Kocasını işe, çocuklarını okula gönderince çayın altını yeniden yaktı. Kocasının gömleği, çocukların beslenmesi derken sıcak bir çay içememişti. Kahvaltı masasını toplayıp temiz bir bardak aldığında çayın deminin bittiğini fark etti. Deme biraz sıcak su ekleyerek haşlama çay yapıp içti. Ev ahalisini gönderip kendine yeniden çay demleyen komşunu düşündü. “Ne saçma.” dedi sesli bir şekilde. “İnsan tek kendine niye çay demlesin, yemek yapsın ki?” Serpil önceden de böyleydi, ama anne olduktan sonra kendini tamamen unuttu. Anneliğiyle varlık buldu belki de. Çocuklar uyanmadan önce uyanır, onları okula hazırlardı. Onlar okuldayken evini toplar, gün aşırı süpürür, herkesin isteğine göre yemek yapardı. Bir tepside 4 çeşit börek yapardı mesela. Biri soğan yemez, öteki peynir sevmez, diğeri vejetaryen olunca mutfakta kendince çözümler bulmaya çalışırdı. Çocuklar gelince yemekleri, ödevleri, çantaları, çamaşırları, uykuları derken evin ışıkları sönünce ancak toplayabildiği mutfakta kitap okurdu bazen. Çocuklarının kitaplarını. Bazen okuldan istedikleri için satın aldıkları, bazen çocukların okuldan ödünç aldıkları, bazen de eş dosttan utanarak istediği kitapları. Çocukların ders kitabını bile okurdu, Türkçe kitaplarındaki bütün metinleri eğitim öğretim yılının başında bitirirdi. Okuyacak kitap bulamadığında döner döner aynı kitabı okurdu. Yeni bir kitap bulmak zordu bu evde. Eşine göre kitap fuzuli masraf, öğrenci olmayanlar için gereksiz bir nesneydi. Babasının evinde de durum farklı değildi. O yüzden babası kitap okumasına da okul okumasına da karşı çıkıp erkenden evermişti Serpil’i.
Geçen gün kızı elinde bir poşet romanla gelmişti. O kitaplardan birine başlamayı düşündüğü için önceki gün hususi yemekleri çok yapmıştı. Evi bir tur topladıktan sonra kızının odasına süzüldü. Kitaplıkta yeni kitap bulamayınca hayal kırıklığı içinde kızının yatağına oturdu. Okula götürdü herhalde diye düşünürken çalışma masasına ilişik dolabın kapağına bir poşet sıkıştığını gördü. Dolabı açtığında gelişigüzel koyulmuş roman poşetini aldı. Kitapları poşetten kurtarıp öyküye göre kalın bir kitap seçti kendine, kucağına alıp bastırdı. Çocuk gibi heyecanlandı. Kitabın başlığını, yazarın ismini okuduktan sonra özenle ilk sayfasını açtı. Kitabın kendine has o kokusunu içine çekip okumaya başladı. Birkaç sayfa okuduktan sonra kitabın kapağına tekrar baktı. Daha önce okumuş gibiydi, ama yazarın ismini ilk kez gördüğüne de emindi. Daha önce okuduğu bir kitaba benzettiğini düşünerek okumaya devam etti. Ama her defasında bir sonraki yerde ne olacağını bildi. Karakterlere kendi doğurmuş gibi aşinaydı. Hatta öykünün sonuna da hâkimdi, daha öyküyü bitirmeden. Kitabı daha önce okuduğundan tam emin olacaktı ki kitabın basım yılına baktı. Haziran, 2026. Taze çıkmış bir kitaptı. Son aylarda eski dergiler ve kitaplıktaki dini kitaplar dışında kitap okumadığına göre nasıl bir işin içindeydi anlam veremedi. Yazarın ismini araştırdı internetten. Yazarın ilk kitabıydı, yeni yayınlanmıştı, okurlar arasında hızla yayılmış kısa sürede popüler olmuştu. Şaşkınlığı iyice arttı, kitabı eline aldı ve okumaya devam etti. Gülperi isimli yeni bir karakter peyda oldu öyküde. Gülperi. Küçükken Âşık Sümmani’nin hayatını okumuştu bir dergide, çok etkilenmişti. Çocuk yaşta şiir yazmış, çocuk yaşta ermiş, çocuk yaşta âşık olmuş, aşık atmıştı. Sümmani’nin rüyasında Gülperi’ye kara sevdalı âşık olup bir halk âşığı olduğu yaşlardaydı. Serpil de Sümmani gibi yazar olabilirdi o vakit, belki de şair. Hikâye yazar, şiir yazabilirdi isterse. İstedi de yazdı da. Ama babası müsveddeleri bulunca “boş iş bunlar” deyip çöpe atmıştı. Çöpten kurtarabildiklerini temizlemiş, çok daha gizli yerlere saklamıştı.
