Morgta Röveşata

Esra Abaoğlu

Kemal hep başarılı olmuştu. Oğlak burcu olmasının bunda bir katkısı olabilirdi. Son sevgilisi bu konularda kafayı kırmış bir kadındı. O öyle demişti. Güneşi oğlak, yükseleni oğlak, ayı boğa, satürnü kovalarla kavuşumda falan. Haritasına göre başarılı olmaya yazgılıydı. Kadın, harita ile ilk karşılaştığında yüzünü ekşitmişti. Senin hayatında aşka, yutkunup, senin hayatında bana yer yok ki demişti çenesi titrerken. Kemal, haritasının da kendisine verdiği şeytan tüylerinden görkemli bir aura inşa etmişti. Şehirli, oturup kalkmasını, yiyip içmesini, gezip tozmasını bilen, gusto sahibi, odun sayılmayacak kadar kadınları tanıyan ve zaman içinde red flaglerinin hiç değilse farkında olacak kadar tercübeli bir erkekti. Yine de karşısında ağlamaya yakınsayan bir kadın gördüğünde, o zayıflık, o acizlik, o “çöz benim sorunlarımı” bakışının, tüm ilkel kodlarının bir sıraya girip halaya durmasına sebep oluşuna, engel olamıyordu.

Tüm bu özelliklerine rağmen Kemal, züppe değildi, sırtlan hiç değildi, şıpsevdilik biraz vardı ama onu da yönetmesini zaman içinde öğrenmişti. Beş vakit namazını kılmaya gayret ederdi, kulağı ezandaydı, zihninin hicri takvimle senkronizasyonu fena değildi. Bayramdır, kandildir, Cuma saatidir, dua nedir, niyaz kimedir bilirdi. Herhangi bir mevzuda anında çocukluğuna ışınlanabilirdi, karpuzun ortasını yiyerek bile mutlu olabilirdi. Kilo aldım diye dert etmesine rağmen, o sıra fazla kaçırdığı söylenen kirazı asla hayatından çıkarmayacağını ciddiyetle vurgulayabilirdi. Ölümden pek korkmazdı. Hayatı taze bir ekmeğin köşesini koparır gibi iştahla yaşardı. Çocuk yüzüne hüzün, pek derin nedenleri olmayan bir somurtuşla otururdu. Hemen teselli edilebilirdi. Kandırılabilirdi de.

Nitekim öyle oldu. Burcu neydi bu son orospunun yengeç mi? Bırakamadılar ya birbirlerini, öyle tabi. Ben mi niye böyle konuşuyorum? Severim çünkü Kemal’i, yani severdim demeliyim tabi. Başına o felaketler zinciri, o KANSER KADIN gelmeden evvel, Kemal işte yukardaki gibi biriydi. Sonra ne oldu? Bilmiyorum ki! Ne oluysa birden oldu. Yani bize öyle göründü. Bir şeylerin ters gittiğini anlasak “Kemal oğlum dur, böyle yapma, öyle olmaz” demesini bilmez miydik? Tutup kolundan çekemez miydik girdiği bataklıklara saplanmadan evvel? Hadi o kadının sağlam papuç olmadığını Kemal anlamadı, biz anlasak durdurmaz mıydık? Biz de anlamadık. Hepimizi kandırdı yelloz.

Ne oldu? Bilmiyorum diyorum ya. Bunlar mutlulardı sözde. Yengeyi biz de sevdik yalan yok. Ağzı ballı engerek. Bize yemekler mi yapmadı, hepimizle tek tek mi ilgilenmedi, iyi bir yengeden ne beklersen o vardı. Güler yüz, sahici dinleme. Kemalle aramızda girmeme ve var olduğu anlarda full enerji, full coşkuyla içimizi dinlendirme. Rüya gibi bir kadı…yengeydi. Kemalimize yakışırdı. Yakışmıştı. Öyleydi.

Ne oldu? Vallahi bilmiyorum. Olan her şeyin bu kadının yüzünden olduğunu bile bilmiyorum. Tahmin edebiliyorum sadece. Başka bir ihtimal gelmiyor çünkü aklıma. Ben sadece haber aldım. Kemal ölmüş. Yüz yerimden bıçaklanmış gibi oldum. İnançlı adamım olurdu-olamazdı ile uğraşmadım. Nasıl olur diye haykırmışım. İnsan hayatı Kemal gibi yaşayan birine ölümü sanki ona haksızlık yapılmış gibi algılıyor. Doğru değil biliyorum ama böyle hissettiğimi de gizleyecek değilim. Hemen geçici morga gittim. Aklımda bin soru. Yemek nerede verilir, taziye çadırı nerede kurulur. Ben böyleyim. Görev adamı. Duygularım sonradan gelir. Görevler bittikten sonra. Geçici morgun önüne geldim birkaç ahbapla selamlaştım. Taziye verdik birbirimize. Morga girmeye teşebbüs ettim. Beyaz çarşaflar üzerine çekilmiş yatıyordu Kemal’im! Burnumun direği sızladı, bu sana nasıl oldu yiğidim diyerek açtım çarşafı. Bir de ne göreyim? Kendimi gördüm! Sere serpe yatıyordum morgta. O esnada Kemalle göz göze geldim. Ayakta duruyordu, bir elinde daha demin benim kaldırdığımı sandığım çarşafın kenarını tutarak. Şöylece bir bana baktı, sıfır duygu, sıfır mimik. Döndü doktorlara “yok” dedi “bu benim değil” sonra dışarı çıktı.