Akşam yemeğime eşlik etmesi için televizyonun düğmesine bastım. Güneş batsa, evime çekilsem hedefiyle yaşıyordum çoğu günlerimi. Kanal kanal gezerek haberleri seyrediyordum. Aynı olay farklı kanallarda bambaşka ve birbirine tamamen zıt manşetlerde sunuluyordu. İnsanların dünya görüşü ve hayata bakış açısı mı bu farklılığı belirliyordu, yoksa bu farklılıklar mı insana bir dünya görüşü sunuyordu bilmiyorum. Ben her şeyde olduğu gibi pek etliye sütlüye karışmadan kendi küçük dünyamdaydım. Elimde kumanda kanal zaplarken gitgide ne kadar da babama benzediğimi fark ettim. Sabah işe giden, akşam yemeğinden sonra televizyon başında uyuklayan klasik bir Türk erkeğiydi babam. Tek eğlencesi pazar günleri amcamlarla gittiğimiz piknikti. Bize güvenli ama bir o kadar sıkıcı hissettiren bu düzen şimdi benim yetişkin hayatımın normali oldu. Hatta daha sıkıcı, acınası, yalnız. Bir aile sıcaklığından da uzak. Sessizliği televizyonla, yalnızlığımı kitaplarla gidermeye çalışıyordum. Aile benim için artık bayram sofralarından ve görüntülü telefon görüşmelerinden ibaret olmuştu.
Ta ki onu görene kadar. Kanal değiştirdiğimde onu karşımda gördüğümde hissettim artık bütün normallerimin alt üst olduğunu. Sunduğu haber metni bittiğinde ilk şokumu atlatmıştım, yüzümde istemsizce bir tebessüm olmuştu. Dakikalar sonra elimi terleten kaşığı usulca tabağa bıraktım. Tekrar ekranda görününce televizyona yaklaştım. Çok eskilerden aşina olduğum bir hisle kalakaldım. Bu his sadece tanıdık bir yüzü görmenin şaşkınlığı değildi. İçimi tarifsiz bir heyecan kapladı. Yıllar sonra aklımdan ve dilimden adı süzüldü: Aysu. Ay gibi parlak, su gibi berrak. Ana haber bitip hava durumu başlayınca televizyonu kapattım, anılara daldım.
İlkokuldaydık. Büyüdüğünde ne olacaksın sorusuna Aysu muhabir veya spiker demişti. Ne olmak istemişti, anlamamıştım o zaman. Benim çevremde anneler ev hanımı, babalar esnaf ya da memurdu. Hastanelerde doktor ve hemşireyle, okulda öğretmenlerle muhataptık en fazla. Pek ortak alanımız olmasa da polisleri, askerleri bilirdik bir de. Meslek türlerine hiç hâkim değildim. Hâkimi dahi bilmezdim. Ben hep öğretmen olacağım derdim, oldum. Çok anladığımdan da değil, öğretmenim sevinsin diye öyle derdim. Akşam televizyon izlerken babama spikerin ne olduğunu sormuştum. Meğer her akşam yemeğinde babamın bizim yüzümüzden çok baktığı için kıskandığımız o sakallı, gözlüklü adam spikermiş. Aysu'yu düşündüm, az önce seyrettiğim spiker hâlini. Dediğini yapmıştı. Çok güzel becermişti bu işi. Diksiyonu çok güzeldi, tıpkı eskiden olduğu gibi. O konuşurken herkes susar onu dinlerdi, başka sınıfın öğretmenleri bile programlarda hep onu görevlendirirdi. Bizim sınıfa göre birkaç beden büyüktü. O kitaptan bir kısım okurken öğretmenin gözleri ışıl ışıl olurdu. Ona daha fazla okuturdu, fark ederdik. Okuma yarışmasında da hep o birinci olurdu, onunla aynı sınıfta olduğum için bana hep ikincilik kalırdı. Herkes çok kıskanırdı Aysu’yu. Endamlı, güzel giyimli, turuncuya kaçan saçları beline kadar inerdi. Başkasında çirkin duran çiller onda iltifat sebebiydi. Her şeyden anlardı, çok güzel kek yapardı, keman çalardı. Kızlar onunla arkadaşlık yapmak isterdi, erkekler ona hayrandı. Babası gazeteciydi. Gazete satıyor sanmıştım ilk, ne bileyim gazeteci nedir ne değildir. Okumuş görmüş adam, hep farklı farklı kitaplar alırdı Aysu'ya. Okuduktan sonra da ilk bana getirir, benim de okumamı isterdi. Teneffüslerde, beden eğitimi dersinde hep o kitapları konuşurduk. Kitaplardaki kahramanlarla empati kurar, mutsuz biten sonları değiştirirdik. Sayesinde acayip bir kitapsever olmuştum. Ya da o sığ dünyamda fark etmediğim kitapseverliğimi onunla keşfetmiştim.
