Kâğıtsızlar

Hangi Yüzüm Daha Gerçek - Alime Büşra Hamzayev

Hangi Yüzüm Daha Gerçek

Alime Büşra Hamzayev

O lanetli günlerden sonra hükümet, radikal bir karar alarak ülkedeki bütün elektronik cihazların imha edileceğini ilan etti. Akıllı telefonlar, bilgisayarlar, tabletler... Sosyal medyayı çetelerin kanlı bir oyun sahasına çeviren, cinayetleri sıradanlaştıran ne varsa yok edilecekti. Bu tasfiye için özel birimler kurulmuş, adına da "Kurtarış Timleri" denmişti. Geriye kalan tek teknoloji, evlerin baş köşesinde duran ve sadece devletin sesini yayan televizyonlardı. Ancak iletişim damarları aniden kesilen halkın ilk ayaklanmaları başladığında hükümet işin bu noktaya varacağını ön görememişti. İnsanları hemen bastırabileceklerini düşünerek basit yöntemlerle mücadele etmeye başladılar. TOMA'larla su fışkırtıyor, yer yer gaz bombaları atıyorlardı. Fakat öfkenin önünü alamadılar. Güvenlik güçlerinin içinden, askeriyeden ve hatta hükümet kabinesinden bazı isimlerin de bu ayaklanmalara katılması artık düzenin tamamen yıkıldığı son nokta olmuştu. İnsanlar yaşanan olayların bu yöntemlerle çözülemeyeceğini savunuyordu. Ortalık bir anda griye boyanmış, gökyüzü bile kararmıştı. Sokaklarda yürünemez olmuş, bir markete bile kaçak göçek gider olmuştuk. Son zamanlarda yaşanan cinayet, tecavüz ve gaspların önü alınamıyordu zaten bir de üstüne hükümetin bu açıklamasıyla her şey altüst olmuştu. İnsanlar hükümete bile güvenmiyorlardı. Bu okulları, iş yerlerini basanlar, gençlerin ego tatminleri için kendi içlerinde kurdukları çeteler, hepsinden hükümeti suçluyorlardı. Kimse gerçeğin ne olduğunu bilmiyordu.

Gerçeği bildiğini iddia eden tek bir yer vardı: Her akşam saat sekizde, o gri sokaklardaki sessiz evlerin salonlarında eşzamanlı olarak açılan televizyon ekranları. Ve o ekranlardan halkın gözünün içine bakarak gerçeği kendi süzgecinden geçiren kişi bendim. “İyi akşamlar sayın seyirciler. Kurtarış Timleri’mizin bugün siber çetelerin son kalıntılarına yönelik düzenlediği operasyonlar başarıyla tamamlandı. Sokaklarımız temizleniyor, güvenliğimiz yeniden inşa ediliyor.” Reji odasındaki şefin “Kestik!” komutuyla stüdyonun o ağır, boğucu havası biraz olsun dağıldı. Yüzümdeki sahte, güven veren maskeyi kameraların kapandığı an stüdyoda bıraktım. Ceketimi düzeltip kanaldan çıkarken koridordaki personeller bana hükümetin kutsal sesiymişim gibi saygıyla yol açıyordu. Oysa içimdeki fırtınadan haberleri yoktu. Ben ekranda dijital dünyayı lanetleyen, teknolojinin insanı canavarlaştırdığını söyleyen kişiydim. Ama ruhum ikiye bölünmüştü. İyiliğin, bilginin ve bir zamanlar sahip olduğumuz o sıcak bağların da bu cihazlar sayesinde dünyaya yayılabileceğine inanan bir avuç insandan biriydim aslında. Cihazların değil içimizdeki kötülüğün yok edilmesi gerektiğini düşünenlerle aynı kalbi taşıyordum. Ama kaybetmiştik. Ve ben şimdi kazananların borazanlığını yapıyordum.

