İkindi serinliği perdeyi hafifçe oynatırken Naci uyuya kaldığı koltuktan kemikleri ağrıya ağrıya doğruldu. Doğrulur doğrulmaz dönen başını durdurabilme ümidiyle gözlerini sıkıca yumdu. Nasırlı parmaklarıyla şakaklarını uzun uzun ovdu. Ne kadar uyumuştu, günlerden neydi bilmiyordu. İçinde bir his kalbini eşeliyor, zihnini karıncalandırıyordu. Bir vakit sonra vücudundaki ağrıların hafiflediğini hissettiğinde gözlerini tekrar odayla buluşturdu. Tam o anda sehpanın üzerinde açık duran kahverengi deri defteri dikkatini çekti. Eğilip defteri eline aldığında kendi el yazısıyla yazılmış, bazı kelimeleri hatalı, aceleyle yazıldığı belli not ile karşılaştı:
“Ulan Naci, gün bugündür. Her gün bu cümleyi kurdun. Adamsan o gün bugündür, gider söylersin Süreyya’ya. Lan Süreyya, yel esende gün doğanda gel he de bana. Korkma artık Naci! Saat 18.00’de çınar ağacının altında bekle kıyamadığın yârini.”
Bir hızla gözlerini sağındaki saate çevirdi. Saatin sarkacı sallanıyor, yelkovan altıya doğru amansızca koşuyordu. Saat 17.35’ti.
“Eyvah, eyvah! Kaçıracaktım saati. Ah, kafam ah! Ne işe yararsın sen!” Bir hışımla ayağa kalkmak ona iyi gelmedi. Zar zor dengesini sağladı. Yavaş adımlarla oturma odasından çıktı. Hâlâ ayakta durmakta zorlanıyordu. Çelik kapının yanında gördüğü bastonun ayağındaki uyuşma geçene kadar ona destek olabileceğini düşündü. Babasının yeni bastonudur, kızmasa diye içinden geçirdi.
Hazırlanıp hemen çıkmalıydı. Elleriyle saçına şekil vermeye başladı. Seyrek saçlarına ahlanıp vahlandı. “ Ulan Naci şu yaşta saçların döküldü, sen kırkına varmadan kel kalırsın. Aklın da kafanda değil. Kolun, bacağın da seni zor tutuyor. Ulan Naci ne yapsın seni Süreyya?” Söylene söylene kapıdan çıktı. Önüne ne geldiyse ayağına geçirdi. Önce bakkaldan tütün sonra da naneli şeker alacak kendince hem zihnini hem de nefesini ferahlatacaktı.
İkindinin o turuncu ışığı sokakların üzerine süzülürken Naci adeta adımlarıyla kaldırımları teptiğini sanıyordu. Hayrettin Bakkal'ın dükkânının önünden geçerken bağırıverdi:
“Hayrettin abi! Bana acele bir Samsun versene. Aman ha babama söyleme.”
Bakkal derin bir iç çekti. Hafif tebessüm ederek kafasını Bir sağa bir sola salladı:
“Naci amca Samsun kalmadı. Ben sana her zamanki gibi naneli şekerlerini vereyim, sen öyle git.”
Naci şekerleri cebine atarken içinden söylendi: Şu Hayrettin de iyice bunadı ha, bana amca diyor. Kafası gidip geliyor zavallının.
Hırslı ve sendeleyen adımlarla dükkandan çıkıp çınar ağacına doğru yol aldı. Sokakta top koşturanların arasından geçti. Eskiden o da oynardı buralarda. Artık sabahtan akaşama kadar top koşturacak yaşta değildi. Önüne gelen topa zihninde 90'a gidecek müthiş bir vole çaktı ama gerçekte ayağın ucuyla dokunduğu top, taşlardan yapılmış kaleye varamamıştı. “Zemin patates tarlası, burası çim olsa affetmezdim biliyorsunuz.” diye bağırdı arkasından gülen çocuklara.
