Umut Dünyası

Fatma Ünsal

Öldüm, cesedimi ararım. Köy meydanına musallaya koydulardı tabutu. İçindeyim sandım başta. Ağır olduğu da belliydi taşırken ama mezarlığa götürmek için sırtlananlar, oldukları yerde kaldılar. İçlerinden biri, “Bu ne yahu,” diye ünledi. “Boş mu bu tabutun içi? Epey hafiftir.” Diğer sırtlananlar da tasdikledi: “İçi boş gibidir.” “Böyle hafif cenaze mi olur?” “Günahsız desek, rahmetli pek öyle de değildi Allah affetsin.” Terbiyesiz. Ölenin arkasından denecek laf mı şu?

Musallaya geri koydular tabutu. İmam efendi, “Açın.” buyurdu. O böyle deyince geri geri çekil cemaat. Tövbe estağfurullah, çekti imam. “Hasan, yardım et oğlum.” dedi yanındaki oğluna. Hasan, ikiletmedi babasını tedirgin dursa da. Besmeleyle tekbirle açtılar yatır açar gibi tabutumu. Kapağı kenara koydular ikisi. Ama onlar bu işle meşgulken köylü görmüştü göreceğini. Daha doğrusu görememişti görmesi gerekeni. Tabut boştu. Uğultuyla korkuyla geri çekildiler. İmam da manzarayı görünce, “Yahu nerede bu mevta nerede? Estağfurullaaah estağfurullaaah!” diye ünlemeye, bildiği sureleri okumaya başladı. Neredeydim cidden? Tövbe tövbe. Akrabalar geldi, amca oğullarım hala oğullarım sanki tabutun köşesine bir yere kıymık gibi sıkışmışım da onu arıyor gibi bakındılar. Utanmasalar tabutu ters çevirip silkeleyeceklerdi.

Amcam, tıknaz boyuyla imamın yanına geldi. Koca burnunu çeke çeke konuşmaya başladı: “Yahu Celal Efendi, bu oğlanın babası yok bilirsin. Bana emanettir.” Hııı, çok sahip çıktın ya sanki, diye tersledim ama duymadı tabii. Ama kulağına yine de uğramış olmalı dediğim ki kulağını kaşıdı. “Yıkayınca morga götürdünüz. Başına adam dikmediniz mi? Nerede bu çocuk? Anasına ne derim? Senin oğlanın ölüsünü çalmışlar nasıl derim? Bul şuncağazı. Günahtır.” diye üsteledi imama. Günahı sevabı çok biliyormuş gibi. Neyse, canlının arkasından böyle konuşulmaz. İmam da, “Yahu Raşit emmi, ben ne bileyim nerede? Yıkadık koyduk morga. Hatta sizin aha bunlar da gelip gidip bekledir öyle değil mi Recep, öyle değil mi Zafer?” diye bizim genç akrabalara sordu. Onlar da başıyla tasdiklediler imamı. Recep, “Doğru diyor baba. Gittik geldik ayrılmadık başından. Enük köpek sürükler cenazeyi, diye anam iyice tembihledi bizi. Yok ana, orası eski usul değil bir şey olmaz dediysek de dinletemedik. Anamdan korkumuza bekledik vallaha.” deyince “Hay seni enükler köpekler sürüklesin Recep, neredeyim ulan o zaman ben?” diye haykırdım ama tabii o da duymadı.

Neredeydim ben? Öldüm ölmesine, yıkandım yıkanmasına, kefen dolandı vücuduma da neredeydim? Mezarı olmayan ölüden daha acıklısı tabuttan kaybolan ölü olmalıydı. Mezar umudu olan ölünün birden kaybolması. Ölülerin de umutları olurmuş. Bir toprağa kavuşmak gibi. Kaybolmadan gömülmek gibi. Adımı ondan mı Umut koymuşlardı acaba? Bir ömür hatta ölünce bile umudu sürükleyeyim diye?

Boş tabutu götürdüler yerine. Cemaat dağıldı beni aramaya. Ben de peşlerindeydim tabii. Ben aramayacaktım da kim arayacaktı? Ölü benim ölüm. Morga tekrar girdi ahali. Hepi topu dört çekmece vardı zaten. İki sene oluyordu köye morg yapılalı. Şimdiki muhtarın seçim vaadiydi. Bu vaadinden dolayı seçilmişti. Tek tek baktılar. Boştu hepsi de. Salak amca oğullarım yine kıyıya köşeye bakındılar. Sanki taşınırken yere yuvarlanıp da kaybolacak bir nesneydim. Bunlar bu zekâyla iyi yaşıyorlar, diye söylendim. Sonra da hemen sustum duyarlar diye. Duymayacaklardı. Ama yine de kulaklarına ses çalınmış gibi aval aval bakındılar sağa sola. Biri diğerine, “Bu bize sağken salak deyip dururdu. Boşuna yorulmasak mı? Yalandan dolanalım. Bulunmazsa bulunmasın. Değmez.” dedi sessiz sessiz. Diğeri, “Sus günah sus.” diye dürttü onu.

