Cüneyt'e Ne Oldu?

Fatma Ünsal

cüneyd nerede

cüneyd ne oldu

sana bana olan

ona da oldu

Sabahları sert bir kahveyle güne başlamayı seviyor. İpiri bir kupada doppiosunu yudumlarken bu kahvenin o nizami kalbini çarpıntıyla ürküteceği zamanların geleceğini bilmiyor. Annesi onu ziyarete geldiğinde her seferinde bu kupayı atmak istiyor. “Bardak mı tencere mi belli değil oğlum. Kendine gel, sen bekarsın.” diyor elindeki kupayı iğrenir gibi tutarken. O da bekar olmakla kupanın ilintisi nedir, kuramıyor bir türlü. Sormuyor da. Yıllardır bu kupadan, kahveden önce annesinin bu cümlesinin tadı geliyor: Kendine gel, sen bekarsın.

Yürüyüşe çıkıyor sonra. Ritimli ve kırk beş dakika. Tam bu kadar. Kulağında kulaklığı, klasik müzik. Belki arada bir türkü. Anadolulu olmak, kafa karışıklığıyla doğmak demek çünkü. Adımlarını bilmem kaçıncı senfoninin ritimlerine uygun atarken içine çöreklenen o köylü hüznünü aştıramıyor Chopin. Evet, tam kırk beş dakika. Eve varışı, şöyle güzel bir banyo, saçına başına uzunca ihtimam ve yüz bakımı…Takım elbisesini o eline alışı…Giyiniyor neticede. Parfümü desen çok para. Muadili bile yok. Yaklaşığını bile yapamamışlar. Çok para. Babası duymuştu da pahalı olduğunu, tam da ceketini sırtına geçiriyordu kahvehaneye gitmek için. Sigara ve emekli nefesi kokan bir ortamda saatlerini harcayacak babası. Manasız, demişti. O kadar para verecek olsam niye koku alayım?

Atlıyor arabasına. İstikbali parlak spiker Cüneyt. Yüzü bahtından daha parlak Cüneyt. Kanalın gözdesi Cüneyt. Davudi sesiyle, “Günaydın!” deyince tüm kanal binasının önemli bir haber var zannedip basamaklara yığıldığı Cüneyt. Radyoyu açıyor. Aynı kanalda durur hep. “Şimdi dinleyeceğiniz eser, muhayyerkürdi makamından bir şarkı kıymetli dinleyiciler. Saat 7.30. Radyo Civan’dasınız, ben de Ayten. Duydum ki unutmuşsun gözlerimin rengini diyecek Emel Sayın.” Şarkı başlayınca dışarının bir önemi kalmıyor. Hemen şarkının hikâyesine dâhil oluyor. Böyle bir hayatın zor olduğunun farkında Cüneyt. Dünya şarkı, dünya türkü var. Her birisinin hikâyesinde dolana dolana insanın ayakları ağrır. Yürüyesi kalmaz. Kırmızı ışıkta durunca camını bir çocuk tıklatıyor: “Abi sileyim mi?” Başıyla onaylıyor Cüneyt. Çocuk heyecanla cama su fıslatıp çekçekle siliveriyor. Cama koşuyor hemen. Eline biraz para ve bir sağlıklı çikolata tutuşturuyor çocuğun. Çocuk, paraya seviniyor ama çikolatayı beğenmiyor. Arabanın içine geri fırlatıyor: “Sağlıklı bu abi.” diyor. “Ben sevmiyom sağlıklı şeyleri.” Sağ ol manasında elini kaldırıp fırlıyor oradan. Arkasından bakakalıyor Cüneyt. Yeşil yandı. Sağlıklı şeyleri sevmediğini biliyor çocuk. Çok net. Seviyor keratayı bu yüzden. Netlik ne güzel şey, diye düşünüyor dikiz aynasından sinyal vermeden dönen arabalara bakarken.