Kitaptaki Gülperi isminden bu can sıkıcı anılarını hatırladı. Yazmaya çalıştığı öyküleri, şiirimsileri, roman taslaklarını, olmayan kitaplara bulduğu başlık isimlerini düşündü. Yazdıklarından kalanları çeyiziyle getirdiğini hatırladı. Hemen yatak odasına gitti, çeyizinin bulunduğu hurçları açtı. Havluların arasına baktı, oyalıların olduğu bohçayı çözdü. Sadece düğünden sonra gelenlere göstermelik dantel işlemeli yatak örtüsünü açınca içinden eski siyah bir poşet çıktı. Hemen poşeti açtı. Kâğıtları koyduğu günkü gibi karşısında bulunca sevdiğini yıllar sonra gören âşık gibi pır pır oldu kalbi. Hemen karıştırmaya başladı, gözüne Gülperi kelimesi çalındı. Aldı, büyük bir iştahla okumaya başladı. Öyküden çok taslak gibiydi. Olaylar dağınık, karakterler karışık şekilde işlenmişti. Okudukça hayreti arttı. Sabah okuduğu öykünün taslağıydı resmen. Hikâyeye bu kadar hâkim olmasının sebebi buydu yani; yıllar önce kendinin yazmış olması. Kurgu bir rastlantı olamayacak kadar özgündü, isimler mekânlar birebir aynıydı. Nasıl olurdu, nasıl olabilirdi böyle bir şey aklı almıyordu. Kafasındaki cevapsız sorular zil sesiyle dağıldı. Hemen ortalığı yüzeysel toplayıp, kapıyı açtı. Çocukları annelerindeki tuhaflığı sezmiş ama çok da ilgilenmeden odalarına çekilmişlerdi. Sessiz bir akşam yemeği faslından sonra biraz hastayım diyerek yatağına uzandı. Ne yapsa aklından çıkaramıyor, düşüncelerin ağırlığından uykuya geçemiyordu. Türlü açıklamalar bulsa da hiçbiri manalı gelmiyordu. Ne yapıp edip cevap alabileceği tek kişiye soracaktı. Kitabın yazarına. Günlerce bunu düşündü. İnternete sordu, bir yazara nasıl ulaşabilirim diye, kitabevlerine sordu, sosyal medyadaki kitapseverlere sordu. Onlardan aldığı yanıt ve yardımla e-posta hesabı açtı, mail yazdı yazara. Her gün beş vakit yokladı mailini. Haftalar oldu, aylar oldu bir dönüt yok. Bu merak içini hepten kemirmeye başladı. Ara sıra kendi adını hayal etti kitabın kapağında, kitaba gelen övgü sözlerini üzerine alındı, yazarı kıskandı, yazara sitem etti, babasına kızdı, kaderine isyan edip tövbe etti. Yazarın sıkı takipçisi oldu. Katıldığı programları seyretti, nasıl bir ilhamla yazdığını dinledi. Yazarın kitap fuarı için yaşadığı şehre geleceğini öğrendi. Heyecanla o günü bekledi.
