Bizi Beğenmiyorlar

Emre Ergin

Aslında emekli olmuştu. On sene önce. Yapay zekâ herkesi vurdu ya, oğluşunu da vurdu. Oğlanın az buz birikmişi vardı aslında, olmaz mı? Ama o kelaynak hem yedi bitirdi, sonra da geriye kalanın yarısını aldı, sonra da nafaka filan. Mühendisti oğluşu, Kürt Hava Yolları’na kurumsal web siteleri hazırlıyordu. Uzaktan çalışıyordu. Ama işte birbirini tren vagonları gibi kovalayan krizlerden birisinde, oğluşunu da işten çıkarmışlardı. Zaten bir nebze şüpheleniyordu da son yılında. “Anne” demişti. “Şu kaplumbağa terbiyecisi resmini biliyor musun?”

Bilmiyordu. İnternetten açmıştı oğlu. “Ne öğreniyormuş burada kaplumbağalar?” Oğlu, Erdem yani. Ciddileşti. “İnsan olmayı.” dedi. “Sabırsız ve aceleci olmayı mı?” “Onun gibi bir şeyler.”

Küçük bir kanaldı burası, o yüzden kendi makyajını kendisi yapması gerekiyordu. Dudaklarının güzel olduğunu söylerlerdi, eskiden. Şimdi, dudaklarının hâlâ güzel olduğunu söyleyebilirler en fazla. Hâlâ kelimesi de illa cümlelerde bir yerler bulacak. Aynaya hohladı, sildi, bir daha hohladı. Mimiklerini tekrarladı. Şu Fethiye’de bir yangın haberi olursa, şu Van depremi için, şu sevimli Harambe hacıyatmazıyla oynuyor gülümsemesi. Ne içinde haberin ne de büsbütün dışında. Bir mihmandar. Eşikte duruyor izleyici, henüz bu olay hakkında nasıl hissetmesi gerektiğini bilmiyor. Spiker Ahu Yıltaş Hanımefendi, olayın biraz, ama çok değil, ama hiç de değil, etkilediği yüzüyle duygu suflörü. Sululuk yok, arabesk yok, panik yok. Ama hepsinin nüvesi, sol anahtarı var. İzleyici gerisini kendi tamamlasın.

Bu işi oldukça iyi yapıyordu, ulusal kanallarda bile çıkmıştı. Diksiyonunu örnek gösterirdi insanlar, sonra simasının keskin çizgilerinden bahsedilirdi, dudaklarından sonra. Bir sürü haber sunmak isteyen insanların arasından öne çıkmasının sebebi gerçekten diksiyonu muydu sadece? Ya da profesyonel duruşu muydu, olaylara yaklaşırkenki edası mıydı? Hepsinin de etkisi vardır muhakkak, ama meziyetleri her ne idiyse artık, emekli olduğu senelerde birazını kaybetmiş olmalıydı, çünkü çok zor oldu tekrar iş bulması.

Bina kocaman bir binaydı. Her katta 15’er ofis. Ama son birkaç yıldır bu ofisler eskisi kadar yoğun değildi. Editörlerin ikisini işten çıkarmışlardı. Kriz yüzünden mi? Hayır, aslında kriz yüzünden dahi değil. Patronlar şu yapay zekâ işini duymuşlar, bayağı da yapabiliyormuş bu işleri yapay zekâ. Sonra sesçilerin, ışıkçıların da birazı gitmişti. Muhabirlere çok gerek yoktu, sahadaki araçlara entegre edilebilen ufak kayıt operatörleri ve otomatik röportajcılar da iş görüyordu.

“Bir süredir ben de işte o adam gibi hissediyorum, anne. Kod yazmaktan çok kodlardaki hataları bulacak algoritmaları eğitiyoruz. Yaptıkları hataları raporluyoruz. Nasıl olur da bir daha o hatayı yapmazlar diye güvence kriterleri yazıyoruz. Bir talep olduğunda eski usul açıp yazmak yerine, bu botların bu talebe cevap verecek hale gelmesi için uğraşıyoruz. Hem sıkıcı, hem alçaltıcı geliyor. Kaplumbağaların kendilerini eğiten adama baktığı gibi bakıyor çetbotlar bize.” “Nasıl yani?” “‘Şimdilik seni eğleyelim bakalım, ama senin ömrün bizimkinin yanında kısacık.’ der gibi.”

O iş aradığı dönem, ilk aklına gelen şey tabii ki eski kanalına gitmek oldu. Bağlantıları vardı, İK’nın dahi çoğunu tanıyordu. Mülakata alınması zor olmadı. Ama mülakattakiler onu donuk, kibar ve övgüden başka hiçbir söz içermeyen sözlerle yerdiler. Her cümlenin içerisine sanki “ne münasebet” gizli gibiydi. Görüşmenin sonlarına doğru Ahu Hanım, kekeledi. Kızardı. Hak etmediği bir şeyi isteyen insanların utancıyla doldu içi. Halbuki hak etmediğini de düşünmüyordu. Mesleki kriterlerin hepsini sağlıyordu, üstelik geçen zaman, ona hem haberciliğe dair hem de halkın duyarlılıklarına dair bir sürü perspektif sunmuştu.