Kanala varıyor derken. Saat 8.00. Bugün öğlen devralacak haberleri. Aslında daha erken ama toplantı var. Toplantıya katılacak. Yeni dönem için sözleşme tazelenecek. Eh, gözde de olduğundan belki maaşına yapılacak zam, epey iyidir de o kazayakları çıkmamış göz çevresi gülmekten kırışır belki bugün. Kazayağı neden yok? Çünkü kullandığı krem. Annesi sürmeye kalkmıştı da engellemişti kadını: “Anne bu kremler, artık çaresiz dertlerin kremleri değil. Anlatabiliyor muyum? Hem senin parmağına alacağın kremin pahası ne kadar sen biliyor musun? Lütfen yerine geri koy. Dolaba yani. Soğukken daha etkili.” Toplantıdan önce bir kahve daha. Bu sefer amerikano. Kafeteryaya uğruyor odasına çıkmadan. Kahvesini yudumlarken Viyana aklına düşüyor. Katedralin dibindeki kafede içtiği amerikano, aylar sonra yine mutsuz ediyor onu. Bu dünyanın sefası bile sonradan insanı dürtüp mutsuz edebiliyor. Damağını şenlendiren o kahve, nasıl oldu da şimdi onu bu mutsuzluk anına düşürüverdi? Yine de elden bir şey gelmediğinden, herhâlde kalkıp da Viyana’ya amerikano içmeye gidemeyeceğinden kaderini sevmeyi deniyor ömrü boyunca yaptığı gibi bilmem kaçıncı kez. “Cüneyt Bey, nasıl bu seferki amerikano? Çekirdeği değiştirdim. Viyana’dan gelme. Abime sipariş vermiştim dün akşam getirdi.” diye sesleniyor barista. “Güzel güzel. Viyana’da gibi hissettirmese de güzel. Eline sağlık.” diye gülümsüyor Cüneyt. Memnun oluyor barista. İnsan, kaderini sevmeli, diyen dedesinin hayali de bir yudum alıyor kahveden. Çok değil, bir sene önce vefat etmişti adamcağız. Sekteikalpten ve kaderini severken.

Dokuza kadar kahve yudumlayıp haber metnine göz gezdiriyor. Editörün gündeme dair attığı mailleri okuyup çalışıyor. Ender mi şu gelen? Kanaldaki yakın arkadaşlarından biri. Selamlaşıyorlar uzaktan. Gel diye işaret etse de Cüneyt, Ender durmuyor. “Tost alıp çıkacağım, görüşürüz yukarıda.” deyip ayrılıyor. İyi çocuk, diye düşünüyor arkasından. İyi ki var. Kanal o olmasa tatsız olurdu. Hayatının tüm tatlarını düşünüyor Cüneyt. Çok fazla değiller ama tat verme oranları yüksek olduğundan katlanılır buluyor yine de dünyayı. Toplantıya çıkıyor. Davudi sesiyle günaydını salınca ortalığa, kafalarında makul bir damat adayı olan Cüneyt’e etraftan müstakbel günaydınlar koşuyor. Çaycı Arif abi bile heyecanla diyor günaydını ona. İşte ses, insanın etsiz kemiksiz kimliği. Etrafını nasıl da şekillendiriyor. Toplantı iyi geçiyor. Müjdat Bey, üzmüyor Cüneyt’i. “Bizim için önemlisin Cüneyt,” diyor. “İzleyicilere güven veriyorsun. Haberciden güven akmalı ki haberine inanabilsinler. Sende de var bu maşallah. Yeni sezonda da birlikteyiz inşallah. Hadi hayırlı olsun.” deyip çıkıyor odadan. Cüneyt de arkasından. Şimdi stüdyoya yol alabilir. Ama öncesinde hazırlıklar vesaire vesaire.