Ağır çelik kapılı evime girip sürgüleri çektim. Işıkları bile açmadan yatak odasına geçtim. Gardırobu biraz itekledim altındaki gevşemiş parkeyi kaldırıp kadife beze sarılı eski akıllı telefonumu çıkardım. Cihazın şebekesi yoktu, interneti yoktu. Fakat içinde o lanetli günlerden önce kendi açtığım kişisel siteme yazdığım blog yazılarının taslakları duruyordu. Güç tuşuna bastım. Yüzüme vuran o mavi ışık, beni ekranda lanetlediğim her şeye ortak ediyordu. Yalnızlığımı, çaresizliğimi ve suçluluk duygumu, eski yazılarımı tekrar tekrar okuyarak, insanların altına bıraktığı eski destek yorumlarına bakarak dindiriyordum. İnsanlığın ortak aklına ait o güzel günlerin mezar bakıcısıydım ben.

Cihazı kadife kumaşa sarıp yerine yerleştirip parkeyi güzelce oturttum. Ayağa kalkıp gardırobu itekledim. Odanın ışığını açtım. Kendime bir çay yaptım, dolaptan bir şeyler çıkarıp bir de sandviç yaptım. ikisini de alıp balkona geçtim. Elimdekileri sehpaya koyup uzunca etrafı seyrettim. Gönderde salınan yıpranmış bayraklar. Sokaklarda parçalanmış arabalar, camları inmiş dükkanlar… Kıyamet sahnesi gibiydi. Hergün izleyebildiğim tek sahne de buydu. İnsanlar sokaklara çıkamıyordu artık. Hükümet yavaş yavaş sokakları temizlemeye çalışıyor fakat bazı gruplar geceleri yeniden ortalığı talan ediyordu. Artık hiç güven kalmamıştı. Hükümet çalışanlarının da özel araçları vardı. Beni de eve o özel araçlarla bırakıyorlardı. Özel zırhlarla kapalı dışarıdan içi görünmeyen özel araçlar. Sahi neyden kaçıyorduk ki? Bana zarar vermek isteyenlerle ben aynı safta değil miydim? Değildim, zahiren karşılarındaydım. Bütün sorun da buydu işte. Artık yaşamak bana bir rutin gibiydi. İçi boşaltılmış, herhangi bir anlamı olmayan bir rutin. Sabah elini yüzünü yıkama rutinin bile benim yaşamımdan daha fazla anlamı vardı.

Ben böyle düşüncelere dalmışken fısıltılar duydum. Biraz ileri sokakta birkaç kişi ellerindeki bezlerle yüzlerini kapatıyorlardı. İçimdeki o boşluk yerini birden tehlikeli bir merak dalgasına bıraktı. Yıllardır beni koruyan o zırhlı araçların, kalın duvarların arkasından çıkıp gerçeğe dokunma arzusu. Elimdeki çay bardağını öylece bırakıp yatak odasına geçtim. Gardırobun derinliklerinden en koyu renkli, siyah kapüşonlu hırkamı çıkardım. Çekmeceden bulduğum siyah bir atkıyla yüzümü, sadece gözlerim açıkta kalacak şekilde sıkıca sardım. Aynaya baktığımda her akşam ekranda milyonlara sükunet vaat eden o kadından eser yoktu. Artık ben de o gri sokakların bir parçasıydım. Evden sessizce çıktım. Binanın ağır demir kapısını aralayıp kendimi gecenin ayazına bıraktığımda kalbimin göğüs kafesimi zorladığını hissettim. Kurtarış Timleri'nin devriyelerine yakalanmak demek, her kim olursam olayım sonumun gelmesi demekti. Gölgelere sığına sığına, fısıltıların geldiği sokağın köşesine kadar ilerledim. Parçalanmış bir çöp konteynerinin arkasına geçip nefesimi tuttum. Aramızda sadece birkaç metre vardı. Üç kişilerdi. Gençtiler, üstleri başları hırpalanmıştı ama gözlerinde korkudan ziyade inatçı bir parıltı vardı. Biri elindeki fenerle sokağın iki ucunu gözlüyor, diğer ikisi ise aceleyle sprey boyaları çalkalıyordu. Boyanın o keskin, kimyasal kokusu rüzgarla burnuma kadar geldi. Yanmış, kurşunlanmış bir dükkanın ayakta kalan tek düz duvarına harıl harıl bir şeyler yazıyorlardı. Kafamı biraz daha uzatıp ne yazdıklarına baktım. Duvarda, siyah boyanın üzerinde yavaş yavaş şekillenen kelimeler, her akşam stüdyoda kendi ellerimle yokettiğim gerçeğin ta kendisiydi: “Ekranları Kapatın, Gözlerinizi Açın.” Tam doğrulup yanlarına gidecektim ki timin siren sesleri duyuldu uzaklardan. O an kalbim, göğüs kafesimi parçalayıp dışarı fırlayacaktı sanki. Sessizce saklana saklana eve döndüm.