17.58'de meydandaki o devasa çınar ağacının altına vardı. Nefes nefeseydi. Kalbi bir kuşun kanat çırpışı gibi güm güm vuruyordu göğsüne. Ve saat tam 18.00'i vurduğunda, çınarın gölgesinde Süreyya belirdi.
Başında bordo tülbent, elinde pazar arabasıyla Naci’ye doğru yürüyordu. Naci’nin dizlerinin bağı çözüldü. Bu sefer kaçmak, lafı gevelemek yoktu. Provasını yaptığı konuşmasını bağırarak dile getirdi:
“Dur orada Süreyya. Sana haftalardır söylemek istediğim şeyler var. Güzel Süreyya, gel he de bana. Evimiz şenlensin, soyumuz soylansın, boyumuz boylansın.”
Bir eliyle pazar arabasını sıkıca tutan kadın diğer eliyle tülbentinden fırlayan ağarmış saçlarını geriye doğru itiyordu. Naci’ye şöyle içli içli uzun bir süre baktı. Bu bakışta bıkkınlık da vardı şefkat de.
“Naci,” dedi kadın. “Yine pijamayla çıkmışsın dışarı, ayağında çorap bile yok. Hadi daha fazla durmayalım burada. Herkes bize bakıyor, milletin ağzına laf olduk.”
Naci üstüne baktı. Utanmıştı Süreyya ondan. Ah kafam dedi içinden. Ne kafasızsın. İstemeyecek şimdi seni.
Kadın tekrar konuşmaya başladı:
“Naci Bey, biz evliyiz ya. Kırk yıldır aynı yastığa baş koyuyoruz ya.”
Ne diyordu bu kadın. Naci’nin gördüğü rüyalar gerçek miydi? Çattı kaşlarını. Kadın ise o sırada çantasından aynasını çıkarıp Naci’ye çevirdi:
“Bak Naci; saçlarına, sakalına, buruşan yüzüne bak. Hatırla kendini Naci, sonra beni hatırla. Çocuklarımızı hatırla. Evimizi hatırla Naci.”
Naci aynadaki aksine baktı. Kafasında kalan tek tük saçlara, buruşan yüzüne, ak sakallarına, üzerindeki pötikare eski hırkaya…
Süreyya bir elinde pazar arabasıyla, diğer eliyle kocasının koluna girdi.
“Hadi Naci Bey evimize gidelim.”
Eve döndüklerinde Süreyya onun hırkasını çıkardı, ayaklarına çoraplarını giydirdi. Onu rahat koltuklarına oturtup içmesi için çay verdi. Naci çayından bir yudum aldı. Gözleri yavaşça ağırlaşmaya başladı. Zihni yeniden tatlı karanlığa gömüldü. Uyuya kaldı.
***
İkindi serinliği perdeyi hafifçe oynatırken Naci uyuya kaldığı koltuktan kemikleri ağrıya ağrıya doğruldu. Doğrulur doğrulmaz dönen başını durdurabilme ümidiyle gözlerini sıkıca yumdu. Nasırlı parmaklarıyla şakaklarını uzun uzun ovdu. Ne kadar uyumuştu, günlerden neydi bilmiyordu. İçinde bir his kalbini eşeliyor, zihnini karıncalandırıyordu. Bir vakit sonra vücudundaki ağrıların hafiflediğini hissettiğinde gözlerini tekrar odayla buluşturdu. Tam o anda sehpanın üzerinde açık duran kahverengi deri defteri dikkatini çekti. Eğilip defteri eline aldığında kendi el yazısıyla yazılmış, bazı kelimeleri hatalı, aceleyle yazıldığı belli not ile karşılaştı:
“Ulan Naci, gün bugündür. Her gün bu cümleyi kurdun. Adamsan o gün bugündür, gider söylersin Süreyya’ya. Lan Süreyya, yel esende gün doğanda gel he de bana. Korkma artık Naci! Saat 18.00’de çınar ağacının altında bekle kıyamadığın yârini.”