Canlı yayın için son beş dakika. Koltuğuna geçiyor. Etrafı kolaçan ediyor. Herkes yerinde. Ve kayıt. “Türkiye’den ve dünyadan en güvenilir haberleri izleyeceksiniz. Burası Kanal F. Bendeniz Cüneyt K. Öğle haberleri başlıyor.” Dımdımdımdırıım dırırırım dımdımdımdırıım. Her şeyi yazmak kolay ama bu seslerin karşılığını yazmak zor. Cüneyt, bu ciddi sesle sunmaya başlıyor haberleri. “Evet günün son haberi ise günlerdir uyuyan bir haber spikeriyle ilgili sayın seyirciler.” deyince duraksıyor. Bu, haber metninde yoktu oysaki. Herhâlde sonradan eklediler diye anlık şaşırıyor ama porfesyonelliği elden bırakmadan devam ediyor. “Genç haber spikeri Cüneyt K.nin geçen cuma, çalıştığı kanala gelmemesinden dolayı hayatından endişe edilmiş, polis nezaretinde evine girilmişti. Evine giren kanaldan arkadaşları ve polis ekipleri, salon kanepesinde uzanmış hâlde buldukları Cüneyt K.yi uyandırmaya çalışmışlar lakin bir sonuç alınamamıştı.” Cüneyt, haberin bu yerinde etrafına bakıyor, ona devam etmesi için el işareti yapan yönetmenlerle karşılaşıyor. Hemen telefonuna sarılıyor ne olduğunu sormak için ama canlı yayın olduğundan o kadar süresi de yok. Çaresiz okumaya devam ediyor. “Genç spiker, hemen hastaneye kaldırılmıştı. Doktorların anlam veremediği bu vakada spikerin derin bir uykuya daldığı, şayet verilen desteklerle de uyandırılamazsa bitkisel yaşama girebileceği ondan sonra da çok dayanamayacağı bildirilmişti.” Bu miş’li anlatımın nereye varacağını her iyi spiker iyi bilir. Korkuyor Cüneyt. Haber metnini elinden bırakıp, “Yahu bu beni anlatıyor. Ne uyuması, ne bitkisel hayatı?” diye kahkaha atıyor. Canlı yayında. “Evet sayın seyirciler, kanaldan arkadaşlarım bana sağlam bir şaka tertip etmişler çünkü bugün 1 Nis…Değil. Ah, yok bugün benim doğum gün… Değil.” Ekibe bakıyor, kimisi elini yüzüne kapatmış rezil olduk der gibi başını sallıyor. Yönetmen sinirlenmiş, “Okusana lan!!!!!” yazdığı kâğıdı Cüneyt’e gösteriyor. Cüneyt, çaresiz devam ediyor. Başına ne geldi acaba?

“Genç spiker, tam bir haftadır tüm müdahalelere rağmen maalesef kendine getirilemedi sayın seyirciler. Bitkisel hayata girdiği bildirilen Cüneyt K.den acı haber bugün saat on bir civarı haber merkezimize ulaştı. Yirmi yedi yaşındaki Cüneyt K. maalesef kurtarılamadı. Biz de meslektaşımızın acı kaybının üzüntüsünü derinden yaşıyoruz. Yaslı ailesine ve sevenlerine başsağlığı diliyoruz. Mekânın cennet olsun Cüneyt.” Haber bitiyor. Cüneyt kafasını kaldırdığında etrafında kimsenin olmadığını fark ediyor. Her şey yerli yerinde. Tüm ışıklar yanıyor. Ekranlar açık. Lakin kimse yok. Yönetmenin olduğu yere bakıyor. Zeminde “Okusana lan!!!!!” yazan kâğıt, uzanmış duruyor. Az önce yaşadığı tuhaf hâlin, tek tanığı bu kâğıt şu an. Yine de meslek etiği gereği, kameramanın olmadığı kameraya, ki hâlâ yayında olduğu anlaşılıyor, haberlerin bittiğini söyleyip iyi temennilerde bulunuyor sunduğu habere göre ölü olan Cüneyt.