İlkokul, ortaokul derken lisede de ayrılmamayı başarmıştık. Lise 2’nin ortasında elinde bir kitapla evimin kapısına geldiği o güne kadar. Elindeki Çalıkuşu kitabını avuçlarıma bırakıp İstanbul’a taşınacaklarını söyledi ve arkasına bakmadan gitti. Onu son görüşümdü. O zamanlar iletişim sınırlı olduğu için araya mesafe girmesi arkadaşlığın bitmesi için yeterli sebepti. Kitaplığıma gittim ve Çalıkuşu kitabını buldum. Defalarca okuduğum için hemen açılan sayfada kurşun kalemle altı çizili cümleye takılı kaldım: “İnsan, yaşadığı yerlerde beraber bulunduğu insanlara görünmez ince tellerle bağlanırmış; ayrılık vaktinde bu bağlar gerilmeye, kopan keman telleri gibi acı sesler çıkarmaya başlar, her birinin gönlümüzden kopup ayrılması, bir ayrı sızı uyandırırmış. Bunu yazan şair ne kadar haklıymış!” Onunki geçti mi bilmem ama benim çoktan geçti dediğim, üstünü kapattığım ne kadar sızım varsa ortaya çıktı tekrar. Kitabın son sayfasına el yazısıyla bıraktığı notu okudum. “ Feride günlüğüne her şeyi yazmıştı ama Kamran’a hiçbirini söyleyemedi. Ben de sana söyleyemediklerimi bu kitabın sayfalarına bıraktım. İyi bak onlara.”
Değişik bir akşam yaşamıştım, tesadüf deyip peşini bırakma kolaylığı ile hislerimle yüzleşme cesareti arasında gittim geldim. Sadece gün öldürmeyi değil yaşamayı seçmeye karar verdim. Babam gibi olmayı bırakıp, hayatımı renklendirme zamanım gelmişti belki de. Kendi ayağıma taktığım prangalardan kurtulmak için bir sebepti bu kuvvetli his. Sonu ne olurdu bilmiyorum ama kararlıydım. Büyük bir umutla başımı yastığa koydum, uyumaya çalıştım.
Ertesi gün uykusuz ama neşeli bir şekilde okula gittim. Öğrencilerim için ayarladığım meslek tanıtım programı vardı. Ayda bir farklı meslek gruplarından arkadaşlarımı bu küçük köydeki tek sınıflık okuluma davet ediyordum. Bazen öğrencilerime bu amaç için küçük geziler düzenliyordum. Avukat arkadaşımı ofisinde, şef arkadaşımı çalıştığı restoranın mutfağında ziyaret ettik. Bu ay konuğum kendim olacaktım. Öğrencilerime kısaca öğretmenliği tanıtıp kendimi sunacaktım. Ama vazgeçtim. Bu ayın meslek grubunu spikerler ve muhabirler olarak değiştirdim. Kendi telefonumla sınıfta bir video çektim. Bir öğrencime muhabir görevi verdim. Küçük bir köy okulunda farklı meslek gruplarının tanıtımını yapan bir öğretmenle alakalı bir haber videosu ve haber metni hazırladık. Köyün ileri gelenlerinden birinin aracılığıyla amatör videomuzu ana haber akışına aldırdık. Haberi tabii ki Aysu sunacaktı. Çok heyecanlıydım. Kafamda bir sürü soru işaretiyle nihayet haberin yayınlanacağı akşam gelmişti. Aysu her akşam olduğu gibi duygularından arınmış bir şekilde haberleri sunmaya başladı. Tek bir mimikte dahi ne mutluluk ne hüzün seziliyordu. Sıra benim habere geldiği zaman kalbim yerinden çıkacak gibiydi. Aysu haberi sunmaya başladı, haber metninde benim adım geçince dili sürçtü, adımı iki kez söyledi. Hatırlamıştı, belliydi. Videomuz bittiğinde gülümsemesini gizlemeye çalışıyordu. İçim kıpır kıpırdı, bu anlamsız hayatıma yeniden ay gibi doğmuştu Aysu. Mutlu ve umutluydum. Ana haber bülteninin sonuna gelmişti: “Efendim böylece haberlerin sonuna geldik. Yarın akşam aynı saatte görüşmek üzere sağlıkla kalın. Bugün kendinize bir güzellik yapın Çalıkuşu kitabını bir daha okuyun.”