Eve girer girmez kapıyı kilitledim. Üzerimi çıkarıp giydiklerimi hemen dolabın derinliklerine sakladım. Lavaboya gidip elimi yüzümü soğuk suyla yıkadım. Ellerimi lavabonun kenarına bastırırken yüzümü aynaya çevirdim. Gözbebeklerim titriyordu sanki. Korkudan deli gibi terliyordum. Bunlar beni yakalasalar neler yaparlardı, bilmiyordum. O gece sabaha kadar gözüme uyku girmedi. Kulaklarımda hep o siren sesleri, gözlerimin önünde ise duvardaki o taze boyanın kokusu vardı. Ertesi gün stüdyoda, prompterdan akan yalanları okurken sesim ilk defa titredi. Reji fark etmedi ama ben hissettim.

Takip eden üç gece boyunca aynı şeyi yaptım. Korkum, yerini yavaş yavaş zehirli bir alışkanlığa bıraktı. Her gece aynı saatte siyah hırkamı giyiyor, yüzümü gizliyor ve gölgelerin arasından o çocukları izliyordum. Kurtarış Timleri’nin devriye saatlerini ezberlemiştim. Dördüncü gecenin sonunda, yine bir çöp konteynerinin arkasında onları izlerken, fener tutan çocuk aniden bana doğru döndü. Kaçmadım. Bu sefer saklanmadım da. Gölgelerin içinden çıkıp yavaşça yanlarına yürüdüm. Beni önce timin bir ajanı sandılar, irkildiler. Ama gözlerimdeki o çaresiz kararlılığı görmüş olacaklar ki içlerinden biri elindeki sprey boyayı bana uzattı. Kelimeler olmadan anlaşmıştık. Boyayı aldım, parmaklarımın arasındaki o soğuk metal silindiri sıktım ve ilk çizgiyi çektim. O an ruhumu sıkan zırhlı araçların, sahte stüdyoların zincirleri kırıldı sanki. Artık ben de onlardan biriydim. Geceleri dünyayı boyuyor, sabahları ise o boyaları silmeye çalışan sistemin sesi oluyordum.

Bir hafta sonra, yine sabaha karşı eve döndüğümde içimdeki o bölünmüşlük artık garip bir boyuta ulaşmıştı. Aynadaki yüzüme baktığımda geceki yüzümü ben, ekranlardaki yüzümü ise düşman belliyordum. Günler böyle geçerken artık bir anlamı var gibi geliyordu hayatın. Az da olsa insanlarla, takma isimler ardından muhabbet edebiliyordum. En önemlisi kendimi bir kalıba sokmadan biraz olsun yaşadığımı idrak edebiliyordum. Yine bir gün eve döndüğümde üzerimi değiştirip banyoya girdim. Duş aldıktan sonra aynada kendime baktım. Gözlerimden ateşler fışkırıyordu aynadakine karşı. Artık bunu yok etmek istiyordum. Fakat mecbur olduğum bir hayat da vardı. Ölüm kalım meselesi dediklerini tam olarak yaşıyordum.