Serpil’deki değişikliği ev ahalisi de fark etmişti. Israrla sordukları sorulara cevap vermemişti. Ta ki hasta diye psikiyatri randevusuna götürmek istedikleri güne kadar. O gün her şeyi anlattı eşine, çocuklarına. Önce inanmak istemediler. Ama kitabı ve yıllar önce yazılmış annelerinin el yazısı olduğu belli olan öykü taslağını görünce şaşkınlıktan ne diyeceklerini, ne düşüneceklerini bilemediler. Onca zaman annelerini yalnız bıraktıkları için pişman oldular. Bir zaman onun da bir hayali olduğunu anladılar. Hayalinin hiç önemsenmediğine üzüldüler. Hayalleri çalınmış gibi hissettiler. Onun da annelik dışında bir kimliği olduğunu fark ettiler. Eski yazdıklarını şöyle bir okuduklarında anneleriyle gurur duydular. Önü açılsaydı neler olabileceği hakkında türlü senaryolar yazdılar. Ve en sonunda her zaman yanında olduklarını söylediler. Serpil duyduklarına sevinse mi yoksa bu şekilde şahsiyet bulduğu için üzülse miydi bilemedi. Aralarındaki duygu seli bittikten sonra yazara ulaşabilmek için istişare ettiler.
Kitap fuarı günü okur-yazar buluşması için eşiyle yola çıktı. Yazarın olduğu salona gelip imza kuyruğuna girdi. Upuzun kuyruktaki okurların heyecanını görünce o kıskançlık hissi tekrar canlandı. Merak duygusu onu bastırınca sakinliğini koruyabildi. Sıra tam Serpil’e gelmişti ki görevli imza süresi bitti diyerek yazarı apar topar salondan çıkardı. Serpil’in yazara ulaşma çabası bir hayran çabası olarak görüldü, kimse ilgilenmedi. Serpil üzgün bir şekilde evine döndü. Mail yazmaya, katıldığı internet yayınlarına yorum yazmaya, ulaşabileceği aracılara yazmaya devam etti. Çabası hep karşılıksız kaldı.
Bir sene olmak üzereydi. Artık yazarın mailleri gördüğünü ama bilerek dönmediğini düşündü. Pes etmek üzereydi ki yazarın başka bir şehirde söyleşisi olacağını öğrendi. Hemen bilet aldı, hazırlıklarını yaptı, öykünün taslağını da yanına alıp yola koyuldu. Yol boyunca hayaller kurdu, bu sefer cevaba daha yakın hissediyordu kendini. Erkenden salona vardı, en öne oturdu. Yazarın ne taraftan geleceğini, sonrasındaki programını, her şeyini öğrendi. Konuşmasına fırsat olmazsa diye bir not dahi yazmıştı. Bu sefer yazara kaçacağı hiç açık kapı bırakmamıştı. Saatine baktı, nihayet söyleşi saati gelmişti. O sırada sahne arkasında bir hareketlenme, koşuşturma oldu. Program görevlilerinden biri sahneye çıktı, ne diyeceğini bilemez bir halde açıklama yaptı: “Çok üzgünüz. Şu an aldığımız bir habere göre yazar salona gelirken kaza yapmış. Maalesef yazarı kaybetmişiz.” Görevli cümlesini bitirir bitmez bir sessizlik çöktü salona. Belki bir saygı duruşu, belki şokun etkisiydi. Katılımcılar yerlerinden kalkıp başları eğik salonu terk ettiler. Serpil şokunu atlatıp yerinden kalkamayınca görevlilerin uyarısıyla kendine geldi. Bu sefer elleri sonsuza kadar boş evine döndü, yazarın da aslında yıllardır onu aradığını bilmeden. Öğretmen babasının sakladığı ödevler arasındaki bu öykünün sahibi isimsiz öğrenciyi yıllardır aradığını bilmeden.
Serpil sabah uyandı, ev ahalisini gönderdi. Yazarın cenaze törenini televizyondan seyretti. Tüm sorularının cevapları da yazarla beraber toprağa gömülmüştü. Yerinden kalktı. Kahvaltıdan kalan çayı döküp kendine yeniden çay demledi.