Sara manastırın gümüş kakmalı kapısından geçerken boynundaki haç güneşte parlıyordu. Manastır onun ikinci eviydi. Her gelişinde yüreğinde inanılmaz bir hafiflik oluşur, kuş olup uçacağını zannederdi. Bugün misafirler çoktu. Manastıra ziyarete gelen herkese özveriyle manastırın her köşesini gezdirip her detayını anlatmayı severdi. Rehberlik onun için bir görevden ziyade ruhunu tatmin eden, içindeki coşkun sevgiyi paylaştırabileceği bir aracıydı. O yüzden ziyarete gelenlere turist değil misafir demeyi tercih ederdi.
Misafirlerine “hoş geldiniz” deyip manastırı anlatmaya başladı. Kendisini çok dikkatli dinleyen gruplara da alışıktı, anlattıklarını pek önemsemeyip manastırı göz ucuyla inceleyip bir an önce başka yerleri gezmeyi planlayanlara da. Ama bugün farklı bir şey hissediyordu. Bir çift göz vardı, doğrudan onu izleyen. Tanıtımını bitirip izlendiği tarafa baktığında sürmeli gözlerle dikkatlice kendine bakan adamı gördü. Adam da Sara’ya doğru yürümeye başladı. Ham keten gömleği ve pantolonuyla, çapraz takılmış çantasıyla çok uzaklardan gelmiş hissi uyandırıyordu.
- Merhaba, Mardin’e hoş geldiniz? Ben Sara.
- Merhaba Sara, ben de Arda. İran’dan geliyorum. Araştırma görevlisiyim. Manastırın altındaki Güneş tapınağını incelemek ve raporlamak için geldim.
Bu konuşmayı uzaktan duyan Behram da yanlarına yaklaşıp kendini tanıttı.
- Merhaba, konuşmanıza kulak misafiri oldum kusura bakmayın. Dinler üzerine araştırma yapıyorum ben de. Güneş tapınağını ben de görebilir miyim? Bu arada adım Behram.
“Tabi Behram” dedi Sara. Arda ve Behram Sara’yı takip ederken birbirlerini incelemeyi de ihmal etmiyorlardı. Arda aksanından Hindistan’lı olduğunu anlasa da Behram’a nerden geldiğini, niye böyle bir araştırma yaptığını sorarken aynı zamanda da gözleri Sara’daydı. Onu görür görmez çok etkilenmişti. Kavruk teni, yeşil gözleri ve alnına düşen kıvırcık saçlarıyla Mezapotamya’nın vücut bulmuş hali gibiydi. Yürürken heyecanla bir şeyler anlatmaya devam ediyordu. Arada arkasına dönüp Arda ile göz göze geliyor ve utangaç bir tavırla gözlerini kaçırıyordu.
Manastırın alt katına indiklerinde küçük bir pencereden güneş içeri sızıyordu. Arda diz çökerek güneşi selamlayıp duasını ettikten sonra tapınağın içerisinde gezinmeye başladı. Bu esnada Sara ile Behram sohbet ediyorlardı.
- Hindistan’dan sizi buraya kadar getiren nedir?
- Ben bütün dinlerin hakikatte bir olduğuna inanıyorum. Ve bunu da akademik olarak ispat etmek istiyorum. Bu yüzden din ve medeniyetlerin beşiği olan bu şehre gelmek istedim. Gördüklerimden de çok etkilendim. Bu şehirde uzun yıllar ve halen birçok dinden insan bir arada barış içerisinde yaşamış. Bunun da temel sebebi bence bütün dinlerin kökeninde aynı Tanrıda birleşmesi.
- Haklı olabilirsin. Ben de insanların sevgide birleştiğine inanıyorum mesela. Ama herkesin tanrısı farklı. Kimi güneşe tapıyor, kimi yıldıza kimi ineğe mesela. Nasıl aynı hakikatte birleşebilir tüm dinler?
Behram gülümsedi.
- Çok güzel bir soru. Ben de bu soruyla yola çıktım. Farklılaşma nerede başladı? Sadece şundan eminim ki bu farklılaşmanın kaynağı tanrı değil insanlar.
- Ben sizin aksinize Sahra Hanım, insanlığın sevgide değil mücadelede birleştiğine inanıyorum. Daha doğrusu ayrıştığını. İyilik ve kötülük daima mücadele içindedir. Ve iyilik yapan insan, iyi olmaya çalışan insan bu mücadeleyi kazanır. Önemli olan hangi safta durmaya çalıştığımız.
- Olabilir, fikrinize saygı duyuyorum. Anlamaya da çalışıyorum. Ama mücadele, ruhunda hırs barındırır, öyle değil mi?
- Yok her zaman öyle değildir. İnsan bir başkası değil de kendi nefsiyle yarışırsa başkalarına karşı hırs, kibir, nefret gibi duygular beslemez. Hoş, kötülükten nefret etmek de bir erdemdir bana göre.
- Evet, olabilir. Farklı bir bakış açısı. Bunu düşüneceğim. Teşekkür ederim.
Sara ve Arda konuşurken Behram onları izliyordu. Arda’nın konuşurken göz temasını asla kesmemesi, Sahra’nın hem utanarak gözlerini kaçırması hem de arada kıvırcık perçemiyle oynaması aralarındaki çekimi ona haber ediyordu. Gün batarken yanlarından ayrılarak onları yalnız bırakmayı düşünürken Sahra seslendi.
- Behram, dur nereye gidiyorsun? Unuttuk seni. Bu derin sohbetimizi devam ettirelim isterim. Eğer vaktiniz varsa sizi güzel bir mekânda ağırlayayım. Önce yemek yeriz, sonra sohbet ederiz. Ne dersiniz?
- Ben çok memnun olurum, dedi Arda. Behram da bu nazik daveti başıyla onayladı.
Yemek sonrasında şehrin taş sokaklarında adımlayarak dinler hakkında uzun uzun sohbet ettiler. Birbirlerini onayladıkları anlar, hararetle tartıştıkları zamanlar oldu. Gecenin sonunda Arda ve Behram Sahra’yı evine bıraktılar. Sahra eve girdikten sonra Behram Arda’ya dönerek
- Burada kalmalısın dostum. Ruhun buraya ait, bunu görebiliyorum. Güneş tapınağı burada, Sahra burada, dedi.
- Ruhumun buraya ait olduğunu ben de hissediyorum. Ama burada kalmak Sahra için zor bir hayatın başlangıcı demek. Dini, ailesi, geleneği onun her şeyi. Ondan bunları alamam. Bencilce davranamam. Kim bilir yolumuz belki bir gün tekrar kesişir.
Behram arkadaşının bu fikrini takdir ederek ona sarıldı ve onunla vedalaştı. İkisi de yarın başka yollarda başka diyarlarda olacaktı.
Bu gece gökyüzü berraktı. Yıldızlar parlıyordu. Sahra, Arda ve Behram farklı düşüncelerle fakat benzer duygularla pencereden iç çekerek yıldızları seyrederken şehir uykuya dalmış, manastır sessizliğe bürünmüştü.