açmamış bir tomurcuk iken merhamet dolu kalbi ve iyi huyluluğuyla bilinirdi Gülperi. Başına hem iyi hem kötü ne geldiyse de bundan geldi.
Gülperi, Şah Abbasın kızıydı. Daha çok küçükken annesini kaybetmiş, dadılarla ve hizmetçilerle büyümüştü. Kalbindeki merhamet onun yaşamından daha zor şartlarda olanları gördükçe daha da büyümüş, çocuk yaştan hayatını zorda olana vakfetmeye itmişti. Kimin ambarının boşaldığını duysa çuvallarla erzak gönderir, açta açıkta kalana kalacak yer verir, içi üşüyene sıcak bir tas çorbayı kendi elleriyle verirdi.
Yine bir gün, Gülperi 11-12 yaşlarındayken, yardıma ihtiyacı olanları bulmak için şehri gezmeye başladı. Yolda elbiseleri yırtık, aç bilaç duran yaşlı bir kadın gördü. Hemen yanına gidip kadının koluna girdi, onu saraya götürüp kıyafet verdi, karnını doyurdu, cebini pulla doldurdu. Yaşlı kadının gönlü hoş oldu. Gitmeden Gülperi’nin elini tuttu “Hatun, sana bir dua öğreteyim. Bu duayı kırk gün oku. Cebine de kırk tane taş koy. Her duadan sonra bir taşı at, bundan da kimseye söz etme. Kırk birinci gün Şah Abbas babanın tamir ettirdiği dilek çeşmesinin başına git. Hak tarafından tahsilatın verilecektir" dedi. Sonra da kaybolup gitti.
Gülperi yaşlı kadının dediklerini yerine getirdi, kırk birinci gün dilek çeşmesine gitti. Burası şehrin biraz dışında, etrafı ağaçlarla kuşlarla kaplı sakin bir yerdi. Çeşmeye sırtını dayayıp etrafı izlemeye başladı. Kuşların ötüşüyle çeşmenin sesi birbirine karışınca mest oldu. O dinginlikte uykusu geldi, uyuyakaldı. Rüyasında, çeşmenin başında kırk kırmızı güvercin gördü. Güvercinler birden kayboldu ve karşısında üç huri belirdi. Huriler Gülperi’yi ortalarına aldılar. Biri, elinde bardakla Gülperi’ye yaklaşarak içindeki şerbeti içmesini söyledi. "Hatun, buna aşk badesi derler. Sevdiğin oğlan aşkınadır. Oğlanın adı Hüseyin’dir. Pir Efendi ona Sümmani lakabını vermiştir. Erzurum Semikale’de bir çobanın oğludur. O seni bilir, sen de onu bil. Sen onun; o da senindir. Birbirinize aşık maşuk'sunuz" dedi. Hurilerden biri Sümmani’nin cemalini gösterdi. Üç bardak Sürmani’ye, üç bardak da Gülperi 'ye verdiler. Kırmızı mürekkeple yazılı bir kitap okuttular.
Gülperi kalp çarpıntısıyla uykudan uyandı. Neredeyse gece yarısı olmuştu. Yerinden kalkacak gücü bulamıyordu. Etrafta da kimse yoktu. Hem çaresizlikten hem de gördüğü rüyanın etkisiyle korktu, ağlamaya başladı. O arada bir ses duydu. Sesin geldiği tarafa dönünce kırk gün önce gördüğü yaşlı kadın karşısında duruyordu. "Korkacak bir şey yok hatun" dedi. “Sen ereceğine erdin. Bundan sonra Sümmani’nin aşkıyla yanıp tutuşacaksın, sen yandıkça diğerlerinin acısını söndüreceksin, fakat onu bulman çok zor. Çünkü sizin için dünyada kavuşmak haram." Birden gözden kayboldu. Yaşlı kadının kaybolduğu yerden dadısı çıkıverdi.
Dadı gün boyu Gülperi’yi aramış bulamayınca derde düşmüş, tasalanmıştı. Gülperi sağ salim karşısına çıkınca hem sevindi hem kızdı. Gülperi dadıdan özür dileyip başından geçenleri bir bir anlattı. Dadı, genç kızın kalbini kaptırdığını anladı. Ama bir şah kızıyla çobanın oğlu olur şey miydi? Acı acı gülümsedi. Kızın koluna girip saraya götürdü, yatağına yatırdı. Gülperi uyuyunca dadının aklına bir fikir düştü. Şah Abbas kızını çok sever, onun için hep en iyisini iterdi. Duyduklarını Şah Abbas’a anlatsa hem genç kızın bu hayalden kurtulması daha kolay olurdu hem de Şah onun cebini pulla doldururdu.Sonraki gün Şah Abbas’ın yanına gidip her şeyi tek tek anlattı. Şah Abbas kızının haline şaşırdı ama bu anlatılanları bir hayal, hastalıktan gelen bir hülya bildi.
Yıllar geçti. Gülperi büyüdü. Gülperiyle beraber aşkı da büyüdü. Dadı zaman zaman Gülperi’yi yoklayıp haberi Şah’a götürdü, cebini doldurdu. Kızının durumunu başta önemsiz gören Şah, vakit geçtikçe endişelenmeye başladı. Sonunda bir gün kızının bu çoban oğluna haberci göndermeyi planladığını öğrenince kararını verdi. Gülperiyi seçtiği bir Bey’le evlendirme vakti gelmişti. Babasının bir dediğini iki etmeyen Gülperi bu sefer direndi ama babasını ikna edemedi. Utandı, sevdiğim var da diyemedi. Evliyken de sevdasının peşinden gitmedi.
Gülperi yanıp tutuştu, yandıkça başkalarının acısına merhem oldu. Bir kendi merhemini bulamadı. Yıllar yılları kovaladı, Gülperi pencereden yolları gözledi. Yardıma ihtiyacı olanlar onun penceresinin önünden geçti. Gülperi onları misafir etti, sıkıntılarını giderdi. Yapraklarını göğe uzattı, kendi sıkıntısına bir yol göstersin diye Hak Tealaya yalvardı. Ama onun için dünyada kavuşmayı haram kılan, Yaratan’dı.
Günler geceye, yazlar kışa, gençlik ihtiyarlığa döndü. Gülperi önce babasını sonra kocasını toprağa koydu. Hastalık geldi, Gülperi’nin başını yastığa koydu. Gülperi ölmeden önce dünya gözüyle Sümmani’yi görmek istedi. Semikale’ye iki adam yolladı. Onları giderken görmek için kendisini zorlukla toparlayıp pencere başına geçti. Adamlar sevdiğine doğru giderken gözlerinden yaşlar aktı. Akan yaşlar boynundan göğsüne indi. Acısı dindi dindi dindi… Adamlar gözden kaybolduğunda Gülperi’nin ne gözlerinde yaş kalmıştı ne ciğerinde nefes. O, sevdiğine kavuşmuştu.