Koşarak çıkıyor odadan. Herkes yerli yerinde. Odalarında iş güç peşindeler. Ender’i buluyor hemen. Odasında ve bilgisayarın başında Ender. “Yahu,” diyor odasına dalarken. “Yahu, benim sunduğum haberi duydun mu? Ne diyorsun bu işe?” Ender anlamaz gibi duruyor. “Ne haberi Cüneyt?” diyor. “Ender, dalga geçme. Ölmüşüm ben güya. Uykudan uyanamamışım. Olacak iş mi? Kim yazdı bu eşek şakasını? Editör de yok yerinde.” “Kendine gel Cüneyt, böyle bir haber nasıl olur? Normal sundun çıktın işte. Ne ölmesi?” Ağzından ilk kez ulan çıkıyor Cüneyt’in. Yakasına yapışıyor Ender’in. Seslerine diğer odalardakiler de geliyor. “Ulan delirtmeyin beni, iki dakika önce ölüm haberimi sundurdunuz bana. Niye sundurdunuz? Biri tehdit için mi yazdırdı?” diye hırpalıyor adamı. Herkes şaşırıyor duyduklarına. Ender, çat diye tokat geçiriyor Cüneyt’in suratına. “Kendine gel be, bu kadar adamdan biri mi duymadı? Kendine gel!” diye sarsıyor.

Koşarak haber metnini getiriyor Cüneyt. Evet, işte kâğıtta da yazıyor. İşte, diye gösteriyor herkese. Ama kimse oralı olmuyor. Anlamsızca ve korkuyla bakıyorlar Cüneyt’in suratına. Kimseye anlatamıyor derdini Cüneyt. Kaydı izleyelim, diyor. Kaydı izliyorlar hep birlikte. Tüm kanal. Cüneyt’ten başka haberi duyan olmuyor. Annesini arıyor, haberleri izledin mi diyor. Annesi Mihrace teyzesiyle birlikte izlediğini ve yine çok yakışıklı olduğunu söylüyor gevrek gevrek gülerken. Demek o da duymamış.

“Yahu ben ölmedim!” diye bağırıyor etrafına. “Ölmedim. Ne diye sundurdunuz bu haberi? Ölmedim öl me dim!” Ender yaklaşıyor sonra ona. “Abi zaten bunu kimse iddia etmiyor ki? Bize ne kızıyorsun ölmedim diyerek? Senin iddian bu. Ölmediğini iddia ediyorsun tamam anladık. Da bize ne yani?”

Cüneyt’e bir hafta izin yazıyorlar kanaldan. Git kafanı topla da gel, diye. Gidiyor evine, geçiyor salona, çekiyor battaniyeyi üstüne. Bir hafta öncesinin haberlerini izlemeye başlıyor. Tek tek. Yok yok işte. Uyuyakaldığına eve girip onu uyurken bulduklarına dair ne kendisi ne başka spikerler bir şey diyor, yok. Saatlerce izliyor. Tek tek tarıyor, yok. Gözleri ağrımaya başlıyor derken. Bilgisayar ışığı mahvetti canım gözlerini. Şimdi yine muhayyerkürdi makamından o şarkı çalsa göz demişken: Duydum ki unutmuşsun/Gözlerimin rengini. Uzanıp bilgisayarı halıya bırakıyor. Biraz dinlensin, neyse ne. Tüm bu yorgunluklar, uyku olup çöküyorlar Cüneyt’in üstüne. Dalıyor da hemen. Güzelce bir rüyanın koluna atlıyor Cüneyt. Bilgisayar ekranında bir hafta öncenin haberleri akmaya devam ediyor. Haber şeridinden hızla bir haber de akıp duruyor: “Genç spiker Cüneyt’e ne oldu? Evinde derin bir uykuya dalmışken bulunulan Cüneyt K. hastaneye kaldırıldı. Durumu stabil.”