Erdem’in kızının, torununun yani doğduğu zamanı hatırlıyordu. Nereden çıktıysa çıkmış kıza “Kumru” adını vermişlerdi. Ahu Hanım bu ismi, salakça bulmuş, vazgeçirmek için elinden geleni yapmıştı. Oldu olacak Kelaynak koysunlardı ismi. Ama gelini daha dişli çıkmıştı. O da dalga için uydurduğu ismi gelinine yakıştırmış, o zamandan beri oğlunun kızmayacağına emin olduğu zamanlarda, gelininden bahsederken ona Kelaynak diyordu. Son iki üç senedir, her zaman. Çünkü boşanmışlardı. Bir gün oğlu gelmiş, ağlamaklı ağlamaklı boşanacaklarını söylemişti. Akşam yemeği yiyorlardı. Kaşığı elinden düştü. Sevindi mi? Belki sevindi. Ama oğlu değil de gelini haksız olsa daha çok sevinecekti.

İş arayışı üç dört ay sürdü. Ulusal kanallara çıkmış bir sunucunun yerel televizyonlara kadar düşmesi gerekti. Bu sırada, ilk defa, reddolduğu pozisyonlara kendisi yerine kabul alan insanlarla kendisini karşılaştırdı. Diksiyonu bozuk, işveyle sempatiyi birbirine karıştıran, yılın hangi mevsimi neyi giyeceğini bilemeyen, dahası canlı yayının başladığı anı bir türlü tutturamayıp insancıl haliyle seyirciye yakalanan şapşallardı hepsi. Başka hakaretler de edebilirdi, ama yakışmazdı koskoca Ahu Yıltaş’a. Kendisinin hangi eksiği olduğunu arıyor, tarıyor, buluyor, ama bir türlü kabul edemiyordu. Çünkü bunu kabul ederse, zamanındaki meslekî başarısını atfettiği özelliklerini de değiştirmesi, kendi geçmişine de bir tenzil-i rütbe uygulaması gerekecekti. Yeniden başlıyordu arayışı. Kendisinde eksik olan neydi? Teknoloji okuryazarlığı mı? Sosyal medyayı iyi kullanabilmek mi? Hele bu sonuncusunun tam olarak ne menem bir şey olduğunu öylesine bilmiyordu ki, arayışı promptırına çivi yazısı yazılmış gibi bir duvara tosluyordu.

“Niçin boşanacaksınız?” dedi. “Onun yüzünden mi?” “Benim” demişti Erdem. Mercimek çorbasını karıştırmıştı, tekrar karıştırmıştı, tekrar. Soğumuyordu. İçi. Devamını bekledi Ahu Hanım, gelmeyince korkarak sordu. “Aldattın mı?” Bir kaşık yoğurt döktü Erdem çorbaya. Karıştırmaya devam etti. Ekmek parçaladı çorbanın içine. Mercimemek çorbası oldu çorba. Düşündü Erdem. “Sayılır.” dedi. “Sayılmaz” dedi. “Bilmiyorum ki.” dedi. Oğlu bir buhran yaşamıştı. Aklını yitirmişti. Kafayı mı yemişti? Başka nasıl izah edilirdi bu? PelinBot adlı bir yapay zekâ botuyla hanımını aldatmış. Aldatmak denirse. Denir mi? Gelinine hak vermek istemedi, ama oğlu bilgisayar ekranında beliren bu aşüfteyi utangaç bir yüzle kendisiyle tanıştırmak istediğinde “Ucuz atlatmışsın, iyi etmişsin, kaçıp kendini ve kumrucuğunu kurtarmışsın, Kelaynak.” diye düşünmekten de kendisini alamadı.

Boşandılar. Oğlu yanına taşındı. O zamanlar daha işten atılmamıştı. Mutsuz değillerdi. Oğlu arasıra odasına çekiliyor, arasıra yanıına geliyordu. Eski günlerdeki gibi. Ergen zamanlarındaki. Bazen çok mutlu oluyordu, bazen çok mutsuz. Ama mutlu olduğunda daha çok korkuyordu Ahu Hanım, çünkü durumunda mutlu olacak bir şey göremiyor, bir kere yeni hanımının eskisinden daha iyi olduğuna hükmederse, bunun sonunun hiç iyi olmayacağını düşünüyordu. Baharbot adlı şirketin ürettiği PelinBot’un annesi var mıydı? Peki oğluşuna da annelik eder miydi?

