Varoluşun Sonsuz Döngüsü

Esra Abaoğlu

Hacı bey salak olmaktan çok korkardı. Yalnız insanlar böyledir. Yapıp ettiklerini kendilerinden menkul zannederler. Dolayısıyla bir şeyleri yapıp edebilmelerini mümkün kılan akıllarını, o aklın yakıtını, bilgiyi ve hangi tür bilginin otoritesi ile kendi hayatlarını yönlendirdiklerini bilmek ve başkalarına bunu bildirmekten zevk duyarlar. Bu onları hayatta tuttuğu kadar, başka insanların gözünde de bir yer edinmelerini sağlar. Hacı bey, bu hayattaki varlığını, varlığının saygı duyulan taraflarını, saygı duyulmayan tüm fiillerinin affediliş noktalarını önce aklı, sonra o akıl ile ulaştığı bilgisi ve bilgisini kullanarak elde ettiği maddiyatıyla inşa etmişti. Dolayısıyla, olmaz ya, olur da salak olursa diye, çok korkardı.

Hacı beyin en büyük düşmanı duygularıydı. Gelip geçen, mantıklı bir dayanağı olmayan, insana abidik gubidik şeyler yaptırma ihtimali bulunan duygularını mümkün mertebe dinlememek, kendisinin en büyük stratejisi haline gelmişti. Öfke hissettiğinde oturup kendisini dinlemeyi, utanç hissettiğinde bunun dünyanın sonu olmadığını kendi kendine telkin etmeyi, aşık olduğunda… Yok artık. Hacı bey aşık mı olur ayol? İnsanın en büyük projeksiyonlarından biri olan aşkın, bir başkasına duyulan güçlü bir sevgi hissinden öte, olsa olsa kişinin kendi kuruntularından, eksiklik hissinden, ihtiyaçlarından doğan duygularını bir başkasında arama ve bunları onda var sanma acziyeti yani, Hacı Bey’e uğrar mıydı?

Bilgisine, parasına, eskisine yenisini eklediği deneyimlerine rağmen acizdi Hacı Bey. Acziyetinin farkındalığı onu korkak da yapmıştı. Duygulara tamah etmeme hali ile çatışan bir korkaklık da değildi bu. Hissedilmeye dayalı bir tecrübeden ziyade, sürekli temkine ve tedbire dayalı bir varoluş biçimini almıştı korkaklığı. Tehdit eşiği çok düşüktü Hacı beyin. Olası tehlike ihtimalleri kendisi için o kadar geniş bir alana yayılmıştı ki, bir tehldit anını hissedip de korkmayı beklemesi, korkudan sonra kaçacak mı, ölü taklidi mi yapacak buna karar vermesi, kendisi için alınmayacak kadar büyük bir riskti. Kaçmak ve donmak dışındaki ihtimali bilmediğimden saymıyor değilim. Neden bilinmez savaşçılık, Hacı Bey’in ruhunda yoktu. Allah vermemiş o savunma biçimini.

Bildiği pek çok şeyin yanında Hacı bey, korkaklığını da bilirdi. İşine gelmeyen şeyleri duymamayı öyle alışkanlık haline getirmişti ki zaman içinde kulağı duymaz olmuştu. Görmeyi istemeyeceği şeyleri görmemek için öyle vakit harcamıştı ki, miyopu kırk yaşından sonra bile ilerlemişti. Kaçmak o kadar kişiliğinin ayrılmaz bir parçası haline gelmişti ki, bacak kasları antilopları kıskandırırdı. Eksileri ve artılarıyla bu hayat onu almış, örselemiş, sağır yapmış, görme becerilerini sınırlamış ama kendisini daha uzuuuuun yıllar genç ve zinde tutacak bacak kasları armağan etmişti.

Yine uzuuuuuuun bir koşu maratonunu bitirip de eve dönerken gözünün önünün hafiften karardığını hissetti. Şekerinin düşme ihtimali yüksekti, eve gidince çaresine bakarım diye düşündü ama gözünün önü açılmadı. Bu esnada yaptığı hareketleri düşünme ihtimali de olmadı. Koşarak bodoslama caddeye çıktığını görenler çığlık attı, kornalar birbirine karıştı, Hacı Bey evdeki matcha’sını içerken kan şekerinin yerine geleceğini düşünüyordu o sırada. Hiçbir şey duymadı çünkü zaten sağırdı. Hızla gelen araba kendisini yukarı fırlattığında, havada taklalar atarken ve caddenin zeminine yapışırken de birini diğerinden ayırt edebildiği herhangi bir ses duyamadı.

Savrulma, acı, rüzgar bunları aynı anda hissederken kendisini rüyada sandı. Zeminin sertliği kendisine yattığı yerleri hatırlattı ve gülümsedi Hacı bey. Bugün de salak olmamıştı.