Asıl şöhretini şiir okuduğu vidyolara borçluydu yerel enkırmen Hayati Yaşa. Kanalın ardiyeden bozma kulisinde kravatını bağlarken gırtlak sesini kullanarak şiirler okuyor, stajyer kameramanın telefonuyla çekip vatsaptan gönderdiği vidyoları instagram sıtorisinde günbegün paylaşıyordu. Ana haber sunumuna geçmeden önce loş kuliste hazırlanırken şiir okuma mizanseni iyiden iyiye tutmuştu. Patronu Lord Osman ancak belediye kesenin ağzını açınca maaşını ödeyebiliyordu ama ulusal bir medya yüzüyle beraber anılmadığı sürece forsunu idame edebiliyordu Hayati. Gerçi önce gazetede -matbuattaki velinimeti de Lord Osman’dı- sonra kanalda muhabirken çevresi yine epey genişti ama muhitindeki bakışlar hayranlık ihtiva etmiyordu pek.
O akşamüzeri de kanalın sponsoru olan Star Gurme’nin gönderdiği üç kap yemeği yedikten sonra hazırlanmaya başladı. Her zamanki gibi kravat düğümünü atarken Ümit Yaşar’ın bir şiirini aynaya bakarak okudu, fakat kameraman henüz gelmediği için selfi çubuğuyla kendi göbeğini kendi kesti. En son ardiyenin kapısını kilitleyerek yayın odasına geçti. Yine kendisinin hazırlayıp sunduğu sabah programının dekoru hâlâ duruyordu stüdyoda. Hâlbuki bu tek stüdyonun kanalın bütün programları ve işleyişi için idareli kullanılması gerekiyordu. Yayın konuğuyla program sonrası çay içmeye giderlerken dekorun taşınıp ana haber bülteni fonunun hazırlanması işini kameramana havale etmişti Hayati. Mavi çuhadan koltuklar, cam orta sehpa, yarısına kadar su dolu kupalar olduğu gibi duruyordu. Üstelik kameraman da ortalıkta yoktu. Lord Osman vaziyeti görse iflahını keserdi hepsinin. Hepsi: Emkırmen Hayati, stajyer kameraman, Lord’un RTS mezunu yönetmen biraderi, yaz tatilinde işe alınan getir götürcü velet.
Yakın zamana kadar hepsi’nin işini Hayati tek başına hallediyordu. Lord Osman programları hazırlayıp sunuyor, Hayati kamerayı idare ediyor, VTR’leri giriyor, kocaman körüklü kartonlara yazılar yazıp yayın esnasında gerçekleşen sıcak gelişmelerden Osman’ı haberdar ediyordu. Mesela büyük harflerle:” YÖNETİCİ AYİDATI İSTİYOR ALMADAN GİTMEM KESİN DİYOR.” Her program için de gün boyu o sokak senin bu kahvehane benim haber toplayıp röportaj yapıyordu. Kanalı silip süpürme, gece nöbet bekleme ameliyesi de Hayati’nin uhdesindeydi. Ne zamanki Lord Osman davetlere, resepsiyonlara yetişemez oldu, o zaman Hayati’ye şöyle bir alıcı gözle baktı. Takım elbisenin Hayati’ye, Hayati’nin ekrana yakışacağına hükmetti. Evden getirdiği diksiyon kitaplarını Hayati’nin eline tutuşturup enkırmenliğe terfi ettirdi. Ayriten kendi üslubunca şu mesleki telkini de verme gereği duydu: Bir kodamanın aleyhine kalem oynatmak, haber yapmak ne zaman mâkul olur? Ancak uğradığın zararı tazmin edecek daha büyük bir kodaman varsa. Büyük kodaman zararını niçin tazmin etsin peki? Eğer işine geliyorsa nasıl etmez. Aman dikkat, durup dururken kodamanların arasına da girilmez. Siparişi bekle, dengeleri ölç tart, ondan sonra. Sen yine de benden habersiz bir şey yapmaya kalkma.