Üzerimi giyinip sessizce binadan çıktım. Elime siyah sprey boyayı aldım. Bugün aklımdakini yapacaktım. Kendi binamın duvarına: “Sizi Uyutan Sesin Sahibi Burada Yaşıyor.” yazdım. Geriye gidip uzaktan şöyle bir baktım binaya. Sonra biraz pişman olur gibiydim. Bu apaçık kendimi ifşalamaktı. Hemen koştum boyayla karalamaya başladım. O anda siren sesleri duyuldu. Hemen içeri girdim, eve fırladım. Kapıyı kilitledim. Kalbim yerinden çıkacaktı. Hızlıca üzerimi çıkardım. Duvardaki yazının yarısı kapanmıştı ama burada yaşıyor kısmını karalayamamıştım. Elimi yüzümü yıkadım. Giydiğim kapşonluyu ve atkıyı şömineye attım. Eğer gelirlerse iz bulmamalıydılar. Korktum. Çok korktum. Benden şüphelenmezlerdi. Fakat korumak için bile gelebilirlerdi. Gardrobu itip telefonun olduğu parkenin kenarlarına macun döküp etrafını temizledim. Soğuyunca dolabı yerine ittim. Artık hiçbir iz kalmamıştı. Bir çay yaptım. Sakinleşmek için balkonda duvarları boyayan arkadaşlarımı izlerken çayımı içtim.

Ertesi sabah alarma uyandım. Kalbim o kadar çarpıyordu ki heyecanım geçmemişti. Rüyamda görmediğim kalmamıştı. Yüzümü temizledim makyajımı yapıp takımımı giydim. Nefret ettiğim topukluları da giyip servise bindim. Kanala vardığımda atmosfer her zamankinden daha gergindi. Koridorlarda bir aşağı bir yukarı koşturan editörler, fısıldaşan reji çalışanları... Kimse yüzüme bakmıyordu ama havadaki o ağır tehlike kokusunu alabiliyordum. Stüdyoya geçip masama oturdum. Işıklar yandı. Kameraman parmaklarıyla geri sayım yaptı ve o soğuk, kırmızı ışık gözlerimin içine dikildi. İçimdeki tüm nefrete ve korkuya rağmen yüzüme o bildik sahte, güven veren maskeyi takındım. Kulaklığımdan rejinin sesi geldi: “Girdik. Yayındayız.” Önümdeki ekrandan akan yalanları, Kurtarış Timleri’nin ne kadar kutsal bir görev yaptığını her zamanki profesyonelliğimle okumaya başladım. Sesim pürüzsüzdü. Sanki dün gece o sokaklarda gezen, duvarları boyayan ben değilmişim gibi.

Yayının tam ortasında, kulağımdaki kulaklıktan rejinin sesi yankılandı. Sesi telaşlı ve heyecanlıydı: “Son dakika giriyor! Prompteri geç, önüne gelen metni oku, ekrana görüntüyü veriyoruz!” Ekran birden kırmızıya kesti. Dev yazı belirdi: SON DAKİKA. Önümdeki küçük monitöre canlı yayın görüntüsü düştüğünde kalbimin göğüs kafesimi delip geçeceğini sandım. Başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Ekrandaki görüntü, her sabah önünde zırhlı araçtan indiğim kendi binamdı. Kurtarış Timleri binanın etrafını sarmış, ağır silahlarla kapıları kırıyordu. Kamera binanın duvarına odaklandı. Dün gece alelacele karaladığım lanetli cümlenin kalan kısmı kabak gibi ortadaydı: “Burada Yaşıyor.” Derin bir nefes alıp, ruhumu tamamen öldürerek promptu okumaya başladım: “Saygıdeğer halk, siber çetelerin kalıntılarına ve halkı sokaklarda düşmanlığa sevk eden o karanlık yapılanmaya büyük bir darbe daha indirildi. Kurtarış Timlerimiz, halkı zehirleyen, illegal yazıların yazıldığı hücre evini ve arkasındaki çeteyi az önce çökertti. Operasyon şu an canlı olarak…” Ben bunları okurken aynı zamanda ekranda evime girdiklerini şömineden kalıntıları eşelediklerini ve gardrobu kaydırıp tam telefonumun olduğu parkeyi söktüklerini gördüm. Kafamı kaldırdığımda ise Kurtarış Timi müdürünü tam karşımda ellerini göğsünde bağlamış gözlerini bana dikmiş olarak görüyordum.