“Ne öğreniyormuş burada kaplumbağalar?” “İnsan olmayı. Terbiyeci kendisine arkadaş yetiştiriyor, çünkü beğenmemiş var olanları.” Kasıldı kaldı Ahu Hanım. Kekeledi. “Fesüphanallah” dedi. “Bir zaman gelecek, bizi de beğenmeyecekler” dedi oğlu, sanki bir yapay zekâ botunu kendi hanımına tercih eden kendisi değilmiş gibi. Oğluna karşı zalim olmamak, eski gelinini haksız bulmak istiyordu, ne kadar zorlasa da oğlunun tavırlarını gördüğünde tiksinmekten başka bir şey hissedemiyordu.

“İyi akşamlar sayın Bolbudur seyircileri. Mudurnu yolundaki Övgenç Tavuk Çiftliği’ndeki yangın kontrol altına alındı. Yangının tamamen söndürülmesi için hazırlıklar sürüyor. Sahadaki arkadaşımız… Ha… Muhbot’a bağlanıyoruz. Muhbot?”

Burada tek tekerlekli bir bisiklete benzeyen bir aygıt Ford Transit’in kasasından iniyor ve “Empati: Kaç bin tavuk öldü?” diyor onu korkmuş gözlerle izleyen Mustafa Övünç’e. Adam cevaplıyor, Ahu Hanım’ın ise kafasında “Bu iyi bir fikir mi?” sorusu yineleniyor. Mustafa Övünç’ü telefonla arayamazlar mıydı? Kendisi bu soruları Mustafa Bey’e daha sahici soramaz mıydı? Tam bu anda, Muhbot duruyor, antenlerini göğe çeviriyor ve “güncelleme” diyor. Sonra sorusunu yineliyor: “Empati: Kaç bin tavuk telef oldu?” Bu sefer empatisi, karşıdakinin yerine üzüldüğü hissi daha sahici, yine de duygusal etiketi sessizleştirmek unutulmuş. Halbuki ayarlara girilse, dibag modu kapatılsa… Dibag modun ne olduğunu hem işi gereği, hem de sevgilisi gereği oğlu çok iyi bilirdi, ama Ahu Hanım’ın bu konularda hiçbir fikri yok.

Başka haberleri sundu. Terliyor. Makyajının bunu örtemeyeceğinden korktu. Klima çalışmıyor mu? Çalışıyor. Ama iki ay önce şirketin Ankara’daki merkezinden iki adam gelip mikrofonuna bir şeyler yüklemişlerdi. Sunum kalitenizi ölçmek için, demişlerdi. Bir kelime tam seçilemiyorsa, cızırtılı bir sinyal veriyordu mikrofon. Bir şekilde son cümlesini tekrar etmesini, üstelik bunu canlı yayında yapmalarını istiyorlardı. Adamların bir tanesi takım elbise değil de, pembeli morlu bir tulum giyiyordu, bir ustabaşı, ama nasıl bir ustabaşı bu? Adamın tulumunun üzerindeki logo bir yerden tanıdık gelmişti, ama çıkaramamıştı. Şimdi mükemmel diksiyonuyla, hangi standartlara göre değerlendirildiğini bilmeden, mikrofonun anlayabileceği şekilde konuşmaya çalışıyordu. Yapabildiğinde neyi doğru yaptığını, yapamadığında hatasını anlayamadan.

Elindeki bir sonraki habere geçemedi. “Sevgili seyirciler, bir son dakika sürpriziyle sizlerle birlikteyiz.” dedi. Acil bir durum, bir katliam, bir felaket, bir deprem miydi? Ama promptırda “sürpriz” yazıyordu. Bu yüzden ses tonuna biraz umut tınısı, biraz da “hayvanat bahçesindeki şapşik pandalar yine bakıcılarına illallah ettirdi.” haberlerini sunarkenki neşeden kattı. Devamında ne geleceğini bilmiyordu. “Bolbudur kanalı, bağlı olduğu Teke Holding ile Baharbot adlı şirket arasındaki işbirliği protokolü gereği, botların yeni alanlarda kullanımının şartlarının sağlanması için bir süredir botların eğitimi için veri sağlıyordu. Bu eğitim, nihayet bitti. Bundan sonra haberleri Baharbot’un en yaygın modeli olan…”

Promptır ne diyordu böyle. Ne diyordu bu promptır. Promptırın ağzından çıkanı kulağı duyuyor muydu? Kim yazıyordu bunları promptıra? Stajyerlerden birisi mi, alt kattaki ağzı ve ayakları kokan Bahadır denyosu mu, yoksa… Yoksa bir… Bir başka bot mu?

Konuşamadı Ahu Yıltaş. Demek ki o kadar da profesyonel değilmiş. Ağzı iki karış açık, yumrukları sıkılı, gözleri yaşlı, tarumar halde kameraya baktı. Zaten az sonra görüntüsünü çekmeyi bıraktılar. Onun yerine bu küçük ücra kanalın izleyicileri, Türkiye’nin sıfır virgül on yedi yanında gelininin yüzünü gördüler.

Kelaynak’ın değil. Diğerinin.