Bedensiz

Saliha Çolak

Sabahları aynaya bakmak gibi bir huyu olmadığı için o sabah bedensiz olarak uyandığının farkında değildi. Dışarıdan bakıldığında zar zor ayakta duruyormuş gibi görünen apartmanın bodrum katından çıkıp ana caddenin yolunu tuttu. Yol üstünde her sabah çöpün kenarında gördüğü topal kediye taş attı. Kedinin ayağının üstünde sekerek uzaklaşmasını ağzının bir kıvrımına yerleştirdiği gülüşüyle izledi. Sonra pastaneden gelen taze poğaça kokusunun karnında yarattığı gurultuyla ayağını oraya çevirdi. Fakat pastanenin önü sabah kahvaltısı yapmayıp işe giden aç insanlarla doluydu. Koku hâlâ karnındaki boşluk hissini hatırlattığından gidip poğaça sırasına girdi. Sıradaki on bir insanın her birinin yüzüne tek tek baktı. Hepsinde farklı surete konmuş aynı sabah mahmurluğunu gördü. Otuzlarında, kumral ve ela gözlü, yaşına göre daha küçük gösteren toparlak yüzlü Cansel’in yüzünü göz hapsine aldı. Sabah sabah bu afetin karşısına çıkmasını nimet bildi. Cansel’i gözleriyle dakikalarca süzmesine rağmen Cansel’in hiç rahatsız olmaması onun hoşuna gitti. Arada bir onun başını kaldırıp etrafına bakmasını kendisine çaktırmadan baktığına yordu. Demekki Cansel de onu istiyordu. Pastane kuyruğundaki yoğunluktan hafif kenara çekilip camın yansımasında saçını düzeltmek istedi. Sonra da mahalleden tanıdığı, daha doğrusu birkaç kez rahatsız ettiği Cansel’e selam verecekti. Pastanenin camına dikkatlice baksa da kendini camda göremedi. Hava kapalı olduğu için iyi yansımıyor diye düşündü ve saçını eliyle bir iki tarayıp kaşlarını sağ işaret ve orta parmağıyla düzeltince hazır olduğuna inanarak Cansel’e yaklaştı. “Selam Cansel naber?” dedi. Cansel kimin seslendiği anlamak için etrafına baktı fakat sırada arkasında duran yaşlı adam ses etmişe benzemiyordu. “Kaç dakikadır bakıyorum, öncekiler kızıp etmiyorsun, senin de artık bana ilgin var değil mi güzelim?” dedi. Cansel’in gözlerindeki korku daha fazla büyüyor aynı zamanda arkasındaki yaşlı adamdan daha fazla şüpheleniyor, ona dik dik bakıyordu. Yaşlı adam da bir tuhaflık olduğunu sezip “Kızım hayrola, yanlış bir şey mi yaptım?” diyiverdi. Cansel’in az önce duyduğu sesle yaşlı adamın sesi aynı olmayınca yanlış kişiye odaklandığını anladı. “Cansel benim lan Kemal, hani şu sana sırılsıklam aşık olan Kemal.” Cansel korkuyla sıradan çıktı. “Ooofff!” diye bağırdı. Kemal de dahil sıradaki bütün insanlar Cansel’in bu çıkışına anlamam veremediler. “Gerizekalı, sapık Kemal’in sesi peşimi bırakmıyor, belediye köpekleri toplamaya gelince onu da versek nolur sanki.” diye söylene söylene sıradan uzaklaştı.

Kemal Cansel’in her zamanki gibi asabi olduğunu düşündü fakat önceki çıkışlarından daha farklı bir şey olduğunun da farkındaydı. Kemal’i fark etmemişti. Sanki Kemal orada yokmuş gibi davranmıştı. Kemal bir anda aydınlanmış gibi hissederek bu taktiğin Cansel’in kendisinden kurtulmak için yeni bir yöntem olduğunu düşündü. Bir dahaki sefere bu kadar kolay kaçırmak istemedi.

Pastane sırası bitip de sıranın sonundaki Kemal’e gelince üç tane kaşarlı poğaça istedi. Satıcı genç, uzun boylu bir çocuktu. Müşteriyi kısa olduğu için göremediğini düşünerek vitrine eğilerek baktı fakat kimseyi göremiyordu. Kemal yine üç kaşarlı poğaça istedi fakat sesi biraz daha yükselmişti. Bu sefer çocuk pastanede oturan insanları gözleriyle süzmeye başladı. Sesin onlardan birinden geldiği ve birisinin gittikçe sinirlenen bir sesle üç kaşarlı poğaça istediğini düşündü. “Aloo oğlum duymuyor musun üç kaşarlı?”

Çocuk telaşla etrafına bakıyor, duyuyor ama göremiyor olmanın endişesiyle müşterileri inceliyordu. Kemal gitgide sesini yükseltiyor, poğaça isteğini yineliyordu. Çocuk daha fazla dayanamayıp çatallaşan sesiyle “Yahu kim istiyor şu üç kaşarlı poğaçayı göremiyorum elini kaldırsın.” diyiverdi. Bunu söylerken Kemal’e doğru bakıyordu. Müşteriler bir anlığında susup gence kulak vermiş ardından önlerine dönmüştü.