Haber Bülteni zamanında yayına girmezse ekran hayatı biterdi Hayati’nin. Sunturlu bir küfürle alarm verdi stüdyodakilere. Koltukları, sehpayı, kılıç yapraklı saksıları kenara taşıdılar, sabah programının tekerlekli dekorunu dükkan kapısının önüne, galeriye götürdüler. Bugünlük ayakta sunacaktı haberleri. Son anda kameraman da ağlamaklı bir yüz ifadesiyle çıktı geldi, çantasının omzundan attığı gibi kameranın başına geçti. 20.01’den çeyrek dakika önce başladı yayın. İki ulusal haber girildi önce, ardından il başkanının muhalif parti belediye başkanına eleştirileri verildi. Orman yangınına, pazar fiyatlarına dair haberlerden sonra sokak röportajı. Son sıcak haber olarak da bir trafik kazası geçildi;
“Emniyet kavşağında trafik kazası. Sayın seyirciler, Hayati Yaşa yönetimindeki otomobil Emniyet kavşağına girerken karşı yönden hızla gelen çekici kamyonla çarpıştı. Öğle saatlerinde meydana gelen kazada maalesef sürücü Hayati Yaşa… Hayati Yaşa…”
Hayati metni okuduğu kağıttan başını kaldırıp kameraya, daha doğrusu kameramana, ardından koltuğunda tırnağını kemiren yönetmene baktı. Onlar da ne olduğunu anlamaz gözlerle kekeleyen sunucuya diktiler gözlerini. Yönetmen,
“Devam et hadi!” diye fısıldadı telaşla.
Hayati iki eliyle tuttuğu kağıdı şöyle bi gerip okumaya devam etti;
“Kazada maalesef sürücü Hayati Yaşa vefat etti.”
Kaza görüntüleri girince Hayati açıklama bekler gibi baktı ekibe.
Stajyer kameraman vizörden gözünü ayırdı:
“Yarın cenazemiz var. Osman abiyle sen konuş, sabah programını halledersiniz siz.”
Hayati tatmin olmamış gibi kaşlarını çattı hayretle. Kameraman yere bakarak konuşmasına devam etti:
“Haberini verdiğimiz Hayati abi yakınımızdı bizim, işe girmemize o ön ayak olmuştu rahmetli. Yarın bi arkadaşım gelecek kameraya merak etmeyin.”
İdareten köşe kamerayı kullanan ayakçı velet de kulaklığını çıkarıp arkasını döndü.
Hayati takım elbisesini çıkarmadan eve gitti. Sokağa girer girmez evin önünde ayakta bekleyen sessiz kalabalıkla karşılaştı. Daire kapısının önünde birbirine girmiş ayakkabılar terlikler merdiven dairesini doldurmuştu. İçeriden yükselen ağlama sesleri, hıçkırıklar içine dokundu ister istemez. Ayakkabılarını çıkarıp eşiğe atladı ama içeri girmek ne mümkün. Omuzlarından tutup açarak aralarından geçmek istediği iki iri adam dönüp yaslı gözlerle ters ters baktılar. Anladığı kadarıyla herkes Hayati Yaşa'nın, yani kendisinin yasını tutuyordu ama kimse ikisinin aynı kişi olduğundan haberdar değildi.
“Basın istemiyoruz,” deyip itti onu omzundan tuttuklarından biri, büfecinin abisiydi bu adam.
Hayati Yaşa, gerisin geri dönüp şehir hastanesi morgunun yolunu tuttu. Morgun bekçisi eski bi tanıdığıydı. Lord Osman’ın gazetesine çalıştığı acar muhabirlik zamanlarında bekçinin sma oğlu için yardım haberi yapmıştı. Gel gör ki bekçi, eskisinden daha ünlü ve yardımına muhtaç olduğu o gece tanımadı Hayati’yi. Tanımamak da değil, Enkırmen Hayati olmadan önceki hayatını bilmiyormuş gibi muamele etti. Yine de Hayati punduna getirip içeri girmeyi, müteveffa kazazedenin soğuk bedeninin durduğu çekmeceyi açıp görmeyi becerdi.