Gün, ikindiyi buldu. Diğer köylere haber saldılar. Hatta ilçeden jandarmaya da haber ettiler. İki araba jandarma, köy meydanına geldi. Jandarma çavuşunu muhtar karşıladı. O gelmeden eve haber saldı muhtar, yanındaydım. “Oğlum anangile söyle jandarmalar geliyor. İki horoz kessinler hemen.” diye oğlunu yolladı eve. Oğlu, dünyanın en mühim işine seğirtir gibi seğirtti. “Jandarma çavuşuna bak sen,” dedim. “Sayemde horoz yiyecek ha.” Nedense içerledim bu duruma. Köyde bir genç cenazesi kayıp, bunlar oturup horoz mu gömeceklerdi yani? Gömeceklerdi, gömerlerdi tabii. Ölüm, ölenden gayrısını çok ilgilendirmezdi dünyada. Ölümlüler, ölümü kendilerinin başında görmeyerek sağ kalırlardı.

Jandarma çavuşu hoşbeşten sonra jandarmayı saldı köyün dört bir yanına. Bir kısmını da araziye yolladı bekçilerle beraber. Kendisi de yanında bıraktığı iki jandarmayla muhtarın evine yollandı. Sırayla çağırdılar köylüyü, sorguya çektiler. Her gelen ben bilmem, diyordu. Ben bilmem. Ben de bilmiyordum, kim biliyordu kim biliyordu o zaman? “Böyle olmayacak.” dedi çavuş sinirli sinirli. “Başınız belaya girer. Bulun yoksa topunuzu toplar götürürüm.” dedi. O esnada sofra hazır diye seslendiler. Kalktı sofranın başına muhtar ve avanesiyle diz çöktü. Bastı horoz suyuna pilava kaşığı. Avurdu doluyken hâlâ söyleniyordu: “Bu böyle olmaz. Topunuzu alırım muhtar. Böyle olmaz. Bu horoz mu tavuk mu? Kara etli gerçi. Horoz horoz.” Muhtar, içi sıkılmış gibi “Horoz kumandanım.” dedi. Kumandan olmadığını herkes biliyordu. Umursamadı kimse.

Yatsı olunca jandarmalar köyden gitti. Yarına geliriz, dediler. Zaten gece buralar zifiri. Köylü de evine gitti. Ben de evime gitmek istedim ama anamın feryadını duymak istemedim. Öldüğüme mi yansındı cesedimin kaybına mı? Dolandım durdum huzursuzca sabaha kadar.

Sabah, bekçiyi gördüm heyecanla bizim eve seğirtirken. “Bulundu, bulundu!” diyordu sağda solda gördüklerine. “Çok şükür çok şükür.” diyordu. Ülema’nın Saffettin bekçiyi durdurup, “Neredeymiş neredeymiş?” diye sorunca “Eğleme eğleme beni, ilçenin morgundaymış işte eğleme.” diye savdı başından onu. Doğru bizim eve koştu. Ben de peşinden tabii. “Müjde müjde!” diye daldı eve. “Bulundu Hacı Bacı oğlun bulundu.” Bunu duyan anam, sevince boğuldu. Çok şükürü çok şüküre uladı. Hey Allah’ım, sen nelere de şükrettiriyorsun hey Allah’ım? Hemen toplandılar, ilçeye yollandılar. Ben de peşlerinden. Oh be, dedim. Rahat yüzü göreceğim.

İlçeye vardık. Morga girdik. Anam ve amcam önde, diğerleri arkada. Görevli, donuk bakışını gezdirip eliyle bir çekmeceyi işaret etti. Topluluk, o çekmecenin önünde toplandı. Görevli geldi usul usul, o kadar usul yürüdü ki gören karınca sanırdı. Karınca da ancak varıyor. Elini uzattı çekmeceye. Usul usul. Açtı ve çekti çekmeceyi. Kefene sarılı beden, bizimkilerin önündeydi şimdi. Nefesler tutuldu, görevli ölünün yüzünü açtı. Hepimiz eğildik görmek için. Korkak teyze oğullarım bile hevesle eğildiler. “Yok,” dedim. “Bu benim değil. Ooff of.” çektim. Anam inledi derken: “Yok, bu oğlum değil ki. Yavruuum yavrum sır oldun yavrum.” diye ağlayarak kendini yerlere attı. Sese dayanamadım. Çıktım morgdan, geride bir sürü ses bıraktım.

Öldüm ölmesine ya cesedimi ararım. Tam bir hafta aradım. Tam bir hafta aradılar. Ankara’dan bile ihbar geldi. Oraya bile gittik. Yokoğluyok. Yok efendi. Sanki bir derviştim de sırlanmıştım tövbe. Bir gün muhtara bir telefon geldi dediler. Yozgat’ta sahipsiz bir genç cesedi belirmişmiş güya morgun tekinde. İnanmadım tabii. Muhtar, anamın yanına vardı hemen. Ben de peşine takıldım. Dizinin dibine oturdu. “Gücün de kalmadı ya,” dedi tevekkül dolu sesiyle. “Yozgat’tan aradılar. Orada bir genç ölüsü varımış morgun tekinde. Sahipsiz. Umut dünyası bu. Gitsek mi?”

Cevabı duymadan kaçtım oradan. Umut dünyası, denilince umudun kalmadığını anlayacak kadar canlıydım çünkü.