Kemal Cansel’in yaptığını da katarak tuhaf şeylerin olduğunu düşünmeye başlamıştı. Pastanenin lavabosuna girip aynaya baktığında bomboş olduğu gördü. Dehşetle ki üç adım geri attı ve lavabonun kapısına çarptı. Çarpmayla kendisine gelip birkaç tokat attı. Aynanın arkasına, duvarla bitişiğine bakıyor bunun bir ayna olamayacağını düşünüyordu. Kamera şakası olma ihtimaline karşı tavana göz gezdirdi. Yaşadığı dehşetle lavabodan çıktı. Fırından yeni çıkan börek tepsilerini taşıyan genç çocuk lavabonun önünden hatta Kemal’in içinden geçiverdi. Kemal börek tepsilerinin ve genç çocuğun ardından bakakaldı.

Kamera şakası olmadığını anlamıştı. Hızlıca pastaneden çıktı. Kendisi bedenini görüyordu fakat insanlar onu görmüyordu. Bedensizdi artık. Bundan sonraki hayatını nasıl yaşayacağını düşündü. İnsanlarla konuşamaz, marketten alışveriş yapamaz, dolmuşa binemezdi. Sonra durup düşünmeye başladı. Sanayide çalışmasına gerek kalmamıştı. İstediği her şeyi marketten alıp gidebilirdi, kimsecikler anlamazdı. Artık nitelikli bir hırsız olacaktı. Çevresinde hiç insan kalmayacaktı fakat tek başına kendi krallığını kuracaktı.

Dün gece yaşadıkları geldi aklına. Arkadaşlarıyla gece üçte soydukları kuyumcunun altınları Rasim’de kalmıştı. “Yarın eski depoya gelin paraları bölüştürelim.” demişti. Soygun yaptıkları dört arkadaş bugün depoda buluşacaklardı. Dört arkadaştan diğer ikisi Kemal’in yanından koşarak geçtiler. Kemal tam arkalarından seslenecekti ki görünmez olduğunu fark etti. Arkadaşlarının aralarında Rasim’e küfürler savurduğunu ve paraları alıp kaçtığı duydu. Kemal’in depoya gidip altınları gizlice alma planı suya düşmüştü.

Bütün gün marketleri, mağazaları dolaşıp en pahalı yiyeceklerden, giysilerden çaldı. Bütün çaldıklarıyla beraber evinin yolunu tuttu.

Evin önüne geldiğinde mahalleden bir grup adamın polislerle kendi kapısının önünde konuştuğunu gördü. Mahalleli Kemal’in zaten hırsızlıkta yüzü olduğunu, daha önceleri de birçok hırsızlığa, yağmaya karıştığını fakat öncekilerin daha küçük suçlar olduğunu, kuyumcu soyacak kadar gözünü ne zaman kararttığını bilmediklerini söylüyordu. Polisler ise olay yerinde yalnızca Kemal’in ölü bulunduğunu, fakat bu işe tek başına girişmeyeceğini düşündüklerini, arkadaşları varsa isim vermelerini istiyordu. Mahalleli Rasim’i de tanıdığı için onun adını verdi. Her biri Kemal’e hakaretler yağdırıyor, mahalleye aldığı güne lanet ediyorlardı.

Kemal çaldıklarını bir kenara saklayıp ölmüş olmasının şokunu atlatmaya çalışıyordu. Demek ki ölmüştü. Fakat nasıl öldüğünü hatırlamıyordu. Polislerin anlatmasına göre bir çatışma yaşanmamıştı. Yani hırsızlık başarılı olmuştu aslında fakat Kemal nasıl öldüğünü anlayamıyordu. Sonra en son kuyumcuda arkadaşlarına arkası dönük olduğunu hatırladı. Arkadaşlarının onu arkasından vurduğunu anladı. Olduğu yere çöküverdi.

Evine girmedi. Polisler konuşurken bedeninin olduğunu duyduğu hastanenin morguna gitti. Kemal Kaplantaş yazan cesedinin yüzünü açtı ve alnının ortasında kocaman kurşun izi bulunan soğuk beyaz yüzüne baktı. Bu Kemal’in ilk defa gerçek mânada kendisiyle yüzleşmesiydi. Otuz beş yıllık hayatını düşündü. Köyünü bırakıp çalışmak için geldiği şehirde nasıl tutunamadığını, kötü yola düştüğünü düşündü. Önce küçük küçük yiyecek çalmayla başlayıp araba kaçırmaya kadar uzanan hırsızlıklarını, sarkıntılık yaptığı genç kızları, yol kesip insanları darp etmelerini düşündü. Dizleri üstüne çöktü. Artık ölmüş yüzüne bakamıyor, tiksiniyordu. Ömrünün boşa geçmesine ağlamaya başladı.

Gözyaşlarının morgun soğuk zeminini ıslattığını görünce şaşakaldı. O bir ruhsa gözyaşları da ruhunun bir parçası olmalıydı. Hayretle yerdeki yaşlarını silmeye çalışırken bir ses duydu. “Boşuna yaşlarını silmeye çalışma Kemal, gözyaşların ruhundan akmıyor. Gözyaşlarını gittiğin yere götüremeyeceksin çünkü ağlamak için geç kaldın.” Kemal korkuyla ayağa kalkıp sesin geldiği yeri bulmaya çalıştı fakat bulamadı. Ölmüş yüzüne baktığında yüzünden yaşlar aktığını gördü. Yaşarken hiç böyle ağlamamış olduğunu düşündü. Morgda yatan bedeni tanıyamıyordu. “Hayır” dedi. “Bu benim değil!” Sonra morgdan çıktı. Kemal’in morgda yatan bedeni hâlâ ağlıyordu. Kemal ise bedenini kabullenmeyi reddetmiş, bedensiz olarak kalmayı seçmişti.