Karaşın Hayati Yaşa, göz altları morarmış sarı benizli hâlini görünce geriye sıçradı. Kaskatı kesilmiş soğuk cesetin ayak başparmağına asılı etikette kendi adını okudu.
Ertesi sabahki programda gassal Mustafa Kibrit konuk edilmişti. Hayati Yaşa’nın sorularına cevap verirken konuşmasının serencamı içinde yeni konu açmaktan geri durmuyordu gassal:
“Muhakkak tabii. Ölümden ölüme değişiyor yaptığımız işlem. Yani tabii her naaşa uyguladığımız şey aynı, fakat ölü bedenin hâline göre ufak tefek farklılıklar arz ediyor. Mesleğe ilk başladığımız yıllarda kendi köyümde, bi düğünde çatışma çıkmıştı. Alacak verecek meselesi herhâlde, taraflar şans eseri düğünde karşı karşıya geliyorlar. Vurulanlardan bir de uzaktan akrabamızdı, Allah rahmet eylesin, çok da gençti. Tabii ölüm genç yaşlı dinlemiyor. Hiçbirimizin garantisi yok. Yani buradan çıkarız, bir araba vurur, ölmüşsün. Daha dün mâlumunuz biri vefat etti trafik kazasında, Hayati diye, hatta onu gasledip buraya geldim, kolu, bacağı her yeri ezik ezik.”
Enkırmen Hayati’nin nefesi ümüğünde düğümlendi. Reklam arası verince, vakitsiz aradan hoşnut olmayan Lord Osman’la göz göze geldiler. Osman’a arada, “abi ben kendi ölüm haberimi verdim,” dedi. Lord’un tavrı hem durumu anlar hem de kafaya takmamasını öğütler cinstendi. “Ben de gideceğim cenazeye,” dedi. “Onca teşriki mesaimiz oldu, son vazifemizi yapalım bari.”
Programdan sonra Hayati de Osman’ın arabasına atladı cenazeye gitmek için. Cenaze namazı kılındığı için direkt kabristana gittiler. Memleketin yarısı cenazeye iştirak etmişti sanki. Mezarlığın yakınında park yeri bulamadıkları için arka sokağa park ettiler arabayı. Onlarla aynı anda kendi otomobillerinden inen komşularıyla karşılaştı Hayati. Gözleri yaşlı olmasa da ağır ve gamlı hareketlerinden yas hâlinde oldukları anlaşılıyordu. Çocukluk arkadaşı da şoför mahallinden indi.
“Can, oğlum ölmedim lan ben. Görmüyor musun? Ölmedim lan ölmedim,” diye üstüne atıldı arkadaşının. Komşuları Hayati’nin koluna girip kaldırımdaki yollarını açtılar, onu da yolun kenarına bıraktılar.
Yaşlı ana babası, ablası, biraderi, tekmil hısım akrabası, komşuları, arkadaşları, röportaj yaptığı insanlar, esnaf, memur, işçi, öğrenci hepsi cenazesindeydi. O an türlü hisler içinde gözyaşı döktüğüne göre kendi ölümüne ikna olmuş gibiydi.
Kefenlenmiş ölüsünü mezara bizzat indirdi, sıra düştükçe kürekle toprak attı, destur isteyip taze mezara su döktü. Hoca talkın verirken hıçkırıyordu. Mezarının başından en son kendisi ayrıldı.
Lord Osman beklemeyi sevmiyordu. Arabasına atlayıp giderken de aramamıştı Hayati'yi. Enkı rmen mezarlığın yıllardır yerinden oynamamış paslı kapısından çıkarken aslında evine dönmek istiyordu. Fakat kanaldan başka gidecek yeri kalmamıştı.